ABD, BIR TARAFTAN İRAN’A MASAYI HAVUÇ OLARAK GÖSTERIRKEN ÖBÜR TARAFTA İSRAIL’I SOPA OLARAK GÖSTERMIŞTIR. TRUMP MÜKEMMEL OLARAK NITELENDIRDIĞI SALDIRILARI İSRAIL’IN ABD’NIN VERDIĞI SILAH VE MÜHIMMATLARLA GERÇEKLEŞTIRDIĞINI DE HATIRLATMAKTAN GERI DURMAMIŞTIR. HATTA DAHA SONRA ULUSLARARASI BASIN ABD’NIN GIZLICE İSRAIL’E HELLFIRE FÜZELERINI NAKLEDERKEN ÇEKILEN FOTOĞRAFLARIN YAYINLANMASIYLA ABD’NIN ASLINDA BU SALDIRININ PLANLANMASINDA EN BAŞINDAN BERI YER ALDIĞINI GÖSTERMIŞTIR.
13 Haziran günü İsrail İran’a önleyici müdahale kapsamında olduğunu iddia ettiği bir saldırı düzenledi. Saldırıda İran nükleer tesisleri, devrim muhafızları komuta kademesi ve nükleer alandaki en önde gelen bilim adamları hedef alındı. Devrim muhafızları ordusunun komutanı Selami ile Genelkurmay Başkanı Bagheri İsrail tarafından öldürüldü. Özellikle İsrail’in Tahran’ın göbeğinde bu üst düzey askeri liderlere yönelik operasyonu İran’ın güvenlik ve istihbarat konusunda ne büyük bir zafiyet içerisinde olduğunu ve İsmail Haniyye suikastından bu tarafa aslında pek fazla bir şeyin değişmediğini de göstermiş oldu.
İki ülke bu savaşa aslında 45 yıldan beri hazırlanıyordu. İran, İslam Devriminden bu tarafa İsrail’i temel düşman olarak görüyor ve İsrail’in var olma hakkına sahip olmadığını öne sürerek haritadan silinmesi gerektiğini söylüyordu. İsrail'in de İran’a karşı benzer sertlikte ifadeleri bulunuyordu. Gazze savaşı nedeniyle iki ülke karşı karşıya geldiğinde, karşılıklı füze saldırılarıyla misilleme restleşmesine girmişler ama kontrollü bir şekilde gerilim ABD'nin de girişimi ile düşürülmüştü. Her iki ülke de bu krizden sonra teyakkuz durumuna geçmiş birbirlerini gözetlemeye başlamıştı. İsrail de her fırsatta İran’a saldırıyı gündeme getirmiş; ancak Amerikan yönetimleri bu saldırılara izin vermemişti.
7 Ekim saldırılarının hemen ardından Netanyahu faturayı İran’a kesmiş, Hamas militanlarının İran’da 6 ay eğitim aldıktan sonra Gazze’ye gelip bu saldırıları gerçekleştirdiğini iddia etmiştir. Lakin dönemin ABD Başkanı Biden, ellerinde böyle bir istihbaratın olmadığını gerekçe göstererek İran’ın bu saldırılardan sorumlu tutulmasını engellemiştir. Süreç içerisinde Biden yönetimi döneminde Netanyahu sık sık İran’a saldırıyı gündeme getirmiş fakat Biden buna izin vermemiştir. Bir başka deyişle, ABD, İsrail ile İran arasında durarak İsrail’in İran’a saldırmasını engellemiştir. Netanyahu, bu plandan vazgeçmemiş; tüm siyasi hayatını İran’daki rejimi yok etmeye adamış olan Netanyahu saldırılardan sonra yaptığı açıklamada da görüldüğü üzere bu saldırılar için çok uzun zaman çalıştıklarını söylemiştir.
İsrail saldırılarının başlamasıyla birlikte ABD’nin de pozisyonu en merak edilen konu olmuştur. Zira ABD Başkanı Trump’ın saldırılardan saatler önce İsrail’in İran’a saldırısını onaylamadığını söylemesi, müzakerelere devam edilmesi gerektiğini vurgulamasına rağmen İsrail’in Tahran’ına yönelik saldırılar başlatmış olması dikkatlerden kaçmamıştır. Trump'ın saldırılardan bir gün sonra saldırılardan daha önce haberdar olduklarını, saldırıların mükemmel olduğunu söylemesi, ABD'nin aslında ikili bir siyaset izlediğinin delilidir. ABD, bir taraftan İran’a masayı havuç olarak gösterirken öbür tarafta İsrail’i sopa olarak göstermiştir. Trump mükemmel olarak nitelendirdiği saldırıları İsrail’in ABD’nin verdiği silah ve mühimmatlarla gerçekleştirdiğini de hatırlatmaktan geri durmamıştır. Hatta daha sonra uluslararası basın ABD’nin gizlice İsrail’e Hellfire füzelerini naklederken çekilen fotoğrafların yayınlanmasıyla ABD’nin aslında bu saldırının planlanmasında en başından beri yer aldığını göstermiştir.
