YÜZYILIN SANAYI KAPITALIZMI, 20. YÜZYILDA FINANSAL YOĞUNLAŞMA VE FORDIST ÜRETIMLE BIRLEŞTI VE 1970'LERDEN ITIBAREN NEOLIBERAL KÜRESELLEŞME, SERMAYE HAREKETLERININ LIBERALLEŞMESI VE EMEĞIN KURALSIZLAŞTIRILMASI ŞEKLINDE YENIDEN YAPILANDIRILDI. ANCAK 21. YÜZYILIN ILK ÇEYREĞI ILE BIRLIKTE BU YAPI ARTIK VERI MERKEZLI DIJITAL TEKEL TEMELINDE EVRILIYOR. BU EVRIMIN BIR SONUCU OLARAK, ENDÜSTRIYEL KAPITALIZMIN MADDI TEMELLERI AŞINMAKTA VE ENERJI, ÜRETIM, DAĞITIM VE TÜKETIM ILIŞKILERI DIJITAL, AKILLI, OTONOM VE DAĞITIK SISTEMLER TARAFINDAN YENIDEN TANIMLANMAKTADIR. BU SÜREÇ SADECE TEKNOLOJIK BIR GEÇIŞ DEĞIL; EKONOMININ DIJITAL OLARAK YENIDEN INŞASIDIR.
GİRİŞ: DEVRİMSEL DÖNÜŞÜMLERİN DOĞASI
İnsanlık, tarih boyunca, her biri üretim ilişkilerinin, toplumsal örgütlenmenin ve epistemolojik çerçevelerin temelden yeniden şekillendiği devrimsel eşiklerden geçti. Tarih boyunca yaşanan bu büyük devrimler, daima yeni üretim, iletişim ve enerji teknolojilerinin bir araya gelmesiyle tetiklenmiş ve ortaya yeni bir dünya düzeninin maddi temeli çıkmıştır. Bu maddi dönüşüm, zamanla inançları, değerleri, tutumları, düşünce biçimlerini ve ideolojileri kapsayan sembolik ve zihinsel yapıları da etkilemiştir. Bu anlamda, devrimsel dönüşümler çok katmanlı, yapısal bir kopuş oluşturmaktadır.
Günümüzde ise bu tarihsel eşiğin yeni bir biçimiyle karşı karşıyayız. “Dünya 1.0” olarak tanımlanan Tarım Çağı’ndan “Dünya 2.0” olan Sanayi Çağı’na geçişin ardından, “Dünya 3.0” olarak tanımladığımız dijital çağda, yapay zekâ, kuantum bilişim, sentetik biyoloji gibi yıkıcı teknolojiler, yalnızca ekonomik süreçleri değil; devletin yapısını, demokratik kurumların işlevini, toplumsal normları, çevresel sürdürülebilirliği ve bireyin gerçeklik algısını radikal biçimde dönüştürmektedir.
TEKNOLOJIK DÖNÜŞÜM
Yıkıcı Teknolojilerin Doğasında Dönüşüm 21. yüzyılın son çeyreğinden itibaren içinde yaşadığımız bu çok katmanlı dönüşüm”, yalnızca bir zaman dilimi değil; kurumsal formasyonların, ekonomik paradigmaların ve kültürel kodların yeniden yazıldığı devrimsel bir dönüşümdür. Bu dönüşümün merkezinde, teknolojinin değişen doğası ve bunun ekonomi politik yapılar üzerindeki dönüştürücü etkisi yer almaktadır. Zeki, özerk, dağıtık, hızlı, bağlantılı, dijital ve humanistik teknolojiler, hem bilgi üretiminin hem de ekonomik değer yaratımının temel taşı konumuna yükselmiş, teknolojik sermaye yeni iktidar biçimlerinin merkezine yerleşmiş; üretim, yönetişim ve toplumsal iletişim, akıllı sistemler ve ağ temelli algoritmik yapılara evrilmiştir.
Yapay zekâ (YZ), kuantum bilgisayarlar, sinaptik işlemciler ve sentetik biyolojik zeka (SBİ) gibi teknolojilerin farklı varyasyonlarda bir araya getirildiği sistemlerin kurumsal ve toplumsal süreçleri dönüştürme yetenekleri öngörülemez biçimde artmakta, klasik bilişim mantığını aşarak üstel büyüme potansiyeli taşıyan, öngörülemez inovasyon döngüleri üretmektedir. Yapay Genel Zeka’ya (AGI) doğru ilerleyen süreçte, algoritmaların yalnızca araç değil, eylem sahibi aktörler hâline gelmesi karar almanın doğasını da değiştiren bir sistemsel kopuş anlamına gelmektedir.
