TRANSATLANTİK GERÇEKLİK VE PASİFİK’E KAYAN STRATEJİ: TÜRKİYE PERSPEKTİFİ

TRANSATLANTİK GERÇEKLİK VE PASİFİK’E KAYAN STRATEJİ: TÜRKİYE PERSPEKTİFİ

Soğuk Savaş sonrası dönemde NATO’nun genişleyen yapısı ve ABD liderliğindeki transatlantik güvenlik mimarisi, küresel istikrarın temel direklerinden biri olarak kabul edilmekteydi. Ancak 21. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren öne çıkan jeopolitik değişimler, bu mimarinin yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmıştır. ABD’nin stratejik odağını Hint-Pasifik bölgesine kaydırması, transatlantik güvenliğin düzenini sarsmakta; bu durum NATO üyesi Türkiye gibi jeostratejik önemi yüksek aktörler için hem risk hem de fırsatlar yaratmaktadır.

Türkiye, NATO’nun güneydoğu kanadının temel direklerinden biri olarak kabul edilmektedir. 2022'de başlayan Ukrayna Savaşı sonrası transatlantik güvenlik mimarisinin çok kutuplu düzene doğru evrilmesi, Türkiye gibi bölgesel güçlerin Global Savunma Mimarisinde yeniden tanılandırılmasına neden olmuştur. ABD’nin Avrupa’dan Pasifik’e çekilme stratejisiyle birlikte NATO’nun iç yapısında oluşan boşluklar, Türkiye’nin artan sorumluluğu ve diplomatik etkisiyle doldurulmaya başlanmıştır. Türkiye’nin transatlantik sistem içindeki yeri; ABD-Çin-Rusya üçgeninde değişen güç dengeleri çerçevesinde çok yönlü dış politika esnekliği ile stratejik bulanıklık arasında konumlandırılmaktadır. 

Küresel güçlerin dış politikalarında gözlemlenen stratejik davranış biçimleri, esneklik (flexibility) ile stratejik bulanıklık (strategic ambiguity) arasında salınan bir seyir izlemektedir. Bu ikili dinamik, yalnızca geçici diplomatik reflekslerin bir sonucu olarak değil, aynı zamanda uzun vadeli güvenlik stratejilerinin, savunma planlamalarının ve ittifak yapılandırmalarının temel belirleyicisi olarak öne çıkmaktadır.

Esneklik, devletlerin dış politikalarında artan çok taraflılık eğilimiyle uyumlu bir şekilde, farklı aktörlerle aynı anda ilişki kurma ve değişken tehdit ortamlarında hızlı konum değiştirme kabiliyetini ifade eder. Bu yaklaşım, geleneksel ittifak yapılarına sıkı biçimde bağlı kalmadan, bölgesel veya tematik düzlemde işlevsel ortaklıklar kurmayı mümkün kılar. Özellikle orta ölçekli güçlerin artan çok kutupluluk ortamında manevra alanını genişletmek için benimsediği bu model, bir yandan otonom hareket alanı sağlarken, diğer yandan büyük güçlerin etki alanında kalma riskini de dengelemeye çalışır.

TÜRKIYE, NATO’NUN GÜNEYDOĞU KANADININ TEMEL DIREKLERINDEN BIRI OLARAK KABUL EDILMEKTEDIR. 2022'DE BAŞLAYAN UKRAYNA SAVAŞI SONRASI TRANSATLANTIK GÜVENLIK MIMARISININ ÇOK KUTUPLU DÜZENE DOĞRU EVRILMESI, TÜRKIYE GIBI BÖLGESEL GÜÇLERIN GLOBAL SAVUNMA MIMARISINDE YENIDEN TANILANDIRILMASINA NEDEN OLMUŞTUR. ABD’NIN AVRUPA’DAN PASIFIK’E ÇEKILME STRATEJISIYLE BIRLIKTE NATO’NUN IÇ YAPISINDA OLUŞAN BOŞLUKLAR, TÜRKIYE’NIN ARTAN SORUMLULUĞU VE DIPLOMATIK ETKISIYLE DOLDURULMAYA BAŞLANMIŞTIR. TÜRKIYE’NIN TRANSATLANTIK SISTEM IÇINDEKI YERI; ABD-ÇIN-RUSYA ÜÇGENINDE DEĞIŞEN GÜÇ DENGELERI ÇERÇEVESINDE ÇOK YÖNLÜ DIŞ POLITIKA ESNEKLIĞI ILE STRATEJIK BULANIKLIK ARASINDA KONUMLANDIRILMAKTADIR.