Trump saldırının ilk günlerinde İran’ın İsrail’e saldırılarını durdurarak müzakere masasına dönmesini tavsiye etmiş aksi bir durumda İran’ı daha sert saldırıların beklediği konusunda uyarmıştır. Fakat ilerleyen günlerde Trump, artık İran’ın müzakere şansını kaybettiğini ve bundan sonra bir masanın kurulamayacağını ve ABD olarak İran’ın hiçbir şekilde bir nükleer programa sahip olmasını istemediklerini belirtmiştir. Bir başka deyişle İran’ın barışçıl sivil bir nükleer program için yürütmüş olduğu müzakereleri ABD tek taraflı durdurduğu gibi İran’ın barışçıl dahi olsa bile sivil bir nükleer güce sahip olmasına artık izin vermeyeceklerini söylemiştir. Hatırlanacağı üzere saldırılardan önce ABD, İran’ın bir nükleer programa sahip olabilmesi adına bir müzakere yürütüyordu ve bu müzakere sonucunda da bir anlaşmanın imzalanması bekleniyordu. Ama en başından beri İsrail bu müzakerelere karşı çıktı İran’ın hiçbir şekilde nükleer bir programa sahip olmaması gerektiğini sürekli vurguladı. Gelinen noktada İsrail’in ABD’yi ikna ettiği görülmektedir.
İRAN’IN BARIŞÇIL SIVIL BIR NÜKLEER PROGRAM IÇIN YÜRÜTMÜŞ OLDUĞU MÜZAKERELERI ABD TEK TARAFLI DURDURDUĞU GIBI İRAN’IN BARIŞÇIL DAHI OLSA BILE SIVIL BIR NÜKLEER GÜCE SAHIP OLMASINA ARTIK IZIN VERMEYECEKLERINI SÖYLEMIŞTIR. HATIRLANACAĞI ÜZERE SALDIRILARDAN ÖNCE ABD, İRAN’IN BIR NÜKLEER PROGRAMA SAHIP OLABILMESI ADINA BIR MÜZAKERE YÜRÜTÜYORDU VE BU MÜZAKERE SONUCUNDA DA BIR ANLAŞMANIN IMZALANMASI BEKLENIYORDU. AMA EN BAŞINDAN BERI İSRAIL BU MÜZAKERELERE KARŞI ÇIKTI İRAN’IN HIÇBIR ŞEKILDE NÜKLEER BIR PROGRAMA SAHIP OLMAMASI GEREKTIĞINI SÜREKLI VURGULADI. GELINEN NOKTADA İSRAIL’IN ABD’YI IKNA ETTIĞI GÖRÜLMEKTEDIR.
MASA BAŞINDA ÜRETILEN RAPORLAR DEVREDE
Bu arada, yine her zamanki gibi bir rapor ortalıkta dolaşmakta ve 15 gün içinde İran’ın nükleer silah edineceğine dair istihbarat bilgileri paylaşılmaktadır. Bu durum 2003 yılında Irak’ın işgali için gerekçe gösterilen ve daha sonra sahte olduğu bizzat eski İngiltere Başbakanı Tony Blair tarafından itiraf edilen sahte istihbarat raporlarıyla dumanı tüten kitle imha silahlarının var olduğu gerekçesiyle Irak’ın işgal edilmesi ve Saddam Hüseyin’in devrilmesini hatırlatıyor. Bir başka deyişle Saddam Hüseyin ve Irak artık İsrail için bir tehdit oluşturmayacaktır. Bugün de aynı senaryo devrededir.