DIJITAL KAPITALIZMIN ORTAYA ÇIKARDIĞI YENI MODEL, SADECE ÜRETIM AÇISINDAN DEĞIL, FINANS KAPITALIZMI AÇISINDAN DA KÖKLÜ DÖNÜŞÜMLERI BERABERINDE GETIRIYOR VE VERIYE DAYALI TÜREV EKONOMILER YARATIYOR. DEĞER ARTIK MADDI ÜRETIMDEN DEĞIL, DIJITAL SPEKÜLASYONDAN, DUYGUSAL YATIRIMDAN VE ALGORITMIK ANALIZDEN KAYNAKLANIYOR VE DIJITAL TEKNOLOJILER SADECE ÜRÜNLER DEĞIL, AYNI ZAMANDA YENI BIR ÜRETIM, TÜKETIM VE MÜLKIYET REJIMI DE YARATIYOR.
EKONOMININ DÖNÜŞÜMÜ: ENDÜSTRIYEL KAPITALIZMDEN DIJITAL KAPITALIZME
Modern kapitalizm, 18. yüzyıldan itibaren sanayi devrimi ile birlikte inşa edilen bir üretim rejimine dayanmaktadır. Bu rejim, buhar gücü, makineleşme, fosil yakıta dayalı enerji sistemleri, sanayileşme ve seri üretim ilkeleri ile tanımlanmaktadır. 19. yüzyılın sanayi kapitalizmi, 20. yüzyılda finansal yoğunlaşma ve Fordist üretimle birleşti ve 1970'lerden itibaren neoliberal küreselleşme, sermaye hareketlerinin liberalleşmesi ve emeğin kuralsızlaştırılması şeklinde yeniden yapılandırıldı. Ancak 21. yüzyılın ilk çeyreği ile birlikte bu yapı artık veri merkezli dijital tekel temelinde evriliyor. Bu evrimin bir sonucu olarak, endüstriyel kapitalizmin maddi temelleri aşınmakta ve enerji, üretim, dağıtım ve tüketim ilişkileri dijital, akıllı, otonom ve dağıtık sistemler tarafından yeniden tanımlanmaktadır. Bu süreç sadece teknolojik bir geçiş değil; ekonominin dijital olarak yeniden inşasıdır.
Yeni digital kapitalizm merkezden izlenebilen, manipüle edilebilen ve kontrol edilebilen bir dijital gerçeklik ekonomisi olarak "başka tür" bir sistemdir: (Zuboff, 2019). Fiziksel emeğe ve endüstriyel üretime değil, verilere, algoritmalara ve ağ etkilerine dayanan dijital kapitalizmin temelinde yer alan Google, Apple, Facebook (Meta), Amazon, Alibaba ve Tencent gibi şirketler artık sadece piyasa oyuncuları değil, bir altyapı sağlayıcısı, bir medya organı, bir ödeme sistemi ve devlet dışı bir düzenleyicidir ve aynı zamanda kültürel ve bilişsel tahakküm araçlarıdır. Dijital kapitalizmin en karakteristik özelliği, "ağ etkileri" olarak bilinen ağ etkisidir. Bu etki, platforma katılan her yeni kullanıcı tüm sistem için değer ürettiğinden, belirli platformları hızla tekel olmaya teşvik eder.
Kullanıcılar, platform tarafından sunulan hizmetlere erişmek için verilerini verir; Karşılığında, sürekli olarak izlenen, manipüle edilen ve algoritmik olarak manipüle edilen dijital özneler haline gelirler. Bu yeni düzen, klasik "serbest piyasa" idealinin antitezidir: kapitalizmden merkezi, müdahaleci ve görünmez bir dijital Leviathan ortaya çıkmıştır.
Dijital Kapitalizmin ortaya çıkardığı yeni model, sadece üretim açısından değil, finans kapitalizmi açısından da köklü dönüşümleri beraberinde getiriyor ve veriye dayalı türev ekonomiler yaratıyor. Değer artık maddi üretimden değil, dijital spekülasyondan, duygusal yatırımdan ve algoritmik analizden kaynaklanıyor ve dijital teknolojiler sadece ürünler değil, aynı zamanda yeni bir üretim, tüketim ve mülkiyet rejimi de yaratıyor.
Yeni ekonomik düzen, üretimi merkezsizleştiren bilgi tabanlı ve dijital tabanlı bir yapıda gelişmektedir (Rifkin, 2014). Bu modelde değer, ağ üzerinden akan veriler, yazılımlar ve ilişkiler aracılığıyla yaratılırken, Üretim, artık merkezi fabrikalarda değil, dağıtılmış mikro ağlar, yapay zeka, IoT ve blok zinciri, 3D baskı gibi teknolojiler sayesinde gerçekleşiyor. Bu süreçte sabit yatırımların yerini platform mülkiyeti, ücretli emeğin yerini prekarya olarak tanımlanan, paylaşım ekonomisine dayalı esnek, paylaşımcı ve güvencesiz iş modeli alıyor ve bu yeni ekonomi biçimi, klasik sanayi kapitalizminin sadece biçimini değil, aynı zamanda etik, yasal ve sosyal temellerini de temelden yeniden şekillendiriyor.
