Beklenen Marmara Depremi Bir Kriz Değil, Ulusal Bir Güvenlik Meselesidir

Beklenen Marmara Depremi Bir Kriz Değil, Ulusal Bir Güvenlik Meselesidir

OLASI BIR İSTANBUL DEPREMININ EN TRAJIK BOYUTU, YARATACAĞI BÜYÜK CAN VE MAL KAYIPLARIDIR. TÜRKIYE’NIN EN KALABALIK ŞEHRI OLAN İSTANBUL, 15,6 – 16 MILYONLUK NÜFUSU ILE AYNI ZAMANDA EN YÜKSEK DEPREM RISKINI TAŞIYAN KENTTIR. ŞEHIRDEKI 1.165.500 BINANIN YAKLAŞIK %70’I, YANI 2000 YILINDAN ÖNCE INŞA EDILEN YAPILAR, DEPREME KARŞI SAVUNMASIZ DURUMDADIR. DAHASI, BINA STOKUNUN %23’Ü 1980 VE ÖNCESINDE YAPILMIŞTIR. BU VERILER, RISKIN NE KADAR DERIN VE YIKICI OLABILECEĞINI AÇIKÇA GÖSTERMEKTEDIR.

BEKLENEN TEHDIDIN GÖLGESINDE ULUSAL BIR SINAV

Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla dünyanın en aktif deprem kuşaklarından biri üzerinde yer almaktadır. Bu sismik gerçeklik, ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 70'inin birinci ve ikinci derece deprem riski taşıyan bölgelerde yaşamasıyla birleştiğinde, depremin yalnızca coğrafi bir risk değil, aynı zamanda ciddi bir kalkınma ve güvenlik tehdidi olduğunu gözler önüne sermektedir. 1990 yılından bu yana 5 ve üzeri büyüklükte yaşanan 41 deprem, yaklaşık 20.000 can kaybına, 4.5 milyon kişinin etkilenmesine ve doğrudan maddi hasarın 45 milyar ABD dolarını aşmasına neden olmuştur. Bu istatistikler, Türkiye'nin son 30 yılda yaşadığı afet gerçeğinin boyutunu ortaya koymaktadır.

Bu tehdidin boyutu, yakın tarihte yaşanan dramatik bir olayla ulusal bir beka meselesi seviyesine yükselmiştir. 6 Şubat 2023'te meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremler, ülkenin yakın tarihindeki en büyük doğal afetlerden biri olarak kayıtlara geçmiştir. Resmi verilere göre, bu afetler 53.537 kişinin hayatına mal olmuş, 107.204 kişi yaralanmış, 1.9 milyon konut hasar görmüş veya yıkılmış ve 3.3 milyon kişi yerinden edilmiştir. OECD verilerine göre, depremin yol açtığı toplam ekonomik kayıp 104.8 milyar ABD doları olarak hesaplanmıştır. Bu rakam, o dönemin Gayrisafi Yurtiçi Hasılası'nın (GSYH) yaklaşık yüzde 9-11'ine karşılık gelmekte ve 1999 Marmara depreminin yarattığı hasarın neredeyse 6 katına denk gelmektedir.

Bu tecrübe, beklenen Marmara depreminin sadece yerel bir afet değil, tüm ülkeyi derinden etkileyecek ve ulusal güvenliği doğrudan tehdit edecek çok katmanlı bir beka problemi olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle, sorunun çözümünü afet sonrası müdahaleye odaklanan "kriz yönetiminde" aramak yerine, afetin yıkıcı etkilerini en aza indirmeyi hedefleyen proaktif bir "risk yönetimi" paradigmasına geçişte bulmak elzemdir. Kriz yönetimi, var olan hasarı onarmaya çalışırken, risk yönetimi o hasarın oluşmasını engellemeyi hedefler. Geleceği güvence altına almak, yıkımı beklemek değil, bugünden başlayarak riski yönetmektir.