Öte yandan, stratejik bulanıklık, dış politikanın bazı temel bileşenlerini — örneğin niyet, kırmızı çizgi, angajman eşiği ya da ittifak taahhütleri gibi unsurları— bilinçli olarak muğlak bırakma stratejisidir. Bu durum, özellikle potansiyel rakipleri belirsizlik içinde tutarak caydırıcılığı artırma, ya da müttefiklerin hareket alanını daraltmama gibi çok katmanlı jeopolitik hedeflerin bir yansımasıdır. Stratejik bulanıklık özellikle nükleer silahlar, güvenlik garantileri ve kriz yönetimi gibi alanlarda kritik bir pazarlık aracı olarak işlev görmektedir.

Bu iki stratejinin birlikte ya da dönüşümlü olarak kullanılması, küresel aktörlerin dış politikalarını daha karmaşık, dinamik ve öngörülemez hale getirmiştir. Örneğin ABD’nin Tayvan Politikası İsrail’in nükleer kapasitesi konusundaki sessizliği ya da Türkiye’nin NATO ve Şanghay İşbirliği Örgütü arasında sürdürdüğü çok yönlü diplomasi gibi örnekler, stratejik bulanıklığın ve esnekliğin farklı biçimlerde iç içe geçtiği uygulamalara işaret etmektedir.

Jeopolitik güç projeksiyonu yalnızca askerî ya da ekonomik kapasiteyle değil, aynı zamanda stratejik iletişimdeki ustalıkla da şekillenmektedir. Esneklik, aktörün manevra kabiliyetini artırırken; stratejik bulanıklık, potansiyel rakiplerin hesaplamalarını zorlaştırarak caydırıcılığı yükseltmektedir. Her iki strateji de belirsizliğin arttığı uluslararası sistemde, küresel güçlerin pozisyonlarını koruma ve genişletme çabalarında vazgeçilmez araçlara dönüşmüştür.

ABD’NIN HINT-PASIFIK'E YÖNELIŞI VE TÜRKIYE ÜZERINDEKI ETKILERI

21.Yüzyılın ikinci çeyreğiyle birlikte ABD’nin dış politika öncelikleri, Avrupa merkezli güvenlik anlayışından Asya- Pasifik merkezli tehdit algılamalarına doğru kaymaya başlamıştır. Çin'in ekonomik, teknolojik ve askeri olarak yükselişi, ABD’yi hem savunma yatırımları hem de diplomatik angajman bakımından Hint-Pasifik'e yönlendirmiştir. QUAD, AUKUS gibi bölgesel güvenlik yapılanmaları bu yönelimin yansımasıdır.

QUAD ve AUKUS, Amerika Birleşik Devletleri'nin Hint-Pasifik stratejisi çerçevesinde oluşturduğu iki önemli çok taraflı güvenlik yapısıdır. Her ikisi de Çin’in yükselen gücüne karşı bölgesel dengeleme mekanizmaları olarak değerlendirilmekte, aynı zamanda ABD'nin Avrupa dışına yönelen stratejik kaymasının kurumsal izdüşümleri arasında yer almaktadır.