GÖZETIM KAPITALIZMI VE DAVRANIŞSAL DEĞERIN SÖMÜRÜLMESI
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde yükselişe geçen dijitalleşme dalgası ilk başlarda umut ve özgürlük vaatleriyle karşılanmış; bilgiye erişimin demokratikleşeceği, bireyin güçleneceği ve yeni ekonomik fırsatların ortaya çıkacağı düşünülmüştü. Bununla birlikte, bu teknolojik evrim zaman içinde görünmez, sürekli ve sistematik bir gözetim rejimine dönüşmüş ve çağdaş kapitalizmin en benzersiz ve tehlikeli evrimlerinden birine yol açmıştır: Gözetim Kapitalizmi. Bu kavram Zuboff (2019) tarafından bireylerin rızaları olmadan dijital izlerin toplanması ve algoritmik sistemler aracılığıyla davranışsal tahmin ve yönlendirme amacıyla metaya dönüştürülmesi olarak tanımlanmaktadır.
Endüstriyel kapitalizmde, üretim araçlarına sahip olan sınıf, fiziksel emek sürecini kontrol ediyordu. Gözetim kapitalizminde ise Zuboff'un (2019) tanımladığı şekliyle veri üretim araçları üzerindeki kontrol, bireyin yaşam alanına kadar uzanır. Yaşamın digitalleştirildiği bu sistemde piyasa ilişkileri bireyin varoluşsal alanına doğrudan müdahale etmeye başlar. Bu veriler algoritmik olarak işlenir, Elde edilen veriler, reklam, fiyatlandırma, içerik dağıtımı, kredi notu, iş satın alma süreçleri ve politik yön gibi çok katmanlı alanlarda pazarlanır ve nihayetinde kâr amaçlı manipülasyon araçlarına dönüştürülür. Gözetim kapitalizmi sadece tüketiciyi hedef almaz. Aynı zamanda çalışanları, hizmet sağlayıcıları ve içerik üreticilerini denetleyerek emeğin davranışsal verilere dönüştürülmesi sürecini yürütüyor. Nick Srnicek (2017) bu durumu "Platform Kapitalizmi" olarak tanımlamakta ve dijital platformların sadece birer araç olmadığını; bir altyapı sağlayıcısının, norm üreticisi ve piyasa düzenleyicisi haline geldiğini savunuyor. Bu platformlar, veri üzerinden kurulan tekelci birikim modelini, kullanıcıların türetici/prosumer yani üretici olduğu döngülerde yönetir.
Gözetim kapitalizmine alternatifler hala geliştirilme aşamasındadır. Ancak bu direnç henüz sistemik değildir. Bu nedenle, gözetim kapitalizmi bugün sadece ekonomik bir fenomeni değil, aynı zamanda insanlığın dijitalleşmiş durumunu yeniden tanımlayan ve etik ve politik sınırları bulanıklaştıran ontolojik bir dönüşümü temsil etmektedir.
SIYASI DÖNÜŞÜM
Yüzyılın ortalarında Batı Dünya'da inşa edilen siyasi ve ekonomik rejim, liberal değerleri piyasa ekonomisiyle birleştiren ve büyük bir orta sınıfa dayanan demokratik kapitalizm modeliydi. Bu model, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde hem Keynesyen refah devleti hem de kurumsal temsili demokrasi yoluyla kurumsallaştırıldı. Temel varsayım, piyasa özgürlüğü ve siyasi özgürlüğün karşılıklı olarak birbirini güçlendirdiğiydi. Bu model belirli bir tarihsel konjonktürün ürünüdür. Martin Wolf'un (2023) kapsamlı analizinde gösterdiği gibi 1945 ile 1975 arasındaki dönemde, yüksek büyüme, artan gelir eşitliği, güçlü sendikalar ve etkin vergilendirme sayesinde ekonomik başarı ile siyasi meşruiyet arasında olumlu bir geri besleme döngüsü kurululdu.