Yine istihbarat raporlarına göre İran'a saldırılmış, gerekçe olarak da bu istihbarat raporları gösterilmiştir. İsrail, preemptive strike yani önleyici müdahale hakkından yararlanarak İran’a saldırdığını açıklamıştır. Oysa önleyici müdahale stratejisi 11 Eylül sonrası Irak'ın işgalini meşru göstermek adına dönemin ABD Başkanı George Bush tarafından icat edilmiş ve tamamıyla uluslararası hukuka aykırı bir durumdur. Bugün uluslararası hukuk hangi hallerde bir ülkeye askeri müdahalede bulunulacağı konusunda şartları belirlemiştir. Birleşmiş Milletler antlaşmasında bu şartlar barışçıl olan yöntemler ve barışçıl olmayan yöntemler şeklinde tasnif edilmiştir. Dolayısıyla bugünkü uluslararası hukuk önleyici müdahaleyi meşru ve hukuki bir yöntem olarak kabul etmiyor. Buna bağlı olarak aslında İsrail Birleşmiş Milletler antlaşmasının ikinci maddesinin dördüncü fıkrasında yasaklanan kuvvet kullanma yolunu tercih ederek uluslararası hukuku, BM antlaşmasını ihlal etmiş ve saldırı fiilini işleyerek saldırgan taraf olmuştur.
Ancak BM açıklamasında iki tarafın gerilimi yükseltmekten kaçınması konusunda uyarması ve İsrail’i saldırgan taraf olarak kınamaması uluslararası hukuk açısından bir facia olmuştur. Benzer şekilde Batı’nın tavrı da dikkat çekicidir. Avrupa Birliği İsrail’in savunma hakkı vardır şeklinde bir açıklamayla İran’a karşı aslında İsrail’in meşru müdafaa hakkını kullandığı bu nedenle de İsrail’in saldırısının meşru olduğuna işaret eden açıklaması İran'ın aslında uluslararası arenadaki yalnızlığını gösteren bir durumdur. ABD ve Batı’nın açıklamalarına bakıldığında neredeyse bu savaşta İran suçlu olarak ilan edilmiş durumdadır. Saldırıyı düzenleyen İsrail ama suçlanan İran olmuştur. Bu da uluslararası hukukun, adaletin, dünya düzeninin geldiği noktayı göstermesi açısından önemlidir. Güçlü olanlar haklı, zayıf olanlar her zaman haksız ve yok olmaya mahkumdurlar görüşü giderek uluslararası adaleti ve hukuku esareti altında almıştır. Saldırının hemen ardından İran BM Güvenlik Konseyi’ni toplantıya çağırdı. Toplantıdan bir sonuç çıkmadı. Her zamanki gibi Rusya ve Çin, İran’ı siyaseten desteklese de Fransa, İngiltere ve ABD, İsrail’in yanında durdular. Eğer bir kınama kararı çıkarılmaya çalışılsaydı büyük ihtimal ABD’nin vetosuyla bu çıkmayacaktı.
ÇIN VE RUSYA TARIHIN NERESINDE DURUYOR?
Hatırlanacağı üzere Ukrayna savaşı başladığında dönemin ABD Başkanı Biden başta Çin olmak üzere Rusya’ya sempati duyan, o’nun arkasında yer alan ülkelere tarihin doğru tarafında olma konusunda çağrıda bulunmuştu. Bugün bir kez daha tarihin doğru tarafında olma sırası İran özelinde Rusya ve Çin’e geldi. Her iki ülkenin de yakın stratejik ortağı olarak görülen İran’ın İsrail’le yaşadığı bu savaşta Rusya ve Çin tarafından ne kadar destekleneceği hâlen merak konusudur. Saldırının ilk günlerinde Rusya ve Çin saldırıyı kınamakla beraber taraflara itidal çağrısında bulunmuş hatta gerekirse İran’la İsrail arasında arabulucu olabileceklerini de söylemiştir.
Özellikle Rusya’nın Ukrayna ile savaşında yanında yer alan İran tüm Batıyı karşısına alma pahasına Rusya’ya askeri anlamda destek vermiş Şahit sınıfı kamikaze dronları Rusya’ya göndermiş ve tedarik etmeye de devam etmiştir. Daha ileriye giderek Rusya ve İran, Ocak 2025’te Moskova’da kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalamıştır. Bunun yanında Rusya ile İran savunma alanında da işbirliği süreci başlatmıştır. İran'ın hipersonik füze geliştirme sürecinde Rusya’nın katkısı göz ardı edilemez. Ancak İran’ın sözden öte beklediği daha büyük destekler var. İran’ın Rusya’dan beklentisi büyük çünkü İran kendisinin tıpkı Ukrayna Savaşı’nda Rusya’nın yanında durduğu gibi Rusya’nın da İsrail karşısında yanında durmasını istiyor. Rusya, açıkça ABD ile karşı karşıya gelmek istemese de eğer İsrail’e doğrudan destek verir ya da savaşa girerse bunun bölgede vahim sonuçları olacağı konusunda ABD’yi uyardı. Yine Rusya, bunun yanında Ukrayna savaşını bitirmeden ikinci bir cephe açmayı da düşünmüyor.