QUAD, AUKUS GIBI BÖLGESEL GÜVENLIK YAPILANMALARI JEOPOLITIK BIR KAYMA OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDIR. BU KAYMA ABD’NIN AVRUPA’DAKI ASKERI VARLIĞINI AZALTMASINA, NATO’DAKI YÜK PAYLAŞIMINI MÜTTEFIKLERE DEVRETMESINE VE TRANSATLANTIK BAĞLARIN NITELIĞINI SORGULAMASINA YOL AÇMIŞTIR. TÜRKIYE AÇISINDAN BU GELIŞMENIN ÇOK BOYUTLU ETKILERI SÖZ KONUSUDUR. BIR YANDAN ABD’NIN AVRUPA’DAKI ASKERI YÜKÜNÜ AZALTMASI, TÜRKIYE’NIN NATO IÇINDEKI STRATEJIK SORUMLULUĞUNU ARTIRMIŞ; ÖZELLIKLE KARADENIZ, DOĞU AKDENIZ VE ORTA DOĞU EKSENLERINDE ANKARA’NIN JEOPOLITIK ÖNEMI DAHA DA BELIRGINLEŞMIŞTIR.

QUAD4 (Quadrilateral Security Dialogue) dört ülkenin – Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Hindistan ve Avustralya – oluşturduğu gayriresmî bir stratejik diyalog platformudur. İlk olarak 2007 yılında başlatılmış, 2017’de tekrar canlandırılmıştır. QUAD’ın temel hedefi, Hint-Pasifik bölgesinde serbest ve açık bir deniz düzeninin sürdürülmesi, bölgesel istikrarın sağlanması ve Çin'in genişlemeci politikalarına karşı ortak bir duruş sergilenmesidir.

FAALIYET ALANLARI IÇERISINDE: . Deniz güvenliği iş birliği, . Siber güvenlik ve altyapı yatırımları, . Sağlık, teknoloji ve tedarik zinciri güvenliği, . İnsani yardım ve afet müdahale çalışmaları ((Humanitarian Assistance and Disaster Relief-HA/ DR) yer almaktadır.

HA/DR özellikle uluslararası güvenlik ve dış politika bağlamında askeri ve sivil kapasitenin kesişim noktasında yer alan kritik bir uygulama alanıdır. Bu çerçevede, doğal afetler, silahlı çatışmalar ve insan kaynaklı krizlerin ardından gerçekleştirilen hızlı müdahale operasyonları, sadece bölgesel istikrarın sağlanmasına değil, aynı zamanda devletlerin yumuşak güç kapasitesini göstermelerine de hizmet etmektedir. HA/DR faaliyetleri gıda, su, barınma ve tıbbi yardım gibi temel ihtiyaçların sağlanmasından, arama- kurtarma ve sahra hastanelerinin kurulmasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

AUKUS5 (Australia-United Kingdom-United States Security Pact) Eylül 2021'de duyurulan bir üçlü güvenlik paktıdır. Avustralya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri arasında imzalanmıştır. AUKUS’un öne çıkan hedefi, Çin’in askeri etkinliğine karşı caydırıcılık sağlamak, Avustralya’nın nükleer denizaltı kapasitesini geliştirmek ve ileri teknolojiler (siber güvenlik, yapay zekâ, kuantum teknolojisi vb.) alanında ortaklık oluşturmaktır.

FAALIYET ALANLARI IÇERISINDE: . Nükleer tahrikli denizaltı teknolojisi transferi, . Yapay zekâ ve kuantum hesaplama gibi ileri teknolojilerde iş birliği yer almaktadır.

QUAD, AUKUS gibi bölgesel güvenlik yapılanmaları jeopolitik bir kayma olduğunu göstermektedir. Bu kayma ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını azaltmasına, NATO’daki yük paylaşımını müttefiklere devretmesine ve transatlantik bağların niteliğini sorgulamasına yol açmıştır. Türkiye açısından bu gelişmenin çok boyutlu etkileri söz konusudur. Bir yandan ABD’nin Avrupa’daki askeri yükünü azaltması, Türkiye’nin NATO içindeki stratejik sorumluluğunu artırmış; özellikle Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu eksenlerinde Ankara’nın jeopolitik önemi daha da belirginleşmiştir. Öte yandan, ABD'nin Avrupa’dan göreli çekilmesi, Türkiye’ye bölgesel liderlik ve stratejik özerklik alanı tanımaktadır. Bu yeni ortamda Türkiye, yalnızca Batı’nın güvenlik şemsiyesi altında hareket eden bir müttefik değil; aynı zamanda bölgesel krizlerde aktif rol alan, insiyatif geliştiren ve gerektiğinde kendi savunma kapasitesini öne çıkaran bir aktöre dönüşmektedir.