Ancak bu denge kırılgandı. 1970'lerin stagflasyon krizi, neoliberal politikaların yükselişi ve finansallaşmanın hakimiyeti ile bu model parçalanmaya başladı. 1980'lerden bu yana uygulanan neoliberal reformlar – özelleştirme, deregülasyon ve kamu hizmetlerinin piyasa mantığına göre yeniden düzenlenmesi – demokratik kapitalizmin sosyal adalet ayağını zayıflattı. Devlet, vatandaşların refahını garanti altına alan bir kurumdan, sermayenin çıkarlarını önceleyen bir yönetim aygıtına dönüştü. Wolf (2023) bu durumu "ekonomik elitlerin siyasi sistem üzerindeki hegemonik kontrolü" olarak tanımlamaktadır. Siyasi partiler büyük şirketlerin ve finans kurumlarının desteğini almak zorunda kaldıkça, kamu yararına dayanacak siyasi alan daralmaya başladı. Böylece demokrasi sadece resmi bir seçim prosedürüne indirgenirken; karar alma süreçleri sermaye sınıfı lehine şekillendi. Bu süreçte, Sosyoekonomik eşitsizlik derinleşti, orta sınıf zayıfladı, Demokrasi temsili değil tepki üreten bir sisteme dönüşmüş; Seçmen güveni azaldı, kutuplaşma arttı, Demokratik kurumlar sermaye tarafından "ele geçirildi" ve normatif meşruiyetlerini kaybetmeye başladılar.
Çünkü Siyasi meşruiyet sadece oyların çoğunluğuna bağlı değildir; kamu bilgisine ve ortak hakikat varsayımına dayanır. Ancak günümüzde, Siyasi aktörler bilgi üreticisi değil, bilgiyi manipüle edenlere, Politik söylem içerikten ziyade etkileşim odaklı bir performansa dönüşmüştür. Meşruiyet ise, sadece ekonomik ve siyasi yollarla değil, epistemik altyapının yeniden inşası ile mümkün hale gelmiştir. Ancak gerçeğin parçalanması sadece epistemik değil, aynı zamanda politik bir krize de yol açar. (Beetham, 1991). Çünkü gerçeğin göreceli olduğu yerde, iktidar söyleminin kendisinin hakikat haline geldiği bir çağda hiçbir siyasi model uzun vadeli meşruiyet tesis edemez.
Seçimli otoriter rejimlerin yükselişi, bu çözülmenin siyasi sonucudur. Wolfgang Streeck'in (2014) "kapitalist demokrasinin çözülüşü" gözlemi bu eğilimi açıklamaktadır. Bu rejimlerde seçim yapısı korunur, ancak pratikte otoriterlik uygulayan "liberal olmayan" rejimlerde medya ve yargı kontrol edilir. Karar alma süreçleri kişiselleştirilmiş, teknokratik ve hesap sorulamaz. Devletin görünmez aygıtı (gözetleme sistemleri, sosyal kredi mekanizmaları) çok güçlü ve aktiftir. Bu yapı, Weberci rasyonel-bürokratik devletin dijital patrimonyalizme dönüşümüdür.
Bu bağlamda seçim kampanyalarının kişiye özel algoritmalarla manipüle edilmesi çağdaş demokrasilerin kırılganlığını artıran süreçlerin merkezinde yer alıyor. Dijital Platformlar artık kendi normlarını belirliyen; içerik sansürü uygulayan; seçim sonuçlarına etki eden ve kamuoyunu yönlendiren aktörlere dönüşmüştür. Bu durum, "egemenlik" kavramının platformlar tarafından dijital ortamda gasp edilmesi olarak yorumlanabilir. Gözetim kapitalizminin siyasi etkileri, özellikle 2016 Brexit referandumu ve ABD başkanlık seçimleriyle görünür hale geldi. Cambridge Analytica skandalı, bireysel dijital izlerin nasıl psikometrik profillere dönüştürüldüğünü ve siyasi yönelimleri etkilemek için nasıl kullanıldığını ortaya çıkardı. Burada ortaya çıkan yapı, klasik liberal demokrasinin temel direkleri olan kamusal akıl, eşitlik ve özgür irade gibi kavramların algoritmik yapılarla geçersiz kılınması anlamına gelmektedir.
TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM: HAKIKATIN EPISTEMOLOJIK ÇÖKÜŞÜ: DIJITALLEŞME VE GERÇEKLIĞIN YENIDEN İNŞASI
Gerçek, modern düşüncede sadece bilgi için değil, aynı zamanda siyasi meşruiyet, sosyal uzlaşma ve rasyonel tartışma için de bir dayanak noktasıydı. Modernitenin temel vaadi, bilginin rasyonel, nesnel ve doğrulanabilir olmasıydı. Bu anlayış sadece bilimsel değil, aynı zamanda politik düzenin de temelini oluşturuyordu: kamu politikaları rasyonel tartışma ve ortak hakikat temelinde üretilmeliydi (Habermas, 1984).