Çin ise geleneksel dış politikası üzerinden meseleye yaklaşıyor. Çin, kendi toprak bütünlüğüne, egemenliğine milli menfaatlerine yönelik bir tehdit ortaya çıkmadıkça buna karşı bir askeri önlem veya çözüm almayacaktır. Bir başka deyişle Çin diğer ülkelerin meselelerine askeri olarak değil diplomasi zemininde yaklaşmaktadır. Hiçbir ülkeyle askeri angajmana girmemektedir. Bunun tek istisnası BM barışı koruma misyonlarıdır. Çin bu misyonlara doğrudan asker göndermektedir. Çin'in bu geleneksel tutumu İran'a karşı da muhafaza edeceği açıktır. Kaldı ki Ukrayna Savaşı'nda Rusya’ya verdiği destek ortadadır. Çin, Rusya’yı siyasi ve ekonomik olarak desteklerken hiçbir şekilde açıktan askeri bir angajmana girmemiştir. Aksini iddia eden Batı bu noktada sahada herhangi bir delile ulaşamamıştır. Çin, Rusya'ya Ukrayna savaşında vermediği desteği İran’ın İsrail savaşında vermeyecektir. Dahası temelini bölgesel güvenlik ruhunun oluşturduğu Şanghay İşbirliği Örgütü'nden kendi üyesine yönelik saldırıyı kınamaya yönelik herhangi bir kurumsal karar veya açıklama olmaması da dikkat çekicidir. İslam İşbirliği Teşkilatı da saldırılardan ancak 5 gün sonra İsrail’i kınayabilmiştir.
YINE HER ZAMANKI GIBI BIR RAPOR ORTALIKTA DOLAŞMAKTA VE 15 GÜN IÇINDE İRAN’IN NÜKLEER SILAH EDINECEĞINE DAIR ISTIHBARAT BILGILERI PAYLAŞILMAKTADIR. BU DURUM 2003 YILINDA IRAK’IN IŞGALI IÇIN GEREKÇE GÖSTERILEN VE DAHA SONRA SAHTE OLDUĞU BIZZAT ESKI İNGILTERE BAŞBAKANI TONY BLAIR TARAFINDAN ITIRAF EDILEN SAHTE ISTIHBARAT RAPORLARIYLA DUMANI TÜTEN KITLE IMHA SILAHLARININ VAR OLDUĞU GEREKÇESIYLE IRAK’IN IŞGAL EDILMESI VE SADDAM HÜSEYIN’IN DEVRILMESINI HATIRLATIYOR. BIR BAŞKA DEYIŞLE SADDAM HÜSEYIN VE IRAK ARTIK İSRAIL IÇIN BIR TEHDIT OLUŞTURMAYACAKTIR. BUGÜN DE AYNI SENARYO DEVREDEDIR
İRAN’DA REJIM YIKILACAK MI?
Bu soruya İran'ın verdiği yanıt gayet basit: “İmam Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesi onun başlattığı inkılâbı (devrim) sona erdiremediği gibi İsrail’in bu saldırısı da İslam inkılâbını (devrim) sona erdiremeyecektir”. Saldırının ilk günü Netanyahu önleyici müdahale kapsamında İran'ın nükleer tesislerine yönelik bir amaçları olduğunu söylerken, ilerleyen günlerde Netanyahu, İran halkına bir video mesajı yayınlayarak İslami rejime karşı ayaklanmalarını ve özgürlüklerini almaları çağrısında bulundu. Bu mesajdan sonra Netanyahu sık sık amaçlarının rejimi değiştirmek olduğundan bahsetmeye başladı. İsrail'in saldırılarla İran’ı zayıflatarak, yıpratarak özellikle rejimi halkın nezdinde hareketsiz bırakarak, rejimin halk tarafından kolayca yıkılmasını amaçladığı konuşulmaya başlandı.