Bu stratejik dönüşümde, Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesi de kritik bir rol üstlenmektedir. Bayraktar TB2 gibi insansız hava araçlarının uluslararası alanda kazandığı prestij, Türkiye’nin güvenlik mimarisindeki stratejik özerkliğini kolaylaştırmakta, savunma ihracatının artması, Ankara’nın ekonomik ve diplomatik hareket alanını genişletmektedir. ABD’nin Avrupa güvenlik mimarisindeki oluşturduğu boşluğu Almanya ve Polonya gibi aktörlerle doldurma niyeti, Türkiye’yi söz konusu mimaride alternatif ve tamamlayıcı bir eksen olarak ön plana çıkarmaktadır.

Ancak ABD’nin güvenlik önceliğini Pasifik’e kaydırması, Türkiye’nin yalnızlaşması ya da bölgesel krizlerde tek başına hareket etmesi riskini beraberinde getirebilir. Türkiye’nin Rusya ile zaman zaman çelişen fakat aynı zamanda iş birliği içeren ilişkileri, bu boşlukta dengeleyici bir faktör olsa da uzun vadede ABD ile stratejik uyumsuzlukları artırabilir. ABD’nin bölgesel müttefikler üzerinden dolaylı baskı uygulama girişimleri (örneğin F-35 programı dışlaması gibi), Türkiye’nin stratejik karar alma süreçlerini daha özerk ve millî çıkar temelli inşa etmesini teşvik etmektedir.

Bu nedenle Türkiye'nin hem NATO içindeki dayanışma mekanizmalarını etkin biçimde kullanması, hem de çok yönlü dış politika araçlarını stratejik belirlilik çerçevesinde yürütmesi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’nin önündeki sınama, Hint-Pasifik merkezli yeni dünya düzenine adapte olurken; transatlantik bağlılığını kaybetmeden, çok kutuplu sistemde kendi çıkarlarını azami ölçüde koruyabilecek bir diplomatik çeviklik sergileyebilmektir.

ÇOK YÖNLÜ DIŞ POLITIKA ESNEKLIĞI VE STRATEJIK BULANIKLIK ARASINDAKI DENGE

Türkiye, bir yandan NATO’nun kurucu üyelerinden biri olarak transatlantik güvenlik sistemine entegre şekilde hareket ederken, diğer yandan Rusya ve Çin gibi Batı dışı aktörlerle enerji, ticaret ve savunma iş birlikleri kurarak farklı diplomatik alanlar yaratmaktadır. Bu durum, Ankara’nın "otonom dış politika" arayışının somut bir yansıması olarak değerlendirilmektedir.6 Söz konusu çok yönlü yaklaşım, politik esneklik ve jeopolitik faydacılık unsurlarını barındırsa da zaman zaman ittifak ilişkilerinde ciddi krizlerle karşılaşmaktadır.

Türkiye’nin 2017 yılında Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemi, NATO üyesi bir ülkenin Rus yapımı stratejik bir askeri platformu envanterine katması nedeniyle transatlantik düzlemde ciddi tepki toplamıştır. Bu hamle, özellikle ABD’nin uyguladığı CAATSA yaptırımları çerçevesinde Türkiye’nin Batı kampındaki konumuna dair stratejik belirsizlik yaratmıştır.7 Aynı dönemde Türkiye’nin Ukrayna’ya Bayraktar TB2 SİHA’ları satması, Rusya’ya karşı dolaylı bir destek olarak yorumlanmış ve Türkiye'nin bir yandan Rusya ile yakınlaşırken diğer yandan NATO çizgisinde hareket ettiğine dair ikili pozisyonlanma izlenimini güçlendirmiştir.

