Dronların Gölgesinde Yaşamak: İsrail-İran Savaşı, Devlet Terörü ve Sessiz Hukuk

Dronların Gölgesinde Yaşamak: İsrail-İran Savaşı, Devlet Terörü ve Sessiz Hukuk

İSRAIL’IN GELIŞTIRDIĞI HERMES 900 TIPI İHA’LARIN İRAN HAVA SAHASINDA DOLAŞMASI, ARTIK KIMSEYI ŞAŞIRTMIYOR. FAKAT ŞU DETAYI ATLAMAMAK GEREKIYOR: BU DRONLAR, ÇOĞU ZAMAN ÖNCEDEN BELIRLENMIŞ “ÖLÜM LISTELERI” DOĞRULTUSUNDA HAREKET EDIYOR.

Bölge insanı olarak yıllardır savaşları, çatışmaları ve kriz bölgelerini izliyorum. Ancak 2025 İsrail-İran Savaşı’nda karşılaştığım tablo, daha önce tanık olduğum hiçbir şeye benzemiyor. Bu savaşın cephe hattı yok. Topçu bataryalarıyla değil, görünmeyen algoritmalarla yürütülüyor. Saldırılar, düşmanla karşılaşmadan; hatta çoğu zaman düşmanın kim olduğu bile bilinmeden gerçekleşiyor.

Asıl sarsıcı olan ise şu: Bu savaş, savaş olmaktan çıkmış. Devletlerin hukuk kılıfına bürünmüş terör eylemleriyle yürüyen, gökyüzünde ama insanın sinir uçlarında patlayan sessiz bir yıkımın öyküsü.

İsrail’in geliştirdiği Hermes 900 tipi İHA’ların İran hava sahasında dolaşması, artık kimseyi şaşırtmıyor. Fakat şu detayı atlamamak gerekiyor: Bu dronlar, çoğu zaman önceden belirlenmiş “ölüm listeleri” doğrultusunda hareket ediyor.

Hedeflerin kim olduğunu, gerçekten tehdit olup olmadığını, arka planda nasıl bir bilgi olduğunu bilen yok. Kararlar, yapay zekâ algoritmalarıyla hızlıca alınıyor — “imminent threat” yani “yakın tehdit” değerlendirmesi yapılıyor. Hukuki süzgeç, insan iradesi, etik kaygılar? Bunlar çoktan bu zincirin dışına itilmiş durumda.

Dünyanın bir köşesinde, bir operatör ekranındaki kırmızı butona basıyor. Birkaç saniye sonra, bir başka köşede insanlar ölüyor. Belki bir savaşçı, belki bir çocuk, belki bir sivil. Bunu sorgulayan kalmadığında ise, o butonla insan hayatı arasında kalan mesafe tamamen kapanıyor.

“LAWFARE” ADI ALTINDA HUKUKUN SESSIZ ÖLÜMÜ

İsrail’in İran’da yürüttüğü hedefli öldürme operasyonları, sahada olduğu kadar uluslararası hukukun sınırlarında da bir kırılma yarattı. Artık öldürme kararı, sahadaki komutanın değil, bir algoritmanın ya da istihbarat analizinin sonucu olabiliyor.

“Hedefli öldürmeler, artık sahadaki savaşçıların elinde değil. Yapay zekâ destekli analizler, istihbarat verileriyle harmanlanıp, ölüm kararını insani denetimden bağımsız şekilde veriyor. Bu, modern savaşta sorumluluğun kimin üzerinde olduğuna dair büyük bir belirsizlik yaratıyor.” (Dr. Peter Roberts) Bu belirsizlik, yargısız infazların “politik karar” kılıfına sokulmasını kolaylaştırıyor ve kimse, hedef alınan kişinin gerçekten tehdit olup olmadığını sorgulamıyor.

ABD ve İsrail’in savaş sonrası yaptığı açıklamalar birbirinin kopyası gibi: “Uluslararası hukuka uygun hareket edildi”, “Yakın tehdit ortadan kaldırıldı.” Buna inanmalı mıyız?