BÖLÜM I: BEKA PROBLEMININ ANATOMISI: DEPREMIN ULUSAL GÜVENLIĞE ETKILERI

İnsan Kaynaklı Afet ve Toplumsal Yıkım: İstanbul Depremi Senaryosu: Olası bir İstanbul depreminin en trajik boyutu, yaratacağı büyük can ve mal kayıplarıdır. Türkiye’nin en kalabalık şehri olan İstanbul, 15,6 – 16 milyonluk nüfusu ile aynı zamanda en yüksek deprem riskini taşıyan kenttir. Şehirdeki 1.165.500 binanın yaklaşık %70’i, yani 2000 yılından önce inşa edilen yapılar, depreme karşı savunmasız durumdadır. Dahası, bina stokunun %23’ü 1980 ve öncesinde yapılmıştır. Bu veriler, riskin ne kadar derin ve yıkıcı olabileceğini açıkça göstermektedir. Yapılan senaryo çalışmalarına göre, İstanbul’da Mw 6,5 – 7,5 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmesi halinde 10.000 – 50.000 arasında can kaybı yaşanabileceği, 100.000’den fazla kişinin yaralanabileceği öngörülmektedir. Ortalama tahminler ise en az 14.000 can kaybı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu tablo, afetin sadece fiziksel bir yıkım değil, aynı zamanda toplumda derin bir sosyolojik ve psikolojik travmaya yol açacağını ortaya koymaktadır.

AFAD’ın (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) İstanbul için en son geliştirdiği deprem senaryosu, 2025 yılı itibarıyla İstanbul İl Afet Risk Azaltma Planı (İRAP) kapsamında yer almakta olup, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile koordineli şekilde hazırlanmıştır. Bu çalışma, 2019 yılında yayımlanan “İstanbul Olası Deprem Kayıp Tahminleri” projesinin güncellenmiş versiyonuna dayanmaktadır. Ancak, gerçek bir depremde kayıpların istatistiksel model belirsizlikleri nedeniyle daha yüksek veya düşük olabileceği unutulmamalıdır. Özellikle 194.000 binanın orta ve ağır hasar göreceği bu senaryo, yaklaşık 640.000 haneyi acil barınma ihtiyacı ile karşı karşıya bırakmaktadır. (Her binanın başına üç vardiya çalışacak 30 kişilik ekip koyarsak 194 bina yaklaşık 20 milyon arama kurtarmacı gibi acil durum personeline ihtiyaç olduğunu da gösterir!) Bu da milyonlarca insana gerektiği anında ulaşılamaması ve yerinden edilmesi anlamına gelmektedir.

Geleneksel arama-kurtarma ve afet sonrası yardım operasyonlarının böylesine devasa bir ölçekte uygulanabilirliği neredeyse imkânsız hale gelmektedir. Yani bu risk, tolere edilebilir ve asla kriz yönetimi ile yönetilebilir değildir. Kontrolsüz kentsel gelişim, parklar ve boş alanların büyük oranda yüksek binalara ve alışveriş merkezlerine dönüşmesine yol açmıştır. Böylece, toplanma ve tahliye alanlarının daralması, kriz anında barınma sorununu katmerleştirecektir. Sonuç olarak milyonlarca kişinin barınma, sağlık, gıda ve güvenlik ihtiyacının karşılanamaması, sağlık krizleri, sosyal huzursuzluk ve güvenlik sorunları gibi ikincil krizlere zemin hazırlayacaktır. Bu da afetin yalnızca fiziksel yıkımla sınırlı kalmayıp, toplumsal düzeni çökertebileceğini ve ulusal güvenlik tehdidine dönüşeceğini göstermektedir. Bu tablo, İstanbul’u da etkileyecek olası bir Marmara depreminin yalnızca bir “afet yönetimi ya da kriz yönetimi meselesi” olmadığını, aynı zamanda doğrudan Türkiye’nin ulusal güvenlik ve beka sorunu haline geldiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Ekonomik Çekirdek Vurulduğunda: Ulusal Ekonomideki Domino Etkisi: İstanbul, Türkiye ekonomisinin can damarıdır; ülkenin GSYH'sinin yaklaşık yüzde 33'ünü tek başına üretmekte ve sanayi, finans, ticaret ve lojistik merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır. Bu nedenle şehirde yaşanacak bir afet sadece bölgesel değil, ulusal ve hatta küresel ölçekte bir ekonomik krize dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Olası bir depremde binalarda meydana gelebilecek yapısal, yapısal olmayan ve içerik hasarlarının 17 milyar ile 60 milyar ABD doları arasında ekonomik kayıplara yol açabileceği tahmin edilmektedir. Ancak bu doğrudan maliyet, afetin ekonomik etkisinin sadece başlangıcıdır.