TÜRKIYE’NIN SAVUNMA SANAYII KAPASITESI DE KRITIK BIR ROL ÜSTLENMEKTEDIR. BAYRAKTAR TB2 GIBI INSANSIZ HAVA ARAÇLARININ ULUSLARARASI ALANDA KAZANDIĞI PRESTIJ, TÜRKIYE’NIN GÜVENLIK MIMARISINDEKI STRATEJIK ÖZERKLIĞINI KOLAYLAŞTIRMAKTA, SAVUNMA IHRACATININ ARTMASI, ANKARA’NIN EKONOMIK VE DIPLOMATIK HAREKET ALANINI GENIŞLETMEKTEDIR. ABD’NIN AVRUPA GÜVENLIK MIMARISINDEKI OLUŞTURDUĞU BOŞLUĞU ALMANYA VE POLONYA GIBI AKTÖRLERLE DOLDURMA NIYETI, TÜRKIYE’YI SÖZ KONUSU MIMARIDE ALTERNATIF VE TAMAMLAYICI BIR EKSEN OLARAK ÖN PLANA ÇIKARMAKTADIR.

Bu tutum, dış politika esnekliğinin bir aracı olarak değerlendirilebileceği gibi, stratejik bulanıklığın da bir parçası olarak görülebilir. Türkiye, bu stratejiler sayesinde hem enerji arz güvenliğini çeşitlendirmekte hem de jeopolitik riskleri dağıtmaktadır. 

STRATEJIK BULANIKLIK VE ÇOK YÖNLÜ DIŞ POLITIKA: ÇIN, HINDISTAN, RUSYA VE ABD ÖRNEKLERI

Küresel güçlerin dış politikalarında gözlemlenen stratejik davranış biçimleri, sadece diplomatik reflekslerin değil, aynı zamanda uzun vadeli güvenlik ve ittifak politikalarının da şekillenmesinde belirleyici rol oynamaktadır. Esneklik, çoğulcu bir diplomasi yürütme yeteneğini, değişen tehdit ortamına uyarlanabilir politikalar üretmeyi ve aynı anda birden çok ittifak yapısıyla çalışabilmeyi ifade ederken; stratejik bulanıklık ise niyetin, pozisyonun ya da taahhütlerin kasıtlı olarak muğlak bırakılması ve bu sayede caydırıcılığı ya da pazarlık gücünü artırma çabasını yansıtmaktadır.

ABD örneğinde bu ikilik açıkça gözlemlenebilmektedir. Soğuk Savaş sonrası kurduğu transatlantik güvenlik düzenine halen bağlı olduğunu ifade etse de, stratejik önceliğini Hint-Pasifik bölgesine kaydırması ve Çin’e karşı yukarıda ayrıntıları ile bahsedilen QUAD ve AUKUS gibi ittifak yapılarının inşası, Avrupa’daki müttefikler arasında belirsizlik yaratmaktadır.10 1. Trump dönemi sonrası Biden yönetimi altında restore edilmeye çalışılan NATO dayanışması, 2. Trump döneminde küresel tehdit algısının Doğu Asya’ya yönelmesiyle farklı bir dengeyle şekillenmiştir. Bu da ABD'nin stratejik önceliklerinde esnekliğin mi yoksa bulanıklığın mı öne çıktığına dair müttefiklerde güven sorunu doğurmaktadır.