Ancak dijital çağda, bu epistemolojik çerçeve ciddi şekilde aşındı. Dijitalleşme ile birlikte oluşan bu yeni bilgi rejimi, gerçekliğin artık teknolojik altyapılar, platform algoritmaları ve kullanıcı eğilimleri tarafından üretildiği bir dönemi ifade etmektedir. Modern dijital toplumda "gerçeklik", platformlar tarafından inşa edilir, kullanıcı tercihlerine göre sunulur ve algoritmik olarak düzenlenir. Bu süreç aynı zamanda hakikat sonrası toplumsal yapının da temelini oluşturur. Bu anlamda, Dijital gözetim, bir norm belirleme, dışlama, manipülasyon ve itaat biçimi olarak işlev görür ve bireyin kendini özgürlük yanılsamasına gönüllü olarak maruz bıraktığı bir dijital mahremiyet çöküşü yaratır. Bu bağlamda gözetim sadece bireysel özgürlükler açısından değil; aynı zamanda toplumsal eşitlik, demokratik temsil ve bilgiye erişim hakkı açısından da yapısal tehditler oluşturmaktadır.
McIntyre (2018) ve D'Ancona (2017) bu süreci "hakikat sonrası" olarak nitelendirir: gerçeğin nesnel değeri kaybolur. Bu epistemolojik kopuşun sonucu, siyasi meşruiyetin zayıflamasıdır. Çünkü meşruiyet sadece yasalara dayanmaz; aynı zamanda paylaşılan bir gerçeklik algısına dayanır (Beetham, 1991). Vatandaşlar, devleti yönetenlerle aynı hakikat rejimini paylaşmazlarsa, yönetilen ile yönetilen arasında kavramsal ve ahlaki bir kopuş vardır. Bu durum, siyasal karar alma süreçlerinde rasyonel müzakerenin yerine manipülatif anlatıların ikame edilmesini beraberinde getirmektedir.
Habermas'ın (1984) "kamusal zihin" kavramı bu bağlamda anlamını yitirmeye başlar; çünkü artık ortak bir referans çerçevesi yoktur. Toplum, "birlikte düşünmek" yerine, ayrı veri kümeleri içinde yaşayarak parçalanmış gerçeklikler üretir. Sunstein (2017) bu süreci "grup içi radikalleşme" olarak yorumlamaktadır: aynı fikri paylaşan bireyler birbirleriyle sürekli temas halinde olduklarında daha aşırı pozisyonlara kaymaktadırlar. Böylece, kamusal alan yerine ve sağduyu yerine dijital kabilecilik hakim olur. Bu sadece demokrasinin temsili değil; Epistemolojik zeminini de çözen bir gelişmedir. Küreselleşme, dijitalleşme ve teknolojik dönüşüm; birçok bireyde kültürel parçalanma, yönsüzlük ve tehdit duygusu üretmiş, bu da onları milliyetçilik, etnisite, din ve otoriter liderlik gibi sığınaklara yönlendirmiştir (Mounk, 2018).
Dijital platformlar algoritmik olarak bu kimlikler etrafında kutuplaşmayı teşvik ediyor. Kimlik tabanlı içerik daha fazla etkileşim oluşturur; bu da onları görünür kılar. Dolayısıyla kimlik politikalarının kamusal alandaki hakimiyeti hem gerçekliğin hem de siyasi tartışmanın radikalleşmesini beraberinde getiriyor. Dijital platformlar sadece bilgi taşıyıcıları değil; onlar aynı zamanda gerçekliğin organizatörleridir. Boyd (2014) bu yapıyı "algoritmik kamular" olarak adlandırır: Kamuoyu artık organik değildir; veriye dayalı kurgusal kalabalıklar biçiminde, bireyler sadece tüketiciler değil, anlatı üreticileri ve kimlik sanatçıları haline geldi. Bu süreç, siyasi katılımın yerini "duyusal tat ekonomisine" bırakmasına neden olmaktadır (Dean, 2009). Birey artık gerçeği arayan bir vatandaş değildir; duyguları tarafından yönlendirilen bir ekran konusudur. Bu psikososyal dönüşüm politik davranışları da dönüştürür ve rasyonel tercihe değil, "biz" ve "onlar"a dayalı kimlik refleksleri baskın hale gelir.
DEVLETIN DÖNÜŞÜMÜ: DIJITAL DEVLETIN ONTOLOJISI: KOD ÜZERINDEN EGEMENLIK
Neoliberal çağın "küçülen devlet" anlayışının ardından COVID-19 gibi küresel krizler; devletin güvenlik, sağlık, altyapı ve çevre gibi alanlarda yeniden merkezi bir aktör haline gelmesine yol açmıştır (Tooze, 2021). Milli güvenlik, sağlık, kamu düzeni ve ekonomik kontrol gibi nedenlerle geliştirilen dijital sistemler, veri toplama, bireyleri puanlama ve davranışsal tahmin yoluyla onlara rehberlik etme yeteneklerini artırmıştır (Zuboff, 2019). Ancak bu dönüşüm, klasik refah devleti biçiminden farklıdır: Devlet, dijital araçlarla, veriye dayalı gözetim sistemleriyle ve algoritmik yönetim modelleriyle giderek daha fazla müdahale etmektedir.
