Son dönemde küresel güç dengelerinin ve askerî stratejilerin omurgasını teşkil eden siber-fiziksel harp doktrinleri, artık sınır tanımayan, sivil ile askerî alanı muğlaklaştıran son derece girift bir boyuta evrilmiş durumdadır. TUSAŞ Motor Sanayii Genel Müdürü Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit’in, Denizli Pamukkale Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği ufuk açıcı konuşmada dile getirdiği ve savunma sanayimizin devleri ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN ile TUSAŞ’ın ortaklaşa hayata geçirdiği kararla belirginleşen tablo; tam da bu yeni nesil tehdit konseptinin kalbine dokunmaktadır. Savunma tesislerimizin kampüs alanlarına yabancı menşeili elektrikli ve otonom araçların girişinin yasaklanması kararı, basit bir idari tedbir veya sıradan bir prosedür olmanın çok ötesinde, stratejik akıl ve milli güvenlik hassasiyetinin kaçınılmaz bir tezahürüdür.
Bugün dünya, klasik harp stratejilerinin ve konvansiyonel silah sistemlerinin hâkimiyetini yitirdiği, bunun yerine "Görünmez Harp", "Ağ Merkezli İstihbarat" ve "Yapay Zeka Destekli Yıkım" kavramlarının belirleyici olduğu derin bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. TUSAŞ Motor Sanayii’nin ve stratejik ordu-sanayi kompleksimizin öncü kuruluşlarının aldığı bu kararı doğru okuyabilmek için, modern otonom araçların gerçekte neye dönüştüğünü son derece keskin bir stratejik gözle analiz etmek zorundayız.
Geleneksel istihbarat doktrinlerinde bir askeri tesise dair kritik veri toplanması, saha ajanları, uydu görüntüleri veya sinyal istihbaratı (SIGINT) araçlarıyla yürütülürdü. Ancak günümüzün yüksek teknolojiye sahip yabancı elektrikli araçları; LiDAR sensörleri, yüksek çözünürlüklü panoramik kameraları, hassas GPS modülleri ve sürekli bulut sunucularına veri akışı sağlayan entegre yazılımlarıyla adeta tekerlekler üzerinde yürüyen birer istihbarat platformuna dönüşmüştür.
Bir savunma sanayii tesisinin içerisine giren, o tesisin bahçesinde park eden veya kritik binalarının arasında dolaşan yabancı bir elektrikli araç, farkında olunsa da olunmasa da o yerleşkenin 3 boyutlu milimetrik topoğrafyasını, tesis içindeki araç ve personel trafiğini, bina giriş-çıkış noktalarını ve hatta stratejik altyapı detaylarını anlık olarak haritalandırma yeteneğine sahiptir. Üstelik bu verilerin kapalı devre kalmadığı, aracın üretildiği ana merkeze ve o merkezin tabi olduğu yabancı devletlerin istihbarat/güvenlik mimarisine aktarıldığı sır değildir. Akşit’in de altını çizdiği üzere, yerli yazılıma ve kontrol mekanizmasına sahip olmayan bu tür teknolojilerin stratejik tesislerimize sızması, milli güvenliğimiz açısından kabul edilemez bir açık oluşturmaktadır.
Gelişmenin en ürkütücü ve üzerinde ciddiyetle durulması gereken boyutu ise siber-fiziksel sabote yetenekleridir. Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit’in konuşmasında dikkat çektiği yapay zeka savaş simülasyonları son derece çarpıcı bir gerçeği gözler önüne sermektedir: Yapay zeka algoritmaları, ağa bağlı otonom araçları olası bir kriz veya çatışma anında birer "yerde yürüyen güdümlü füze" olarak konumlandırmaktadır.
Yazılımı, şifreleme altyapısı ve uzaktan erişim mimarisi yabancı aktörlerin elinde olan bir aracın, kritik bir anda, örneğin bir savaş veya kriz senaryosunda, uzaktan müdahale ile kontrolden çıkarılarak stratejik bir karargâha, motor üretim tesisine veya mühimmat deposuna yönlendirilmesi kurgusal bir bilimkurgu senaryosu değil, somut bir siber-askerî imkândır. Bu durum, hibrit savaşın geldiği noktayı ve sivil altyapıların nasıl doğrudan kinetik ve siber tehdit unsuruna dönüştürülebileceğini net bir şekilde kanıtlamaktadır.
Türkiye, bilhassa son yirmi yılda savunma sanayisinde yakaladığı muazzam ivmeyle küresel denklemde kritik bir aktör haline gelmiştir. Milli muharip uçağımız KAAN’ın gücünü oluşturacak motor teknolojilerinden, SİHA sistemlerimize, füze teknolojilerinden elektronik harp platformlarımıza kadar uzanan geniş bir yelpazede, "Tam Bağımsızlık" parolası temel düsturumuzdur. Ancak donanımda elde edilen bağımsızlığın, yazılımda ve siber alanda da eksiksiz bir biçimde tahkim edilmesi elzemdir.
ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN ve TUSAŞ’ın yerli ve milli araçlara izin verirken yabancı elektrikli araçlara koyduğu bu ambargo, "Dijital Egemenlik" konseptinin kurumsal düzeydeki en kararlı uygulamasıdır. Kendi yazılımına, kendi şifreleme protokollerine ve kendi veri kontrolüne sahip olduğumuz yerli platformlar (örneğin TOGG ve yerli otonom sistemler), olası bir tehdit durumunda güvenlik mimarisinin anında güncellenebilmesine ve kontrolün elde tutulabilmesine imkân sağlamaktadır. Bu noktada risk yönetimi; tehdidin gerçekleşmesini beklemek değil, tehdit potansiyelini doğduğu yerde bertaraf etmektir.
Dünya genelinde Çin yapımı elektrikli araçların Batılı askerî üslere ve kamu binalarına sokulmaması, veya Amerikan menşeili yazılımların belirli stratejik coğrafyalarda kısıtlanması gibi örnekler incelendiğinde; Türkiye’nin savunma sanayii devleri vasıtasıyla aldığı bu kararın ne kadar proaktif, zamanlaması isabetli ve stratejik derinliğe sahip olduğu açıkça görülecektir.
Sonuç itibarıyla; teknoloji tek başına nötr bir araçtır; onu bir lütuf veya yıkıcı bir silah haline getiren şey, arkasındaki akıl, yazılım ve niyettir. Türkiye’nin milli savunma altyapısını koruma kararlılığı, yalnızca fiziksel sınırların değil, dijital ve frekans sınırlarının tavizsiz bir şekilde muhafaza edilmesini gerektirir. Nihayetinde TUSAŞ ve diğer milli savunma devlerimizin ortaya koyduğu bu duruş, küresel harp tarihinin ve dijital çağın getirdiği gereklilikleri doğru okuyan proaktif bir devlet aklının nişanesidir. Bu akıl korunduğu ve tahkim edildiği sürece, Türkiye'nin milli savunma hamlesi her türlü siber ve fiziksel müdahaleye karşı korunaklı bir kale olarak yükselmeye devam edecektir.