Diğer taraftan Çin, küresel ekonomik merkez olma yolunda büyük adımlar atarken, dış politikasını da hem çok yönlü ortaklıklarla hem de stratejik bulanıklık stratejileriyle şekillendirmektedir. Kuşak ve Yol Girişimi (BRI Belt and Road Initiative) ile görünürde iş birliği ve kalkınma odaklı bir diplomasi izleyen Pekin, Güney Çin Denizi'ndeki askeri yığınaklar, Tayvan'a yönelik hibrit baskı araçları ve siber operasyonlarla aynı anda hem sistemik bir aktör hem de revizyonist bir güç olarak konumlanmaktadır.11 “Tek Çin Politikası” söylemindeki muğlaklık, Çin'in Tayvan üzerindeki fiilî kontrol hedefi ile hukuki statüko arasındaki ikili söylemi kullanarak hem Batı'yı hem de bölge ülkelerini tereddütte bırakmasına hizmet etmektedir.12 Bu, Çin’in belirsizlikten güç üreten bir stratejik bulanıklık pratiği yürüttüğünün göstergesidir.

Bir diğer güç Hindistan ise dış politikasında stratejik otonomi ilkesiyle hareket etmekte; Batı ile yakınlaşırken aynı zamanda Rusya, İran ve Çin gibi aktörlerle de ekonomik ve güvenlik ilişkilerini sürdürmektedir. Özellikle QUAD çerçevesinde ABD, Japonya ve Avustralya ile ortaklık geliştiren Hindistan, diğer yandan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS üyeliğiyle Batı dışı alternatiflerde de yer almaktadır. Bu tutum, Hindistan'ın çok yönlü esneklik arayışının güçlü bir örneğidir.13 Hindistan, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda tarafsız bir çizgide kalarak Batı’nın yaptırımlarına katılmamış, Rus petrolüne yönelmiş ve bu sayede hem ekonomik çıkarlarını korumuş hem de bağlantısızlık geleneğini günümüz koşullarında yeniden üretmiştir.14 Ancak bu denge siyaseti, zaman zaman pozisyon bulanıklığına neden olmakta ve Hindistan’ın küresel güçlerle kurduğu ilişkilerde belirsizliğe yol açmaktadır.

Rusya, özellikle 2014 sonrası dönemde açık revizyonist bir çizgiye yönelmiş olsa da stratejik bulanıklığı ustaca kullanan aktörlerden biridir. Kırım’ın ilhakı sürecinde “yeşil adamlar” olarak bilinen kimliği belirsiz askeri unsurların kullanımı, Rusya’nın doğrudan sorumluluktan kaçınma ve caydırıcılığı test etme stratejisinin parçası olarak yorumlanmakta ,15Wagner Grubu gibi özel askeri şirketler aracılığıyla Libya, Suriye ve Afrika’da yürütülen operasyonlar da devletin resmi pozisyonunu muğlak bırakarak faaliyet alanını genişletmesini sağlamaktadır. Bu yönüyle Rus dış politikası, asimetri, örtülü tehditler ve enformasyon savaşı yoluyla stratejik bulanıklığı sistematik hale getirmiştir.

ABD stratejik bulanıklığı özellikle Asya- Pasifik politikasında uygulamaktadır. Washington’un Tayvan’a yönelik “stratejik belirsizlik” doktrini, bir yandan Çin’i Tayvan’a doğrudan müdahaleden cay- dırmayı amaçlarken, diğer yandan Tayvan’a tam bağımsızlık konusunda açık güvence vermeyerek statükonun korunmasına zemin hazırlamaktadır. Bununla birlikte ABD’nin Orta Doğu politikaları da zaman zaman stratejik bulanıklık içerecek şekilde şekillenmiştir. Özellikle İran nükleer anlaşması sürecindeki geri çekilme- kararsızlık döngüsü, arkasından bölgedeki müttefikler açısından ABD’nin tutarlılığına dair soru işaretleri doğurmuştur. ABD’nin 22 Haziran 2025 tarihi erken saatlerinde İran'daki üç nükleer tesisi vurması, büyük güç olarak beklenti yönetimi ve caydırıcılık arasında denge kurma çabasının bir ürünüdür.