Bu süreç, "sayısal Leviathan" olarak adlandırılan yeni bir yönetim paradigmasının önünü açmaktadır (Morozov, 2019). Dijital çağ, devletin örgütsel yapısını, idari araçlarını ve sosyal meşruiyet mekanizmalarını kökten yeniden şekillendiriyor. Devlet artık sadece fiziksel bir aygıt ya da hukuki bir otorite değil; aynı zamanda veri üreten, analiz eden ve yöneten algoritmik bir varlık haline gelir (Dunleavy ve Margetts, 2013). Bu yeni rejim, klasik Weberci bürokrasinin yerini sayısal karar mimarileri, kod tabanlı siyaset, platform tabanlı hizmet sunumu ve otomatik denetim mekanizmaları ile değiştiriyor.
Dijital çağ, devletin yapısal, işlevsel ve ideolojik temellerini dönüştürüyor. Bu dönüşüm sadece kamu hizmetlerinin dijital ortama taşınması değil; aynı zamanda karar alma, gözetim, düzenleme ve vatandaşlık ilişkilerinin yeniden şekillendirilmesidir. Devlet, algoritmik veri sistemleri, yapay zeka destekli kamu yönetimi, platform tabanlı hizmet sunumu ve davranışsal gözetim mekanizmaları ile "yeni bir yönetişim varlığına" ve teknobürokratik bir yapıya evrilmektedir (Margetts ve Dunleavy, 2013; Yeung, 2018).
Teknobürokratik devletin "yönetme" kapasitesi artık yasalar yerine yazılımlar tarafından tanımlanmaktadır. Örneğin, sosyal kredi sistemleri, e-devlet portalları ve algoritmik karar destek sistemleri, vatandaşların yaşamlarıyla ilgili kararları otomatikleştirirken; böylece bürokratik süreçler hızlanırken aynı zamanda şeffaflık, hesap verebilirlik ve hakkaniyet ilkeleri tartışmalı hale gelmektedir (Yeung, 2018). Devletin geleneksel egemenlik biçimi hukuka dayalı olarak hükmetmek iken, dijital çağda bu egemenlik yazılıma ve kodlara aktarılmaktadır. Örneğin, Çin'deki sosyal kredi sistemi veya Avrupa'daki dijital vatandaşlık girişimleri, bir bireyin davranışını sürekli olarak izlemeyi ve puanlamayı mümkün kılar; böylece hukuki kontrol yerine davranışsal kontrol ön plana çıkmaktadır (Morozov, 2019).
Teknobürokratik Devlet artık bedenleri değil, algoritmalar aracılığıyla bireylerin zihinlerini ve eylem kalıplarını yönetiyor. Kod yoluyla egemenlik, egemenliğin sınırlarını da gizliyor ve kamusal tartışmanın yönünü şekillendirme potansiyeline sahip yeni bir meta-egemenlik düzlemi yaratıyor. Devletin dijital dönüşümü sadece teknik araçların artmasıyla sınırlı değil; aynı zamanda, karar alma süreçlerinin epistemolojisini, meşruiyet biçimlerini ve vatandaş-devlet ilişkisini dönüştüren yapısal bir kırılmaya işaret ediyor. Bu bağlamda, ortaya çıkan "Algoritmik Yönetişim", kararların giderek daha fazla veriye dayalı otomasyon sistemlerine devredildiği yeni bir yönetişim biçimini tanımlamaktadır (Aneesh, 2006; Yeung, 2018).
Algoritmalar, risk puanlaması, kaynak tahsisi, suç tahmini ve sosyal yardım gibi alanlarda karar destek sistemleri olarak kullanılmaktadır. Ancak bu kullanım, algoritmaların tarafsız ve objektif olduğu varsayımına dayansa da algoritmalar, insanlar gibi, verilerdeki önyargıları yeniden üretebilir ve hatta derinleştirebilir (O'Neil, 2016). Öte yandan, kamu hizmetlerinin sunumu giderek daha fazla özel dijital platformlar aracılığıyla gerçekleşmektedir. Özellikle sağlık, eğitim ve ulaşım gibi alanlarda devlet, Amazon Web Services (AWS), Microsoft Azure ve Google Cloud gibi dev platformlara bağımlı hale gelmektedir (Srnicek, 2017). Bu modelde veri sadece hizmetin aracı değil; aynı zamanda stratejik bir egemenlik kaynağı haline gelir ve Teknobürokratik devlet veriye dayalı, özelleştirilmiş, önleyici ve genellikle görünmez bir yönetişim biçimi alır.
