İRAN’IN STRATEJIK SABIR VE STRATEJIK ÖZERKLIK DOKTRINLERI, MEVCUT BÖLGESEL VE KÜRESEL GÜÇ DENGELERI BAĞLAMINDA ANLAMLI VE TARIHSEL OLARAK ANLAŞILABILIR STRATEJILERDIR. ANCAK SON GELIŞMELER, BU STRATEJILERIN HEM IÇERIDE HEM DE DIŞARIDA SINANDIĞINI GÖSTERMEKTEDIR. STRATEJIK SABIR, ZAMAN KAZANMAK VE BASKIYA DIRENMEK AÇISINDAN ETKILI OLSA DA UZUN VADEDE ATALETE VE TEPKISIZLIĞE YOL AÇABILMEKTEDIR. STRATEJIK ÖZERKLIK ISE ÖNEMLI BIR IDEAL OLMAKLA BIRLIKTE, YAPISAL EKONOMIK SORUNLAR VE DENGESIZ ULUSLARARASI ILIŞKILER NEDENIYLE KISMEN HAYALI BIR HEDEFE DÖNÜŞMEKTEDIR.
STRATEJİK ÖZERKLİK, STRATEJİK SABIR, EKONOMİK ÖZERKLİK VE İRAN
İran’ın dış politikası, ekonomik yaptırımlar ve uluslararası yalnızlık karşısında geliştirdiği özgün stratejik yaklaşımlar temelinde şekillenmektedir. Bu yaklaşımlardan en dikkat çekenleri stratejik sabır ve stratejik özerklik doktrinleridir. Bu iki kavram, ilk bakışta birbirini tamamlayıcı görünse de, değişen uluslararası dengeler, iç ekonomik sorunlar ve bölgesel krizler karşısında zaman zaman çelişkili sonuçlar doğurabilmektedir. İran, bu stratejiler sayesinde uluslararası baskılara karşı esneklik kazanmayı, aynı zamanda iç kamuoyunu kontrol altında tutmayı hedeflemektedir. Ancak bu politikaların uzun vadeli başarısı, sadece dışsal faktörlere değil, İran’ın iç reform kapasitesine, siyasi iradesine ve toplumsal desteğine de bağlıdır.
STRATEJIK SABIR ANLAYIŞI, İRAN’IN IÇ SIYASETINDE DE YOĞUN BIÇIMDE ARAÇSALLAŞTIRILMAKTADIR. YAPTIRIMLARIN HALK ÜZERINDEKI ETKILERI DERINLEŞTIKÇE, İRAN REJIMI, SABIR VE DIRENÇ TEMALI BIR SÖYLEM GELIŞTIREREK HALKTAN FEDAKÂRLIK TALEP ETMEKTEDIR. “DIRENIŞ EKONOMISI” (EGHTESAD-E MOQAVEMATI) ADI VERILEN BU MODEL, YALNIZCA EKONOMIK KRIZLERE KARŞI GELIŞTIRILEN BIR ALTERNATIF KALKINMA YAKLAŞIMI DEĞIL, AYNI ZAMANDA IDEOLOJIK BIR TOPLUMSAL MOBILIZASYON STRATEJISIDIR. BU MODEL, İRAN HALKINI DIŞ TEHDITLER VE EKONOMIK YAPTIRIMLAR KARŞISINDA KOLEKTIF BIR DIRENIŞ RUHUYLA BIR ARAYA GETIRMEYI HEDEFLEMEKTE; BIREYSEL EKONOMIK REFAH ARAYIŞINI, MILLI DAVAYA BAĞLILIKLA IKAME ETMEYE ÇALIŞMAKTADIR.