Uluslararası hukuk, devletlerin vicdanına kaldığında ne kadar uluslararası ve ne kadar hukuk olur?

“Lawfare” tam da bunun için var. Hukuku savaşın parçası haline getiren, onu bir propaganda ve meşruiyet aracı olarak kullanan devletler, hukuku kendi elleriyle boğuyor. Bunu izleyen bizler ise, çoğu zaman bu sessiz infazın farkına bile varmıyoruz.

HEDEFLI ÖLDÜRMELER, ARTIK SAHADAKI SAVAŞÇILARIN ELINDE DEĞIL. YAPAY ZEKÂ DESTEKLI ANALIZLER, ISTIHBARAT VERILERIYLE HARMANLANIP, ÖLÜM KARARINI INSANI DENETIMDEN BAĞIMSIZ ŞEKILDE VERIYOR. BU, MODERN SAVAŞTA SORUMLULUĞUN KIMIN ÜZERINDE OLDUĞUNA DAIR BÜYÜK BIR BELIRSIZLIK YARATIYOR.” (DR. PETER ROBERTS) BU BELIRSIZLIK, YARGISIZ INFAZLARIN “POLITIK KARAR” KILIFINA SOKULMASINI KOLAYLAŞTIRIYOR VE KIMSE, HEDEF ALINAN KIŞININ GERÇEKTEN TEHDIT OLUP OLMADIĞINI SORGULAMIYOR.

Uluslararası hukukçular, İsrail ve ABD'nin “imminent threat” (yakın tehdit) kavramını hukuki kalkan olarak kullanmasının altını çiziyor. Hukukun savunma değil, saldırı aracına dönüştüğü yeni dönemdeyiz.

“Lawfare, modern devletlerin hukuku propaganda aracı olarak kullanmasının adıdır. Savaşı meşrulaştırmak için hukuk, teknik ifadelerle kamufle ediliyor ve bağımsız yargının denetim mekanizması bypass ediliyor. Bu durum, uluslararası hukuk için sistemik bir erozyon yaratıyor.” (Prof. Maria Falquez)

Artık hukuk, çatışmayı önleyici değil; çatışmayı pazarlayan bir mekanizma haline gelmiş durumda.

ABD’NIN GÖRÜNMEYEN ELI: SAVAŞIN SUSKUN ORTAĞI

ABD, sahada asker bulundurmasa da savaşın kilit aktörü. İstihbarat akışı, hedefleme algoritmaları ve stratejik danışmanlıklarla savaşın gidişatını perde arkasından yönetiyor.

“ABD'nin Orta Doğu politikası artık doğrudan müdahale değil, vekil aktörler üzerinden ‘uzaktan müdahale’ şeklinde yürütülüyor. Ama burada kritik fark şu: ABD, yalnızca askeri değil, hukuki zemini de sağlıyor. Bu, yeni tür bir hegemonya biçimi.” (Michael Hanna)

Bu hegemonya, görünmeyen ama sonuçları oldukça somut olan bir etki yaratıyor.

Bu savaşta ABD’nin adı hep “dolaylı” geçti. Fakat istihbarat paylaşımı, hedefleme algoritmalarının sağlanması, askeri danışmanlıklar ve “hukuki” argüman desteği, ABD’yi görünmeyen ama en etkili aktörlerden biri haline getirdi.

Asıl dikkat çekici olan şu: ABD artık savaşlara doğrudan girmiyor, ama savaşların hukukunu, hedefini ve sonucunu belirliyor. Yeni imparatorluklar artık askeri üslerle değil, veri merkezleri, algoritmalar ve hukuk danışmanlarıyla kuruluyor.

TOPLUMLARIN ÜZERINE ÇÖKEN SESSIZ TERÖR

İran’da, savaş sahasında değil; sokaklarda, evlerde, köylerde insanların anlattıkları bu savaşın gerçek yüzünü ortaya koyuyor.