Dijital dönüşüm, klasik bürokratik yapıları merkezden uzaklaştırarak kamu yönetiminde yeni bir mimarinin doğmasını sağlıyor ve Dijital bürokrasi, kamu görevlilerinin rolünü de dönüştürüyor. Karar alma süreçleri makineye aktarıldıkça, kamu görevlilerinin inisiyatif alabileceği alan daralıyor. Dijitalleşmenin güvenlik odaklı şekillenmesi, "gece bekçisi devleti"nin yerini, her an her şeyi görebilen panoptik bir gözetleme devleti anlayışına bırakıyor ve aynı zamanda, büyük teknoloji şirketlerinin (Big Tech) merkezi bir rol oynadığı karma bir yapı üretiyor.
Devletin ve şirketlerin artan veri işleme kapasitesi karşısında, veri egemenliği ve dijital haklar kavramları çağdaş vatandaşlığın merkezi haline gelmektedir (Isin ve Ruppert, 2015). Ancak bu egemenlik genellikle platformların veri tekelleri ve devletin güvenlik öncelikleri tarafından ihlal edilmektedir. Dijital haklar artık klasik insan haklarının bir uzantısı değil; başlı başına ayrı bir hukuki rejim gerektiren bir alan haline gelmiştir. Avrupa Birliği'nin GDPR (Genel Veri Koruma Tüzüğü) düzenlemesi bu alanda küresel bir norm oluşturmuş olsa da, veri hakları küresel düzeyde hala parçalanmış durumda ve çoğu ülkede zayıf bir garantiden oluşuyor. Bu bağlamda dijital vatandaşlık, sadece çevrimiçi hizmetlere erişimi değil; aynı zamanda bireyin dijital alandaki hak ve sorumluluklarını, ifade özgürlüğünü, mahremiyeti, siber güvenliği ve algoritmik hesap verebilirliği de içerir.
GELECEKTEKI DIJITAL DEVLETIN KARAKTERI SADECE TEKNOLOJIK SEÇIMLERLE BELIRLENMIYOR; AYNI ZAMANDA ETIK, YASAL VE POLITIK NORMLAR TARAFINDAN DA BELIRLENECEKTIR. AÇIK KOD, ALGORITMIK ŞEFFAFLIK, VERI SAHIPLIĞI, HESAP VEREBILIRLIK, VATANDAŞIN DIJITAL KAPASITESININ ARTIRILMASI GIBI ILKELER DIJITAL DEVLETIN DEMOKRATIK YÖNELIMLI OLUP OLMAYACAĞINI BELIRLEYECEK TEMEL UNSURLARDIR. DIJITAL HÜKÜMETIN GELECEĞI SADECE TEKNIK BIR KONU DEĞIL; DEMOKRASI, EŞITLIK, ÖZGÜRLÜK VE HAK TEMELLI BIR MEDENIYET PROJESININ PARÇASI OLARAK ŞEKILLENMELIDIR. AKSI TAKDIRDE DIJITAL ARAÇLAR MODERN ÇAĞIN LEVIATHAN'INA DÖNÜŞEBILIR VE "DIJITAL MUTLAKIYETÇILIK" ÇAĞI BAŞLAYABILIR.
DIJITAL DEVLETIN GELECEĞI: POST-BÜROKRATIK YAPILAR MI, KODLANMIŞ OTORITERLIK MI?
Dijitalleşen devletin geleceği, iki zıt uçta şekillenen olasılıkları içeriyor. Post-bürokratik devlet anlayışı, dijital teknolojilerin şeffaflığı, vatandaş katılımını ve kamu hizmeti verimliliğini artırmak için kullanılabileceğini savunur. Örneğin, açık veri portalları, katılımcı bütçeleme yazılımları ve vatandaş odaklı yapay zeka uygulamaları, demokratik yönetişimi güçlendiren dijital araçlardır. Bu tür uygulamalar, kolektif zekaya dayalı bir yönetim biçiminin mümkün olabileceğini göstermektedir (Noveck, 2015).
Ancak tam tersi uçta, dijital araçların daha büyük bir otoriterlik sürecine hizmet etme riski var. Hukukun yerine kodun ikame edilmesi, algoritmaların sorumsuzluğu ve vatandaşların dijital puanlama sistemleri aracılığıyla sınıflandırılması; devletin demokratik kontrol mekanizmalarını zayıflatabilir (Zuboff, 2019). "Kodlanmış Otoriterlik", vatandaşın verilere indirgendiği ve yalnızca kontrol edilebilir bir unsur olarak muamele gördüğü yeni bir iktidar mantığını temsil eder.