ARAŞTIRMALARA GÖRE, OLASI BIR MARMARA DEPREMININ TOPLAM MALIYETI 300 MILYAR ABD DOLARINA KADAR ÇIKABILIR. BU RAKAM, GSYH'NIN YAKLAŞIK YÜZDE 30'UNA DENK GELMEKTEDIR. BU BÜYÜK FARKIN NEDENI, DOĞRUDAN HASARLARIN ÖTESINDEKI ZINCIRLEME ETKILERDIR. DEPREM, İSTANBUL GIBI BIR FINANS VE SANAYI MERKEZINI FELÇ ETTIĞINDE, ULUSAL ÜRETIM DURUR, FINANS SEKTÖRÜ ÇÖKÜŞ RISKIYLE KARŞI KARŞIYA KALIR VE TEDARIK ZINCIRLERI TAMAMEN KOPAR. 6 ŞUBAT 2023 DEPREMLERINDE, AFET BÖLGESININ IHRACATTAKI PAYININ YÜZDE 9'DAN YÜZDE 6'YA GERILEMESI, BU TÜR BIR DOMINO ETKISININ SOMUT BIR ÖRNEĞIDIR. BU BOYUTTA BIR SISTEMIK ÇÖKÜŞ, ÜLKENIN EKONOMIK BAĞIMSIZLIĞINI VE ISTIKRARINI CIDDI ŞEKILDE TEHDIT EDEREK, EKONOMIK GÜVENLIĞI DOĞRUDAN BIR BEKA PROBLEMI HALINE GETIRECEKTIR.

Altyapı Felci: Bir Ülkenin Çöküşü: Büyük ölçekli bir afet, yalnızca binalara değil, aynı zamanda bir ülkenin işleyişini sağlayan kritik altyapıya da ağır hasar verir. Ulaşım, enerji, su ve özellikle de iletişim sistemleri, kriz anında etkin bir müdahale için hayati önem taşır. 6 Şubat depremlerinde yaşanan mobil şebeke kesintileri, altyapı zafiyetinin bir beka problemi haline gelebileceğini göstermiştir. Bu kesintilerin temel nedeni, altyapı sistemlerinin birbirine bağımlılığıdır. Baz istasyonları enerji kesintileriyle devre dışı kalırken, yoğun telefon trafiği de mevcut şebeke kapasitesini aşarak iletişimi felç etmiştir.

Bu durum, arama-kurtarma ve acil müdahale çalışmalarını ciddi şekilde yavaşlatarak can kayıplarının artmasına doğrudan katkıda bulunmuştur. Bu zincirleme afet senaryosu, dayanıklı bir ulusun, kritik sistemleri arasında yedekli ve birbirini destekleyen bir yapı kurması gerektiğini göstermektedir. Bu tehdidin farkında olan kamu ve özel kurumlar, çözüm odaklı adımlar atmaktadır. AFAD'ın geliştirdiği Kesintisiz ve Güvenli Haberleşme Sistemi (KGHS) ve özel sektörden Ayedaş gibi şirketlerin kurduğu mobil ve alternatif iletişim altyapıları, bu sistemsel bağımlılık zafiyetine karşı geliştirilen proaktif çözümlerdir.

BÖLÜM II: PARADIGMA DEĞIŞIMI: KRIZ YÖNETIMINDEN RISK YÖNETIMINE

 

Shutterstock
Keşfet

Kriz Yönetiminin Sınırlılıkları: Türkiye'nin afet yönetimi anlayışı, 1999 Marmara Depremi sonrası köklü bir dönüşüm geçirmiş olsa da bu afet geleneksel, reaktif "kriz yönetimi" modelinin ne kadar yetersiz kaldığını dramatik bir şekilde ortaya koymuştur. O dönemde yaşanan temel sorunlar arasında, yetersiz denetim mekanizmaları, profesyonel arama-kurtarma ekiplerinin yokluğu ve konut sigortası sisteminin bulunmaması gibi yapısal eksiklikler yer alıyordu. Bu yaklaşım, afet gerçekleştikten sonra kurtarma ve yardım faaliyetlerine odaklanarak, hasarın önlenmesi konusunda sınırlı bir etkiye sahipti. Beklenen İstanbul depreminin boyutu, milyonlarca yerinden edilmiş insan ve çökmüş altyapı senaryosunu beraberinde getireceğinden, reaktif bir modelin bu ölçekteki bir afeti değil felaketi yönetmesi mümkün değildir. Deprem sonrası topyekûn bir yeniden inşa süreci, on yıllar sürecek ulusal bir yük ve maliyet yaratacak, bu da bir ülkenin tüm kaynaklarını tüketme riski taşıyacaktır.