Tam bu süreçte devrik İran şahının oğlu Rıza Pehlevi de sosyal medyada bir video mesaj yayınlayarak İran halkına ayaklanma çağrısında bulunarak İran’ı geri alacaklarını söyledi. Pehlevi’nin bu açıklamasıyla beraber ortaya çıkan en önemli tartışma konusu rejimin devrildikten sonra yerine nasıl bir rejimin geleceği sorusudur. Rıza Pehlevi, İran’ın yeni şahı olmak istemektedir. O halde İslami rejim sonrası İran’da rejim bir monarşi mi olacak? Batılı anlamda demokratik bir İran mı olacak? Yoksa bir generalin yönettiği askeri bir diktatörlük mü olacak? Maalesef bu soruların cevabı ne ABD’de ne de İsrail’de var. Özellikle, ABD’nin İslami rejim sonrası İran’a yönelik net bir planı yok. Ama İran’ın parçalanmasına yönelik bölünmesine yönelik bir takım planların olduğu biliniyor. Nihayetinde İsrail’in amacı da İran’ı küçültmek, atomize etmek, İsrail’e artık tehdit oluşturmayacak bir yapıya dönüştürmek. Devrik şahın oğlu Rıza Pehlevi’nin Netanyahu ile aile dostu olması, 2023 yılında Kudüs’ü ziyaret edip ağlama duvarının önünde dua etmesi, İsrail'le olan ilişkilerini göstermesi açısından önemlidir.
Tabii en önemli faktör bu süreçte İran halkının ne düşündüğüdür. İran’ın toplumsal yapısını sosyolojisini iyi incelemekte fayda bulunmaktadır. İran halkıyla din adamları arasındaki ilişki tarih boyunca güçlü olmuştur. Özellikle Şii inancının halkın bir nevi tutunum ideolojisi olması Şii din adamlarının halkı etkileyebilme gücüne sahip olmaları, Kum kenti gibi İran’daki ulemanın ya da bir başka deyişle İran’ın dini başkenti olması ve bu gücün toplumda hissedilmesi, İran halkının kolay kolay rejime sırtını dönme ihtimalini düşürmektedir. İran’da yönetime muhalefet vardır. Ancak bu ülkenin çoğunluğunu yansıtmamaktadır. Her şeye rağmen gençlerden ve kadınlardan oluşan muhalefet küçük bir azınlıktır. Halkın çoğunluğu ABD’nin demokrasi getireceğiz diyerek işgal ettiği Afganistan, Irak ve Libya’da neler yaptığını gördü. Benzer bir kaosu kendi ülkelerinde yaşamak istemiyor. İran’a yönelik bu saldırılar halkın ülkelerine sırt dönmesi yerine ülkeleriyle kenetlenmeyi de beraberinde getireceği açıktır.
Farzı mahal İran'da rejim yıkıldı yerine Rıza Pehlevi’nin şah olduğu bir monarşi sistemi kuruldu. Yeni şahın önünde yine güçlü bir Molla sınıfı ve Şii inancı olacak ve bunu temsil eden Kum şehri olacak. İran halkını sekülerleştirmek sanıldığı kadar kolay değil. Şii inancı İran halkının kültürünün içine geçmiş ve İran halkının kimliğinin bir parçasıdır. Kaldı ki 46 yıldan beri rejim halkı sürekli motive etmektedir. Şu asla unutulmalı; İran’da güçlü bir devlet geleneği bulunmaktadır. Rejim her ne kadar farklı olsa da bu devlet geleneği İran’ın temel kodlarını oluşturmaktadır. Bu nedenle eski Sovyet ülkelerinde gerçekleşen renkli devrimlere aldanarak benzer bir gelişmenin İran’da da yaşanabileceğini ummak mevcut tabloyu iyi okuyamama anlamına gelmektedir. İran halkı bugün “her gün Aşura her yer Kerbela” sloganlarıyla İsrail’e karşı yaşadıkları bu çağın modern Kerbela trajedisine karşı Hüseyni bir duruş sergilediklerine inanıyorlar. Motivasyonu güçlü olan bir halkı sindirmek veya mağlup etmek hep zor olmuştur. İran, Avrasya’nın kapısıdır. İran cephesi düşerse Avrasya ABD ve İsrail’e açılır. Bu noktada ise Rusya ve Çin devreye girer. Çünkü artık Avrasya tehdit altındadır! Peki ABD’nin Avrasya’da işbirliği yapmayı düşündüğü müstakbel ortakları kim olacaktır?