STRATEJIK SABIR: KAVRAMSAL TEMELLER, UYGULAMA ALANLARI VE GÜNCEL KRIZLER
Stratejik sabır, İran’ın özellikle ABD ve İsrail gibi güçlü rakipleri karşısında doğrudan askeri çatışmadan kaçınarak, krizleri zamana yayma ve dolaylı yollarla çözüm arama eğilimidir. Bu politika, yalnızca taktiksel bir tercih değil; İran’ın devrim sonrası güvenlik mimarisinin ve dış politikada pragmatik esnekliğinin bir yansımasıdır. Doktrin üç temel sütun olan; vekil aktörlerin sistematik kullanımı, asimetrik caydırıcılık kapasitesinin artırılması ve diplomatik süreçlerin uzun vadeye yayılması üzerine inşa edilmiştir.
İran, Hizbullah (Lübnan), Husiler (Yemen), Haşdi Şabi (Irak) gibi gruplar aracılığıyla bölgedeki etkinliğini sürdürmektedir. Bu vekil aktörler, Tahran’ın sahadaki varlığını doğrudan müdahale etmeksizin sürdürmesine olanak tanımakta; askeri maliyetleri düşürürken, diplomatik olarak da esneklik sağlamaktadır1.
Askeri caydırıcılık bağlamında İran, konvansiyonel kapasite yerine, balistik füze sistemleri, insansız hava araçları ve denizaltı yeteneklerine yatırım yapmaktadır. Bu asimetrik kapasite hem bölgesel rakiplere karşı hem de ABD gibi küresel aktörlere karşı caydırıcı bir araç işlevi görmektedir2. İran’ın 2023’te Rusya’ya sattığı insansız hava araçlarının Ukrayna savaşında kullanılması, bu stratejinin uluslararası düzeye taşındığını göstermektedir3.
Diplomatik düzeyde ise stratejik sabır, İran’ın özellikle nükleer müzakerelerde izlediği politika olarak öne çıkmaktadır.
JCPOA VE STRATEJIK SABIRIN DIPLOMATIK BOYUTU
2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (Joint Comprehensive Plan of Action – JCPOA), İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini ciddi biçimde sınırlandırması karşılığında uluslararası yaptırımların kademeli olarak kaldırılmasını öngören tarihi bir anlaşmadır. Bu anlaşma, İran’ın nükleer silah edinmesini önlemeyi ve bölgesel tansiyonu düşürmeyi hedeflemiştir. İran açısından JCPOA, stratejik sabır doktrininin diplomatik düzeydeki en somut tezahürü olmuş; ülke, uzun süren müzakereler boyunca pozisyonunu koruyarak zamana yayılmış bir kazanım elde etmeyi amaçlamıştır.
Ancak ABD’nin 2018 yılında Donald Trump yönetimi altında JCPOA’dan tek taraflı olarak çekilmesi ve maksimum baskı politikasına dönmesi, bu sürecin kırılma noktası olmuştur. İran buna rağmen anlaşmanın tamamen çökmesini engellemek amacıyla Avrupa ülkeleriyle diplomatik temaslarını sürdürmüş; bu da stratejik sabır anlayışının pasif bir bekleyişten ziyade, esnek ve zaman kazandırıcı bir manevra alanı yaratma çabası olduğunu göstermiştir JCPOA sürecinde olduğu gibi, ABD’nin anlaşmadan çekilmesine rağmen İran müzakere zeminini terk etmemiş, AB ile temasını sürdürerek zaman kazanmayı amaçlamıştır.