KARADENIZ VE DOĞU AKDENIZ’DE DENIZ GÜVENLIĞI ROLÜ

ABD-RUSYA-ÇİN gibi büyük güçlerim davranış biçimleri değerlendirildiğinde, esneklik ile bulanıklık arasındaki çizginin giderek inceldiği ve bu çizginin çoğu zaman karşı tarafın algısıyla belirlendiği ortaya çıkmaktadır. Türkiye gibi jeopolitik aktörler için bu durum hem fırsat hem de risk içermektedir. Bu kapsamda Karadeniz; Jeopolitik etki alanı ve NATO- Rusya ilişkilerinin hassas dengesinde önemli bir cephe hattı konumundadır. Türkiye, Montrö Sözleşmesi'nin verdiği yetkiler çerçevesinde bölgedeki deniz trafiğini düzenleme kapasitesine sahip egemen aktördür . Aynı zamanda Ukrayna savaşı sonrası deniz güvenliği, tahıl koridorları ve enerji hatları bakımından stratejik önem kazanmıştır. Türkiye, hem Rusya ile diyalog kanallarını açık tutmakta hem de NATO ile uyumlu bir güvenlik yaklaşımı benimsemektedir. Doğu Akdeniz’de ise enerji keşifleri ve deniz yetki alanı anlaşmazlıkları Türkiye’yi hem Avrupa hem de Orta Doğu enerji politikalarının merkezine taşımıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin caydırıcılığı yanında diplomatik girişimlerle kara, deniz ve hava güvenliğini sağlama kapasitesi, Türkiye’nin çok taraflı diplomasideki etkinliğini artırmaktadır.

ORTA ASYA VE KAFKASYA’DA ENERJI VE TICARET KORIDORLARINDA AKTÖRLEŞME

Türkiye’nin Orta Asya ve Güney Kafkasya’daki varlığı yalnızca kültürel ve tarihsel bağlara değil, aynı zamanda enerji ve ulaşım hatlarının stratejik yönetimine dayanmaktadır. TANAP ve Bakü-Tiflis- Kars gibi projeler, Türkiye’yi Avrupa ile Orta Asya arasında önemli bir enerji ve lojistik köprüsü hâline getirmiştir. Azerbaycan ile geliştirilen savunma iş birliği ve Zengezur Koridoru gibi girişimler ise, Türkiye’nin bu bölgede artan jeopolitik etkinliğini pekiştirmektedir. Türkiye, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile Avrupa Birliği’nin Global Gateway stratejileri arasında bir denge unsuru olarak konumlanmakta; bu sayede Orta Asya ülkeleri için Rusya’ya olan bağımlılığı azaltacak alternatif ticaret ve güvenlik iş birlikleri geliştirme potansiyelini artırmaktadır.

AFRIKA VE ORTA DOĞU’DA YUMUŞAK GÜÇ UNSURLARININ DERINLEŞTIRILMESI

Türkiye’nin Afrika ve Orta Doğu politikaları, son on yılda yumuşak güç unsurlarının etkin biçimde kullanılmasına dayalı olarak şekillenmiştir. TİKA, Maarif Vakfı, Kızılay ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlar aracılığıyla gerçekleştirilen insani yardım, eğitim ve kalkınma projeleri, Türkiye’nin bu bölgelerdeki görünürlüğünü ve etkisini artırmıştır. Somali’deki askeri eğitim üssü, Sudan ve Libya’daki girişimler ile Katar’daki askeri üs gibi örnekler, sert ve yumuşak güç unsurlarının stratejik esneklik çerçevesinde hibrit biçimde kullanıldığı uygulamalardır. Bu örnekler, stratejik esneklik ile stratejik bulanıklık kavramları arasındaki ayrımın net bir şekilde yapılabildiği durumlardır. Özellikle kamu diplomasisi, kriz iletişimi, çok taraflı müzakere yetkinlikleri ve sert-yumuşak güç bileşenlerinin senkronize biçimde kullanılabilmesi; Türkiye’nin jeopolitik konumu, tarihsel bağları ve kurumsal kapasitesi ile birleştiğinde hem bölgesel istikrarın sağlanmasında hem de küresel güvenlik yapılarının yeniden şekillendirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır.