2 Nisan’da Londra öncülüğünde yaklaşık 40 ülkenin Hürmüz Boğazı’nda geçişin yeniden açılması için bir araya gelmesi ve aynı gün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ticari gemileri korumaya dönük yeni bir karar taslağının oylanma hazırlığına girmesi, İran savaşıyla birlikte deniz hukukunun artık soyut bir uzmanlık başlığı olmaktan çıktığını göstermiştir. Küresel petrol akışının yaklaşık beşte birini taşıyan bir boğazın fiilen kapalı hâle gelmesi, hukuki rejim ile güç siyaseti arasındaki gerilimi gün yüzüne çıkarmıştır.
Üstelik bu kez tartışma klasik askerî caydırıcılık meselesinin ötesine taşmış, serbest geçişin hangi ölçüde korunabileceği, kimin hangi gemiye güvence vereceği ve uluslararası toplumun hukuku hangi araçlarla ayakta tutabileceği sorularını da beraberinde getirmiştir. Bu yönüyle Hürmüz, savaşın yalnız askerî cephesini yansıtan bir alan olmaktan çıkmış ve küresel dolaşımın hukukla ne ölçüde korunabildiğini sınayan bir merkez haline gelmiştir.
Hürmüz’ün hukuki statüsü kâğıt üzerinde oldukça nettir. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin üçüncü kısmı, uluslararası seyrüseferde kullanılan boğazlarda “transit geçiş” hakkını tanımaktadır. Sözleşmenin 38. maddesi gemi ve hava araçlarının bu geçiş hakkından yararlanacağını, 44. maddesi ise boğaza kıyısı olan devletlerin transit geçişi engelleyemeyeceğini ve askıya alamayacağını açık biçimde belirtmektedir. Metin bu kadar açıktır ancak burada sorun hukukun metin olarak net, uygulama olarak kırılgan oluşudur. Hürmüz krizi tam da bu yüzden önem taşımaktadır. Burada tartışılan şey yeni bir norm yazılması değil mevcut normun hangi koşullarda fiilen etkisizleştirilebildiğidir. Hukukun bağlayıcılığı ile siyasetin müdahale kapasitesi arasındaki mesafe açıldıkça, sözleşme hükümlerinin kâğıt üzerindeki ağırlığı ile sahadaki karşılığı arasında daha belirgin bir kopuş ortaya çıkmaktadır.
İran’ın son günlerde sergilediği pratik, bu kırılganlığı daha görünür hale getirmiştir. 2 Nisan’da Manila yönetimi, İran’ın Filipin bayraklı gemiler, enerji sevkiyatı ve Filipinli denizciler için güvenli geçiş güvencesi verdiğini açıkladı. Buna karşılık birkaç gün öncesinde ortaya çıkan bilgiler, İran’ın Çin gemilerine ilişkin güvence açıklamalarına rağmen bazı Çin konteyner gemilerinin boğazdan çıkış denemesini durdurduğunu ve bölgedeki gemi hareketlerinin büyük ölçüde kilitlendiğini ortaya koydu.
Bu iki gelişmeyi birlikte okuduğumuzda, transit geçiş hakkının evrensel ve kesintisiz bir hukuk kategorisi olmaktan uzaklaşıp dostluk derecesine ve siyasi pazarlığa göre daralan bir geçiş rejimine dönüştürüldüğünü görebiliriz. Hukuki metin herkes için aynı şeyi söylese de sahadaki uygulama kimliklere, bayraklara ve diplomatik ağırlığa göre farklı işlemektedir. Böyle bir durum, hukukun eşitlik iddiasını zayıflatmakta ve deniz rejimini giderek daha fazla seçici güvence mantığına yaklaştırmaktadır.
Burada asıl mesele İran’ın ne yaptığı kadar uluslararası sistemin buna nasıl cevap verdiğidir. Bahreyn’in Güvenlik Konseyi’ne taşıdığı karar taslağı, ticari gemileri korumak için “gerekli tüm savunma araçları” benzeri bir yetkilendirme dili kurmaya çalıştı. Ne var ki Çin bu dili açık biçimde reddetti, Rusya itiraz etti, Fransa da daha ihtiyatlı bir çizgi izledi. Böylece hukuk düzenini koruması beklenen kurum daha ilk aşamada kuvvet kullanımı ile meşruiyet arasında sıkışıp kaldı.
Eğer bir boğazın açık tutulması için hukuk yetmiyor, güvenlik içinse ortak irade oluşmuyorsa, ortaya çıkan boşluğu metinler değil güç dengeleri doldurur. Hürmüz’de bugün yaşanan da esasında budur. Güvenlik Konseyi yeni bir hukuk üretmemekte, var olan hukuk düzeninin hangi noktada siyasete teslim olduğunu görünür hale getirmektedir. Bu durum, kolektif güvenlik mekanizmalarının işlevi kadar büyük güçler arasında asgari uzlaşının ne kadar zor üretilebildiğini de ortaya koymaktadır.
Bu nedenle “uluslararası hukuk yeniden yazılıyor” cümlesi teknik anlamda eksik kalmaktadır. Sözleşme maddeleri yerinde durmaktadır. Transit geçiş hakkı metinden silinmiş değildir. Buna rağmen, pratikte oluşan yeni düzen hukukun uygulanma alanını daraltarak normu fiilen seçici hale getirmektedir. Uzun süre tolere edilen seçici uygulamalar zamanla yeni bir beklenti üretir.
Devletler bir boğazdan geçişi evrensel haktan ziyade müzakere edilmesi gereken siyasi izin gibi okumaya başlarsa, hukuk resmen değişmeden de işlevini kaybedebilir. Hürmüz’deki asıl risk buradadır. Metnin değiştirilmesi ihtimali düşük görünmektedir. Fakat hukukun fiilen aşındırılması çok daha gerçek bir tehlikedir. Burada yaşanan aşınma, gelecekte başka deniz alanlarında da benzer yorumların meşrulaşmasına zemin hazırlayabilir. Böylece istisna gibi görünen uygulamalar, zaman içinde fiilî teamül etkisi doğurabilir.
Deniz ticareti açısından bakıldığında, bunun sonucu daha ağırdır. Hürmüz, dünya petrol ve gaz trafiğinin en hayati geçiş noktalarından biri olmaya devam etmektedir. Bu boğazda geçişin askerî tehdit, siyasi sadakat ya da özel güvence mantığına bağlanması, navlun piyasalarından sigorta maliyetlerine, enerji arzından gıda fiyatlarına kadar geniş bir alanda belirsizlik üretir. Son günlerde petrol fiyatlarındaki sert dalgalanma ve birçok ülkenin enerji güvenliği için doğrudan diplomatik temas kurması, deniz hukukunun ekonomik düzenle ne kadar iç içe olduğunu göstermektedir.
Hukuki rejim zayıfladığında ilk etki mahkeme salonlarından çok limanlarda, tanker rotalarında ve tüketici fiyatlarında hissedilir. Bu nedenle Hürmüz’de yaşanan kriz, hukuk metni ile piyasa davranışı arasındaki bağı da son derece görünür kılmıştır. Boğazdaki her daralma, küresel enerji düzeninde yeni bir tedirginlik dalgası üretmekte ve ithalata bağımlı devletlerin ekonomik kırılganlığını daha da artırmaktadır.
Bir başka dikkat çekici nokta ise Hürmüz’de hukukun korunmasının artık büyük ölçüde bölgesel devletlerin ve orta ölçekli diplomatik aktörlerin omzuna yüklenmesidir. Washington’un 2 Nisan’daki çok taraflı toplantıya katılmaması ve sorumluluğu boğaza bağımlı ülkelere bırakması, savaşın askerî kısmında belirleyici olan aktörlerin hukuki ve ticari sonuçlar söz konusu olduğunda geri çekilebildiğini göstermiştir.
Fransa’nın askerî seçeneği riskli bulması da aynı gerçeğe işaret etmektedir. Hukuk kâğıt üzerinde evrenseldir. Onu ayakta tutacak irade ise çoğu zaman çıkar hesabına göre şekillenmektedir. Bu da özellikle ticari deniz yollarında norm ile güç arasındaki ilişkiyi daha kırılgan hale getirmektedir. Başka bir ifadeyle, Hürmüz’de yaşananlar yalnız İran ile Batı arasındaki gerilimi yansıtmamakta, küresel deniz güvenliğinin hangi aktörler tarafından, hangi maliyetlerle ve hangi sınırlar içinde korunacağını da tartışmaya açmaktadır.
Sonuçta Hürmüz krizi, uluslararası hukukun bir gecede yeniden yazıldığına işaret etmemektedir. Daha derin ve daha rahatsız edici bir gelişme yaşanmaktadır. Hukukun metni yerinde dururken, uygulama alanı siyasal sadakat, askerî baskı ve diplomatik pazarlıkla yeniden daraltılmaktadır. Bu gidişat sürerse, gelecekte başka boğazlarda da aynı mantığın devreye girmesi şaşırtıcı olmayacaktır. O durumda sorun yeni bir sözleşme yazılması olmayacaktır. Sorun, mevcut hukukun herkese eşit uygulanması ilkesinin yavaş yavaş aşınması olacaktır. Hürmüz bugün bu sürecin en görünür laboratuvarı haline gelmiştir. Uluslararası hukuk da tam burada gerçek sınavını vermektedir. Bu sınavın sonucu sadece Hürmüz’ün geleceğini değil küresel deniz dolaşımının önümüzdeki yıllarda hangi hukuk anlayışıyla yönetileceğini de etkileyecektir.