STRATEJIK ÖZERKLIK, YALNIZCA DIŞ MÜDAHALELERE KARŞI DIRENÇ GELIŞTIRMEKLE SINIRLI KALMAZ; AYNI ZAMANDA İRAN’IN KENDI ULUSAL ÇIKARLARINA GÖRE BAĞIMSIZ KARARLAR ALABILEN, BATI MERKEZLI ULUSLARARASI DÜZEN DIŞINDA ÇOK KUTUPLU ILIŞKILER GELIŞTIREBILEN, KENDI TEKNOLOJIK, ASKERI VE EKONOMIK KAPASITELERINI INŞA EDEBILEN BIR AKTÖR OLARAK HAREKET ETMESINI AMAÇLAR. BU BAĞLAMDA İRAN, ÖZELLIKLE ŞANGHAY İŞBIRLIĞI ÖRGÜTÜ (ŞİÖ), BRICS VE AVRASYA EKONOMIK BIRLIĞI (EAEU) GIBI BATI DIŞI PLATFORMLARLA ENTEGRASYON SAĞLAYARAK, STRATEJIK ÖZERKLIĞINI YALNIZCA SAVUNMACI BIR REFLEKS OLARAK DEĞIL, KÜRESEL YENIDEN KONUMLANMANIN BIR PARÇASI OLARAK KURGULAMAKTADIR.
İran yönetimi, iç politikada da stratejik sabır söylemini kullanmakta; yaptırımlar karşısında halktan fedakârlık talep ederek, “direniş ekonomisi” politikasıyla sabır ve seferberlik çağrısı yapmaktadır5. Ancak bu yaklaşım, özellikle genç nüfus ve kentli orta sınıf tarafından giderek daha fazla sorgulanmaktadır. Stratejik sabır doktrini, özellikle 2021 yılında Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, 2024 yılında İsrail ile yaşanan 12 günlük çatışma süreci gibi kritik durumlarda ciddi sınavlarla karşı karşıya kalmış, İran’ın doğrudan askeri müdahalede bulunmaktan kaçınması ve tepkisini yalnızca vekil güçlerle sınırlı tutması, bu stratejinin etkinliğinin sorgulanmasına yol açmış, kamuoyunda oluşan beklenti ve meydan okuyan tutumun fiili karşılık bulmaması, rejimin caydırıcılığına dair soru işaretleri doğurmuştur.
Diğer taraftan Stratejik özerklik, İran’ın askeri, ekonomik ve diplomatik karar alma süreçlerinde dış müdahalelerden arınmış, kendi çıkarlarına göre hareket eden bir devlet olma idealini temsil etmektedir. Bu hedef, özellikle 1953’te Musaddık’a yapılan CIA destekli darbeyle oluşan dışa bağımlılık travması üzerinden şekillenmiştir6.
İran’ın askeri özerklik çabaları, 1980– 1988 İran-Irak Savaşı döneminde uygulanan silah ambargoları sonrasında hız kazanmıştır. İran, kendi savunma sanayisini kurmuş, gelişmiş füze sistemleri, elektronik harp teknolojileri, İHA ve SİHA üretimiyle bölgesel caydırıcılık kapasitesini artırmıştır7. 2020’li yıllarda Rusya ve Kuzey Kore ile savunma iş birliklerinin artması, İran’ın askeri teknolojilerini çeşitlendirme çabalarını da yansıtmaktadır.
Ekonomik özerklik ise daha karmaşık bir tablo sunar. İran, enerji ihracatına dayalı modelden çıkarak yerli üretimi artırmak ve ithalata bağımlılığı azaltmak istemektedir. “Direniş Ekonomisi” bu çabanın ideolojik çerçevesidir; ancak yüksek enflasyon, yolsuzluk, kötü yönetişim gibi yapısal sorunlar bu hedefin önünde ciddi engeller oluşturmaktadır8. Çin ile imzalanan 25 yıllık stratejik iş birliği anlaşması (2021), İran’ın Batı dışı bloklarla uzun vadeli ilişkiler kurma çabasını yansıtmaktadır9.
Diplomatik alanda İran, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), Avrasya Ekonomik Birliği ve BRICS gibi yapılarla entegrasyon sağlayarak Batı’ya karşı çok kutuplu bir pozisyon almaktadır. 2023’te ŞİÖ’ye tam üyelik ve BRICS’e katılım çabası bu stratejinin yansımalarıdır. Ancak bu yapılar içindeki güç asimetrileri ve Çin-Rusya merkezli karar alma süreçleri, İran’ın özerklik iddiasının “koşullu” nitelik taşımasına neden olmaktadır10.