 

Proaktif Yaklaşım: Geleceği İnşa Etmek ve Toplumsal Direnç: Deprem tehdidi karşısında tek kalıcı çözüm, afetler gerçekleşmeden önce hazırlıklı olmaya odaklanan proaktif bir "risk yönetimi" felsefesini benimsemektir. Bu sistematik süreç, tehlikeleri önceden tanımlama, riskleri değerlendirme ve önleyici tedbirleri uygulamaya koyma üzerine kuruludur. Risk yönetimi, kriz yönetiminin maliyetini düşürmekte, böylece afetler sırasında toplumun direnci ve başa çıkma kapasitesini artırmaktadır. Bu paradigma, sadece devlet kurumlarının değil, özel sektörün, sivil toplumun ve her bir bireyin sorumluluğunu içeren bütüncül bir yaklaşım gerektirir.

BÖLÜM III: PROAKTIF YAKLAŞIMIN TEMEL DIREKLERI: İSTANBUL'DAN ÖRNEKLER

Proaktif risk yönetimi, teorik bir kavram olmaktan öte, somut projelerle hayata geçirilmektedir. Türkiye, özellikle İstanbul için bu alanda önemli adımlar atmıştır. Afete hazırlığı üzerine oturtmamız gereken 4 direk aşağıdaki gibidir:

DIREK 1: YAPISAL GÜÇLENDIRME VE KENTSEL DÖNÜŞÜM İstanbul'un en büyük yapısal riski, güvensiz bina stokudur. Bu riski azaltmak için en kapsamlı projelerden biri, İstanbul Sismik Riskinin Azaltılması ve Acil Durum Hazırlık Kapasitesinin Arttırılması Projesi (İSMEP)'dir. Dünya Bankası finansmanıyla yürütülen bu proje kapsamında 1.643 kamu binası güçlendirilmiş, 968 okul ve 107 sağlık tesisi depreme dayanıklı hale getirilmiştir. Bu çalışmalar, proaktif bir politikanın benimsendiğinin bir göstergesidir. Aynı zamanda, 2023 depremleri sonrası hızlanan "Yarısı Bizden" kampanyası ile 200.000 konutun dönüştürülmesi hedeflenmiştir. Bu çabalar önemli olsa da 1.5 milyondan fazla riskli binanın dönüştürülmesi gerektiği düşünüldüğünde, mevcut çözümün ölçeği ile problemin boyutu arasında kritik bir boşluk olduğu açıktır. Bu durum, bu programların acilen hızlanması ve ölçeklendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

DIREK 2: FINANSAL DIRENÇ VE ULUSLARARASI İŞ BIRLIĞI Deprem riskini yönetmek için finansal araçlar kritik öneme sahiptir. Türkiye'de Zorunlu Deprem Sigortası (DASK), bu konuda atılmış önemli bir adımdır. DASK'ın, olası bir depremde hasar ödeme gücünün büyük bir kısmını yurt dışındaki reasürans şirketlerinden sağlaması, finansal riskin uluslararası sisteme dağıtıldığını göstermektedir. Bu, riskin boyutunun ulusal ekonominin tek başına taşıyabileceği seviyeyi aştığını ve konunun uluslararası finansal ve stratejik bir önem taşıdığını kanıtlamaktadır. Bu işbirliğine paralel olarak, Dünya Bankası 2025 yılında İstanbul'un afet direncini artırmak için 650 milyon dolarlık yeni bir kredi onaylamıştır. Bu projenin, acil durum hazırlığı, kamu binalarının güçlendirilmesi ve toplum direncini artırma gibi dört ana alana odaklanması, uluslararası aktörlerin de Türkiye'nin risk yönetimi çabalarını desteklediğini göstermektedir.1

DIREK 3: TOPLUMSAL DIRENÇ VE BILINÇLENME:

DAYANIKLI BIR TOPLUM YARATMANIN EN ÖNEMLI UNSURLARINDAN BIRI, TOPLUMSAL BILINCIN ARTIRILMASIDIR. AFAD'IN YÜRÜTTÜĞÜ EĞITIM PROGRAMLARI VE 6 ŞUBAT DEPREMLERININ ARDINDAN AFAD GÖNÜLLÜLÜK SISTEMI'NE YAPILAN 1.5 MILYONUN ÜZERINDEKI BAŞVURU, TOPLUMUN AFETLERE KARŞI ARTAN FARKINDALIĞINI VE SORUMLULUK ÜSTLENME ISTEĞINI YANSITMAKTADIR. ANCAK, BIR ARAŞTIRMA VERISI BU ALANDAKI KRITIK BIR ZAFIYETI ORTAYA KOYMAKTADIR: ÖĞRENCILERIN YÜZDE 74'ÜNÜN DAHA ÖNCE HERHANGI BIR AFET BILINCI EĞITIMI ALMADIĞI VE BU ÖĞRENCILERIN BILGI SEVIYELERININ ISTATISTIKSEL OLARAK DAHA DÜŞÜK OLDUĞU TESPIT EDILMIŞTIR. BU DURUM, MEVCUT YAKLAŞIMIN GÖNÜLLÜ VE MOTIVASYONU YÜKSEK BIR KITLEYE ULAŞIRKEN, GENEL NÜFUSUN BÜYÜK BIR BÖLÜMÜNE ULAŞMADA YETERSIZ KALDIĞINI GÖSTERMEKTEDIR.

Gerçek bir toplumsal direnç için, bireysel inisiyatiften öte, afet bilinci eğitimlerinin sistemik ve yaygın bir şekilde zorunlu hale getirilmesi gerekmektedir.

DIREK 4: ÇOKLU TEHDITLER VE BÜTÜNLEŞIK YAKLAŞIM Modern afet yönetimi, tek bir tehlikeye odaklanmaktan uzaklaşarak çoklu tehlike yaklaşımını benimsemek zorundadır. İstanbul için beklenen deprem tehdidi, iklim değişikliğinin artırdığı sel, heyelan ve şiddetli hava olayları gibi hidrometeorolojik afetlerle birleştiğinde, çok daha karmaşık risk senaryoları ortaya çıkmaktadır. Olası bir deprem sonrasında hasar görmüş altyapı üzerine gelecek bir sel afeti, müdahaleyi daha da zorlaştırabilir ve ikincil afetlere yol açabilir. Bu durum, bütünleşik bir afet risk azaltma planının sadece bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu göstermektedir. Bu doğrultuda, İstanbul İl Afet Risk Azaltma Planı (İRAP) gibi hazırlanan çok paydaşlı planlar, proaktif ve bütünleşik yaklaşımın somut bir örneğidir.

SONUÇ: ZAMANA KARŞI YARIŞ VE STRATEJIK ÖNCELIKLER

Marmara'da beklenen büyük deprem, bir krizin çok ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin bekasını doğrudan etkileyen bir ulusal güvenlik meselesidir. Bu tehdidin kaynağı, sadece tektonik hareketler değil, aynı zamanda kentleşme politikaları, altyapı zafiyetleri ve yetersiz toplumsal hazırlıktır. Türkiye, 6 Şubat depremleriyle reaktif kriz yönetiminin yetersiz kaldığı bir afetle karşılaşmıştır. Gelecek, bu acı tecrübeden gerekli dersleri çıkararak, yıkımı bekleyen bir kriz yönetimi anlayışından vazgeçip, geleceği inşa eden proaktif bir risk yönetimi paradigmasını benimsemeyi zorunlu kılmaktadır.

Bu beka probleminin tek kalıcı çözümü, ulusal bir seferberlik anlayışıyla, yapısal, finansal ve toplumsal direnci bir arada güçlendiren bütünleşik bir strateji geliştirmektir. Bu, riskli yapı stokunun hızla dönüştürülmesi, kritik altyapının güçlendirilmesi, finansal risklerin küresel ölçekte yönetilmesi ve her bireyi kapsayan yaygın bir afet bilinci eğitiminin sağlanmasını içerir. Atılan adımlar, doğru yolda olduğumuzu gösterse de mevcut riskin büyüklüğü karşısında bu çabaların hız ve ölçek olarak katlanması gerekmektedir. Türkiye'nin geleceğini, ekonomik bağımsızlığını ve sosyal istikrarını güvence altına almanın yolu, yıkımı beklemek değil, riski yönetmekten geçmektedir. Bu stratejik adım, sadece fiziksel yapıyı değil, aynı zamanda toplumun psikolojik ve ekonomik direncini de güçlendirerek, ülkemizi geleceğin belirsizliklerine karşı daha hazırlıklı hale getirecektir. Zaman aleyhimize işlemektedir.