Bu bağlamda, gelecekteki dijital devletin karakteri sadece teknolojik seçimlerle belirlenmiyor; Aynı zamanda etik, yasal ve politik normlar tarafından da belirlenecektir. Açık kod, algoritmik şeffaflık, veri sahipliği, hesap verebilirlik, vatandaşın dijital kapasitesinin artırılması gibi ilkeler dijital devletin demokratik yönelimli olup olmayacanı belirleyecek temel unsurlardır. Dijital hükümetin geleceği sadece teknik bir konu değil; demokrasi, eşitlik, özgürlük ve hak temelli bir medeniyet projesinin parçası olarak şekillenmelidir. Aksi takdirde dijital araçlar modern çağın Leviathan'ına dönüşebilir ve "dijital mutlakiyetçilik" çağı başlayabilir.
TEKNOBÜROKRATIK DEVLET ARTIK BEDENLERI DEĞIL, ALGORITMALAR ARACILIĞIYLA BIREYLERIN ZIHINLERINI VE EYLEM KALIPLARINI YÖNETIYOR. KOD YOLUYLA EGEMENLIK, EGEMENLIĞIN SINIRLARINI DA GIZLIYOR VE KAMUSAL TARTIŞMANIN YÖNÜNÜ ŞEKILLENDIRME POTANSIYELINE SAHIP YENI BIR META-EGEMENLIK DÜZLEMI YARATIYOR. DEVLETIN DIJITAL DÖNÜŞÜMÜ SADECE TEKNIK ARAÇLARIN ARTMASIYLA SINIRLI DEĞIL; AYNI ZAMANDA, KARAR ALMA SÜREÇLERININ EPISTEMOLOJISINI, MEŞRUIYET BIÇIMLERINI VE VATANDAŞ-DEVLET ILIŞKISINI DÖNÜŞTÜREN YAPISAL BIR KIRILMAYA IŞARET EDIYOR.
KAYNAKÇA
Acharya, A. (2017). After liberal hegemony: The advent of a multiplex world order. Ethics & International Affairs, 31(3), 271–285. https://doi.org/10.1017/S089267941700020X Aneesh, A. (2006). Virtual migration: The programming of globalization. Duke University Press. Beetham, D. (1991). The legitimation of power. Palgrave Macmillan. Callahan, W. A. (2012). China: The pessoptimist nation. Oxford University Press. D’Ancona, M. (2017). Post-truth: The new war on truth and how to fight back. Ebury Press. Dunleavy, P., & Margetts, H. (2013). The second wave of digital-era governance: A quasi-paradigm for government on the Web. Philosophical Transactions of the Royal Society A: Mathematical, Physical and Engineering Sciences, 371(1987), 20120382. https://doi.org/10.1098/rsta.2012.0382 Fukuyama, F. (2022). Liberalism and its discontents. Farrar, Straus and Giroux. Habermas, J. (1984). The theory of communicative action (Vol. 1). Beacon Press. Held, D., & Young, K. (2023). Global governance in transformation. Polity Press. IEA. (2022). World Energy Outlook 2022. International Energy Agency. https://iea.org/reports/world-energy-outlook-2022 Isin, E., & Ruppert, E. (2015). Being digital citizens. Rowman & Littlefield. Kenis, A., & Lievens, M. (2015). Greening the economy or economizing the green project? Ecological Economics, 109, 37–45. https://doi.org/10.1016/j.ecolecon.2014.11.016 McIntyre, L. (2018). Post-truth. MIT Press. Morozov, E. (2019). Digital Leviathan: The rise of algorithmic governance. Mounk, Y. (2018). The people vs. democracy: Why our freedom is in danger and how to save it. Harvard University Press. Noveck, B. S. (2015). Smart citizens, smarter state: The technologies of expertise and the future of governing. Harvard University Press. O’Neil, C. (2016). Weapons of math destruction: How big data increases inequality and threatens democracy. Crown Publishing Group. Rifkin, J. (2014). The zero marginal cost society: The internet of things, the collaborative commons, and the eclipse of capitalism. Palgrave Macmillan. Srnicek, N. (2017). Platform capitalism. Polity. Steffen, W., Richardson, K., Rockström, J., Cornell, S. E., Fetzer, I., Bennett, E. M., ... & Sörlin, S. (2015). Planetary boundaries: Guiding human development on a changing planet. Science, 347(6223), 1259855. https://doi.org/10.1126/science.1259855 Streeck, W. (2014). Buying time: The delayed crisis of democratic capitalism. Verso Books. Sunstein, C. R. (2017). #Republic: Divided democracy in the age of social media. Princeton University Press. Tooze, A. (2021). Shutdown: How COVID shook the world’s economy. Viking. Wolf, M. (2023). The crisis of democratic capitalism. Penguin Press. Yeung, K. (2018). Algorithmic regulation: A critical interrogation. Regulation & Governance, 12(4), 505–523. https://doi.org/10.1111/rego.12160