İran, bölgesel yayılım stratejisinde doğrudan askeri operasyonlardan ziyade, Hizbullah (Lübnan), Husiler (Yemen) ve Haşdi Şabi (Irak) gibi vekil gruplar aracılığıyla nüfuz elde etmeyi tercih etmektedir. Bu yapıların ortak özelliği, İran’dan ideolojik, mali ve teknik destek alarak bulundukları coğrafyalarda Tahran’ın çıkarlarını savunmalarıdır. Bu yöntem sayesinde İran, sahada görünmeden çatışmalara katılmakta; böylece doğrudan savaş yükünden, uluslararası yaptırımlardan ve meşruiyet kaybından kaçınmaktadır11. Vekil aktörler üzerinden yürütülen bu strateji, sadece askeri değil, aynı zamanda sosyo-politik bir etki alanı yaratmakta; Şii nüfuz alanının genişlemesine de hizmet etmektedir.
İran’ın askeri caydırıcılık stratejisi de stratejik sabır anlayışının ayrılmaz bir parçasıdır. İran, konvansiyonel bir askeri güç olmaktan ziyade, caydırıcılığı asimetrik kabiliyetler ile sağlama yolunu seçmiştir. Balistik füze programı, insansız hava araçları (İHA/SİHA), denizaltı teknolojileri ve siber saldırı kapasiteleri, İran’ın caydırıcılığını arttıran unsurlardır. Örneğin, 2022 yılında Suudi Arabistan’daki Aramco petrol tesislerine yönelik gerçekleştirilen insansız hava aracı (İHA) saldırıları, İran’ın asimetrik caydırıcılık kapasitesini doğrudan kullanmak yerine, bölgedeki vekil gruplar aracılığıyla dolaylı biçimde nasıl projekte ettiğini açıkça ortaya koymuştur. Bu saldırılar, hem düşük maliyetli hem de siyasi olarak inkâr edilebilir nitelikte olduğu için, İran açısından doğrudan çatışma riskine girmeden rakip aktörleri hedef alma stratejisinin somut bir örneği olarak değerlendirilmiştir12. İran, bu yöntemle hem maliyetleri düşürmekte hem de yüksek riskli çatışmalardan kaçınmaktadır. İran, caydırıcılığını sürdürürken büyük savaşlardan uzak kalmayı başararak, düşmanlarını tahrik etmeyecek ancak caydıracak bir dengeyi gözetmektedir13.
Stratejik sabır anlayışı, İran’ın iç siyasetinde de yoğun biçimde araçsallaştırılmaktadır. Yaptırımların halk üzerindeki etkileri derinleştikçe, İran rejimi, sabır ve direnç temalı bir söylem geliştirerek halktan fedakârlık talep etmektedir. “Direniş Ekonomisi” (Eghtesad-e Moqavemati) adı verilen bu model, yalnızca ekonomik krizlere karşı geliştirilen bir alternatif kalkınma yaklaşımı değil, aynı zamanda ideolojik bir toplumsal mobilizasyon stratejisidir. Bu model, İran halkını dış tehditler ve ekonomik yaptırımlar karşısında kolektif bir direniş ruhuyla bir araya getirmeyi hedeflemekte; bireysel ekonomik refah arayışını, milli davaya bağlılıkla ikame etmeye çalışmaktadır. Rejim, bu çerçevede halkı sadece tüketici ya da üretici değil, aynı zamanda ‘ekonomik direnişin neferleri’ olarak konumlandırmakta; kamusal dayanışma ve fedakârlık temelli bir ekonomi tahayyül etmektedir. Devletin medya organları, eğitim sistemi ve özellikle Şii dini liderlik kurumu, Direniş Ekonomisi söylemini sürekli biçimde yeniden üretmekte; ekonomik başarısızlıkların ve yoksullaşmanın sorumluluğunu ise dış güçlerin yürüttüğü ‘ekonomik savaş’ retoriğine yüklemektedir. Bu şekilde hem içerideki yapısal sorunlar görünmez kılınmakta hem de siyasi talepler zamana yayılarak bastırılmaktadır. Ulusal dayanışma çağrıları, sadece ekonomik alanla sınırlı kalmamakta; kültürel, dini ve siyasi alanlarda da halktan rejimle uyumlu bir yaşam tarzı benimsemeleri beklenmektedir14.