Çocuklar, her an yukarıdan bir şeyin düşebileceği korkusuyla büyüyor. Aileler, günün belirli saatlerinde sığınaklara çekiliyor. Gökyüzünden gelen o uğultu; kimi zaman saldırı, kimi zaman sadece kontrol, topluma sürekli bir tehdit hissi pompalıyor.

Bu psikolojik kuşatma, sadece bugünü değil; yarını da rehin alıyor. Toplumsal hafıza, sürekli baskı altında büyüyen bir korku ve öfke mirasıyla şekilleniyor.

İran’da sahada görev yapan psikologlar, dronların sadece fiziksel değil, psikolojik yıkım yarattığını anlatıyor.

“Sürekli hava saldırısı korkusu, toplumsal bir travmaya dönüşüyor. Çocuklar arasında ciddi PTSD vakaları var. Aileler, gece gündüz sığınaklarda yaşamayı rutin hale getirmiş durumda. Bu, savaşın yalnızca bir askeri araçla değil, psikolojik bir silahla da yürütüldüğünün kanıtı.” (Dr. Nazanin R)

Toplumsal hafızada açılan bu yaralar, gelecekte radikalleşmeyi ve devletlere karşı güven kaybını da besleyebilir.

Uluslararası Hukukun Sessiz Çöküşü

Uluslararası hukuk, kâğıt üzerinde hâlâ geçerli olabilir ama sahada hükmünü yitirmiş durumda.

“Hukukun keyfi uygulanması, onu yok saymaktan daha tehlikelidir. Çünkü böylece hukuk, güç sahiplerinin kalkanı haline gelir. Bugün Orta Doğu’da gördüğümüz tam olarak bu. Ve bu, yalnızca o bölgeyi değil, uluslararası düzenin tamamını tehdit eden bir gelişme.” (Judge Elizabeth Manning)

Savaşların bile kuralları vardı; çünkü olması gerekiyordu.

Bugün geldiğimiz noktada, hukuk sadece güçlülerin propaganda aracı haline getirildiğinde, savaş hukukunun kendisi savaşın ilk kurbanına dönüşüyor.

“Yakın tehdit” kavramı, kimsenin ne olduğunu bilmediği bir bahaneye dönüşmüş durumda. Yargısız infazlar, artık istisna değil, kural. Hukuki denetim mekanizmaları? Ya sessiz ya da tamamen devre dışı.

Bu tablo karşısında, “Hukuk ne zaman geri gelir?” diye sormaktan kendimi alıkoyamıyorum.

Bu Savaşı İzlemekle Yetinecek Miyiz?

Ruth Blakeley, “Hukuku terk etmek değil, onu geri kazanmak gerekir.” diyor. Buna yürekten katılıyorum. Fakat biliyorum ki, hukuku geri kazanmak için önce onun elimizden sessizce nasıl alındığını fark etmemiz gerekiyor.

Bugün İsrail-İran savaşında yaşananlar, sadece iki devletin çatışması değil. Bu, uluslararası hukukun, insan haklarının ve insanlık onurunun sınandığı bir dönemin fotoğrafı.

Ve ben, bir insan olarak şunu sormak istiyorum:

Bu savaşın sonunda sadece dronlar mı kazanacak? Yoksa bizler, insani değerler adına hâlâ bir şeyleri değiştirebilir miyiz?

Bu sorunun cevabı, hepimizin vicdanında gizli.

Bu savaşın yalnızca Orta Doğu’ya değil, tüm dünyaya bir mesajı var:

Eğer sessiz kalırsak, modern devletlerin şiddeti yalnızca savaş alanlarında değil, uluslararası hukuk salonlarında da galip gelecek.

Ayrıca sormamız gereken bir başka soru da şu:

Hedefli öldürmeler ve hukuki manipülasyonların sıradanlaştığı bir dünyada, hukuk ve insan hakları adına ne yapabiliriz?

Bu sorunun cevabı, sadece hukukçulara değil, hepimize ait.