Ancak bu strateji, özellikle kentli orta sınıf, üniversite mezunları ve genç nüfus nezdinde giderek daha fazla sorgulanmaktadır. Yüksek enflasyon, işsizlik, liyakat sorunu ve dışa kapalı ekonomik yapı, bu kesimlerin sistemle olan bağlarını zayıflatmakta; rejimin toplumsal meşruiyeti üzerinde ciddi bir erozyona yol açmaktadır. Genç kuşaklar arasında Direniş Ekonomisi söylemi, çoğu zaman ekonomik başarısızlıkların örtülmesi ve siyasal taleplerin ertelenmesi için kullanılan bir manipülasyon aracı olarak görülmektedir. Zira bu model, kısa vadeli dayanışma sağlasa da uzun vadeli sürdürülebilirlik, üretkenlik ve refah üretimi açısından yapısal çözümler sunmaktan uzaktır. İran’ın gelecekteki siyasi ve ekonomik istikrarı, bu modelin halk nezdinde taşıdığı meşruiyetin derecesine ve yapısal reformlarla desteklenip desteklenmeyeceğine bağlı olacaktır.
İRAN’IN STRATEJIK SABIR POLITIKASI HEM DIŞ POLITIKA HEM DE IÇ SIYASAL DÜZEN AÇISINDAN ÇOK YÖNLÜ BIR ARAÇ İŞLEVI GÖRMEKTEDIR. ANCAK BU STRATEJININ SÜRDÜRÜLEBILIRLIĞI, YALNIZCA İRAN’IN SABRI DEĞIL, AYNI ZAMANDA KARŞI TARAFIN SABIRSIZLIĞI ILE DE ILGILIDIR. ZIRA ZAMAN HER ZAMAN İRAN’IN LEHINE İŞLEMEMEKTE, BAZI DURUMLARDA IÇ BASKILARI ARTIRARAK REJIMIN HAREKET KABILIYETINI SINIRLAMAKTADIR. ÖZELLIKLE İSRAIL ILE YAŞANAN SON ÇATIŞMALAR VE BATI’NIN İRAN’A YÖNELIK YENI NESIL YAPTIRIM STRATEJILERI, SABRIN SINIRLARINI YENIDEN TANIMLAMAYI ZORUNLU KILMAKTADIR.
İran’ın stratejik sabır politikası hem dış politika hem de iç siyasal düzen açısından çok yönlü bir araç işlevi görmektedir. Ancak bu stratejinin sürdürülebilirliği, yalnızca İran’ın sabrı değil, aynı zamanda karşı tarafın sabırsızlığı ile de ilgilidir. Zira zaman her zaman İran’ın lehine işlememekte, bazı durumlarda iç baskıları artırarak rejimin hareket kabiliyetini sınırlamaktadır. Özellikle İsrail ile yaşanan son çatışmalar ve Batı’nın İran’a yönelik yeni nesil yaptırım stratejileri, sabrın sınırlarını yeniden tanımlamayı zorunlu kılmaktadır.
Stratejik özerklik, sadece güncel bir dış politika tercihi değil, aynı zamanda İran siyasi hafızasında derin yer eden tarihsel deneyimlerin şekillendirdiği bir güvenlik ve egemenlik anlayışının ürünüdür. 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın, ulusal petrol kaynaklarını millileştirmesi sonrasında, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve İngiliz Gizli Haber Alma Servisi (MI6) desteğiyle düzenlenen bir darbeyle görevden uzaklaştırılması, İran siyasi hafızasında derin ve kalıcı bir kırılma yaratmıştır. Bu darbe, yalnızca Musaddık’ın liderliğini değil, aynı zamanda İran halkının bağımsızlık arzusunu da hedef almış ve uzun süreli bir monarşik baskı döneminin başlangıcını simgelemiştir. İran elitleri nezdinde bu olay, dış müdahaleye açık olmanın devlet egemenliğini ve halk iradesini tehdit eden yapısal bir zafiyet olduğu yönünde bir algı oluşturmuştur.
Bu tarihsel travma, 1979 İslam Devrimi sonrasında şekillenen İran dış politika doktrininin temel bileşenlerinden biri olan stratejik özerklik anlayışına doğrudan etki etmiştir. Stratejik özerklik, yalnızca dış müdahalelere karşı direnç geliştirmekle sınırlı kalmaz; aynı zamanda İran’ın kendi ulusal çıkarlarına göre bağımsız kararlar alabilen, Batı merkezli uluslararası düzen dışında çok kutuplu ilişkiler geliştirebilen, kendi teknolojik, askeri ve ekonomik kapasitelerini inşa edebilen bir aktör olarak hareket etmesini amaçlar. Bu bağlamda İran, özellikle Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), BRICS ve Avrasya Ekonomik Birliği (EAEU) gibi Batı dışı platformlarla entegrasyon sağlayarak, stratejik özerkliğini yalnızca savunmacı bir refleks olarak değil, küresel yeniden konumlanmanın bir parçası olarak kurgulamaktadır.
Ancak söz konusu özerklik vizyonu, Batı karşıtı bir duruşun ötesinde; İran’ın tarihsel olarak yaşadığı kırılmaları telafi etme, ulusal onuru yeniden inşa etme ve bağımsızlık ilkesini dış politika ve ekonomik stratejiye içkin kılma çabasının bir sonucudur. Dolayısıyla, 1953 darbesi yalnızca geçmişe ait bir olay değil, aynı zamanda İran’ın stratejik zihniyetini biçimlendiren yapısal bir dönüm noktasıdır16.
İran’ın askeri stratejik özerklik inşası, 1980-1988 İran-Irak Savaşı sırasında uygulanan silah ambargolarının etkisiyle ivme kazanmıştır. Ambargoların tetiklediği zorunlu içe kapanma politikası, zamanla İran’ı yerli savunma sanayisi kurmaya zorlamış; balistik füze programları, insansız hava araçları (İHA/SİHA), elektronik harp sistemleri ve yerli radar üretimi gibi alanlarda ciddi ilerlemeler sağlanmıştır. 2020’lerin başından itibaren İran, sadece savunma değil, saldırı kapasitesi yüksek silah sistemleri üretiminde de bölgesel rakiplerini dengeleyebilecek düzeye gelmiştir. İran’ın 2023 yılında Rusya’ya İHA ihracatı yapması ve bu sistemlerin Ukrayna savaşında kullanılması, ülkenin askeri teknoloji ihracatçısı olarak da rol oynamaya başladığını göstermektedir17. Bu durum, Batı’nın İran’ı dışlama çabalarına rağmen, Tahran’ın askeri teknoloji alanında bölgesel değil, küresel bir aktör olma yolunda ilerlediğini ortaya koymaktadır.
Ancak İran’ın ekonomik stratejik özerklik hedefi, askeri alandaki ilerlemelere kıyasla daha kırılgandır. İran, enerji ihracatına dayalı monoekonomik yapıdan kurtulmak, ithalata bağımlılığı azaltmak ve yerli sanayiyi güçlendirmek amacıyla “Direniş Ekonomisi” (Eghtesad- e Moqavemati) modelini geliştirmiştir. Bu modelin amacı, iç kaynaklara dayalı üretimi teşvik ederek yaptırımların etkisini azaltmaktır. Ancak bu yaklaşım; yüksek enflasyon, yerli sanayiin verimsizliği, devlet müdahalesinin yoğunluğu ve yolsuzluk gibi yapısal sorunlarla karşı karşıyadır. İran’ın Çin ve Rusya ile imzaladığı enerji, altyapı ve teknolojiye dönük uzun vadeli anlaşmalar, bu ekonomik özerklik vizyonunun dışa bağımlılığı azaltma stratejisini desteklemeye yöneliktir. Özellikle 2021 yılında Çin ile imzalanan 25 yıllık stratejik ortaklık anlaşması, İran’ın Batı dışı alternatif ittifaklar yoluyla stratejik otonomi sağlamaya çalıştığını göstermektedir18. Ancak bu ilişkiler genellikle asimetrik niteliktedir; Çin ve Rusya’nın İran ile ilişkilerinde kendi çıkarları öncelikli olmakta, İran çoğu zaman daha az tercih hakkına sahip taraf konumuna düşmektedir.
Diplomatik alanda stratejik özerklik, İran’ın Batı merkezli sistemin dışında çok kutuplu dünya düzeninde konumlanma arayışını ifade eder. İran, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), Avrasya Ekonomik Birliği (EAEU) ve BRICS gibi yapılarla entegrasyonunu artırarak, Batı’nın siyasi ve ekonomik hegemonyasından uzaklaşmayı hedeflemektedir. 2023 yılında İran’ın ŞİÖ’ye tam üye olarak kabul edilmesi ve BRICS’e katılım başvurusunun kabul edilmesi bu stratejinin somut yansımalarıdır. Ancak bu çok taraflı yapılarda İran’ın etki gücü sınırlıdır. Gerek Çin’in ekonomik öncelikleri gerekse Rusya’nın jeopolitik hesapları, İran’ı eşit ortak olmaktan çok bölgesel bir taşeron konumuna itme riski taşımaktadır. Bu nedenle, bazı gözlemciler İran’ın stratejik özerklik vizyonunu “koşullu özerklik” olarak nitelendirmekte ve bu vizyonun yalnızca Batı’ya karşı bir tepki söylemi olarak kalabileceğini öne sürmektedir19.
Stratejik özerklik, ideal bir hedef olarak İran dış politikasında merkezî rol oynamaya devam etse de bu hedefin gerçekleştirilmesi; sadece dış baskılara direnişle değil, aynı zamanda iç reformlarla, ekonomik rasyonaliteyle ve esnek diplomatik manevralarla mümkündür. Aksi takdirde bu vizyon, kendi retoriğiyle çelişen dış bağımlılık ilişkileriyle zedelenme riski taşır.
Haziran 2025 İran-İsrail Savaşı: Stratejik Doktrinlerin Dönüm Noktası
2024 Nisan ayında İsrail ile yaşanan 12 günlük savaş, İran’ın hem stratejik sabır hem de stratejik özerklik politikalarını ciddi şekilde test etmiştir. İran doğrudan müdahalede bulunmamakla birlikte, bölgedeki vekil aktörlerinin kayıpları ve İsrail’in teknoloji üstünlüğü dikkat çekmiştir. Bu süreçte İran’ın caydırıcılığı sorgulanmış, askeri kapasitesi kadar, vekil güçlerin etkinliği de tartışma konusu olmuştur.
2025 yılı Haziran ayında meydana gelen ve 13 gün süren İran-İsrail savaşı, İran’ın stratejik sabır ve stratejik özerklik yaklaşımlarının şimdiye kadarki en kapsamlı sınamasına sahne olmuştur. İsrail’in 13 Haziran 2025’te başlattığı ani ve geniş çaplı hava saldırıları; İran’ın nükleer altyapısına, üst düzey askeri liderliğine ve füze sistemlerine ağır darbeler vurmuş; bu saldırılarda Devrim Muhafızları Komutanı Hüseyin Selâmi ile Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Bakıri dahil olmak üzere çok sayıda üst düzey isim hayatını kaybetmiştir. Natanz ve İsfahan’daki nükleer tesislerde meydana gelen hasar, İran’ın askeri caydırıcılık kapasitesine ciddi bir darbe vururken, İran’ın füze ve İHA misillemeleri hem İsrail’in sivil hem de askeri altyapısını hedef almıştır. Savaş sırasında İran’ın vekil aktörleri etkin biçimde sahaya sürülmüş; ancak bu grupların sınırlı başarısı, İsrail’in teknoloji ve istihbarat üstünlüğüyle birleşince, Tahran’ın vekil stratejisinin etkinliği tartışma konusu olmuştur. Öte yandan, İran’ın beklentilerine rağmen Rusya ve Çin gibi müttefiklerinden güçlü diplomatik veya siyasi destek almaması, stratejik özerklik iddiasının ne ölçüde uygulamaya geçirilebilir olduğunu sorgulatmıştır.
Bu süreçte İran’da döviz kurlarının ani artışı, ekonomik istikrarsızlığın derinleşmesi ve kamuoyunda rejimin dış politika tercihlerine yönelik eleştirilerin artması, özellikle “sabır” ve “direniş” temalı iç söylemin sürdürülebilirliğine dair soru işaretlerini çoğaltmıştır. Birçok İranlı, rejimin dış cephede yürüttüğü stratejileri iç sorunlardan kaçış olarak görmeye başlamış; “sabır nereye kadar?” sorusu toplumsal hafızada belirginleşmiştir.
Dolayısıyla Haziran 2025 savaşı, yalnızca iki ülke arasındaki askeri gerilimin tırmanması değil; İran’ın stratejik sabır ve özerklik eksenli dış politika doktrinlerinin hem içerideki toplumsal rızaya hem de dışarıdaki yapısal gerçekliklere karşı ne ölçüde dayanıklı olduğunu gözler önüne seren tarihsel bir kırılma noktası olmuştur.
İran’ın stratejik sabır ve stratejik özerklik doktrinleri, mevcut bölgesel ve küresel güç dengeleri bağlamında anlamlı ve tarihsel olarak anlaşılabilir stratejilerdir. Ancak son gelişmeler, bu stratejilerin hem içeride hem de dışarıda sınandığını göstermektedir. Stratejik sabır, zaman kazanmak ve baskıya direnmek açısından etkili olsa da uzun vadede atalete ve tepkisizliğe yol açabilmektedir. Stratejik özerklik ise önemli bir ideal olmakla birlikte, yapısal ekonomik sorunlar ve dengesiz uluslararası ilişkiler nedeniyle kısmen hayali bir hedefe dönüşmektedir.
2025 YILI HAZIRAN AYINDA MEYDANA GELEN VE 13 GÜN SÜREN İRAN-İSRAIL SAVAŞI, İRAN’IN STRATEJIK SABIR VE STRATEJIK ÖZERKLIK YAKLAŞIMLARININ ŞIMDIYE KADARKI EN KAPSAMLI SINAMASINA SAHNE OLMUŞTUR. İSRAIL'IN 13 HAZIRAN 2025’TE BAŞLATTIĞI ANI VE GENIŞ ÇAPLI HAVA SALDIRILARI; İRAN’IN NÜKLEER ALTYAPISINA, ÜST DÜZEY ASKERI LIDERLIĞINE VE FÜZE SISTEMLERINE AĞIR DARBELER VURMUŞ; BU SALDIRILARDA DEVRIM MUHAFIZLARI KOMUTANI HÜSEYIN SELÂMI ILE GENELKURMAY BAŞKANI TÜMGENERAL MUHAMMED BAKIRI DAHIL OLMAK ÜZERE ÇOK SAYIDA ÜST DÜZEY ISIM HAYATINI KAYBETMIŞTIR.