AB, SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEMDE TANIMLANAN KIMLIĞINI KORUMAKTA ZORLANIYOR. DOLAYISIYLA DIŞ DÜNYADA MEYDANA GELEN GELIŞMELER; JEOPOLITIK, JEOEKONOMIK, JEOSTRATEJIK OLARAK AB’YI ZORLUYOR. BU ZORLAMA, MUHTEMELEN AB’YI RADIKALLEŞTIREREK DAHA DERIN, IÇE DÖNÜK VE KAPALI BIR ENTEGRASYONA YÖNELTECEKTIR. BELKI DE ÜYE ÜLKELERIN ULUSAL EGEMENLIK TALEPLERINE TESLIM OLARAK, YENI BIR PARADIGMA GELIŞTIRECEKTIR.
“Barış, refah ve bütünleşme projesi” olarak ortaya çıkan Avrupa Birliği (AB), 1957 Roma Antlaşması’ndan bu yana geçen 68 yılda, ekonomik entegrasyonu ve parasal birliği sağlasa da siyasi birlik, tek anayasa ve savunma politikaları konusunda güdük kalmaya devam ediyor. Üstelik AB, mevcut konumuyla da uluslararası barışa katkı sunmada zayıf ve hatta apolitik geri kalmışlığa mahkum gibi görünüyor.
Bir zamanlar modern siyasi tarihin en iddialı uluslarüstü (Suprarasyonal) projesi olarak görülen AB, derin bir varoluşsal ikilemle karşı karşıyadır. Brexit, artan milliyetçilik, şovenizm, göç ve mülteci karşıtlığı, demokratik hakların giderek gerilemesi, jeopolitik istikrarsızlık, NATO’suz savunma doktrini çabası ve küresel güç rekabeti gibi krizler AB’yi önemli bir paradoksla karşı karşıya bırakmaktadır:
AB geleceğini, uluslarüstü, Birleşik Avrupa Devleti’nde mi arayacak; yoksa “değer odaklı kimliğini” derinleştirmeye mi çabalayacak; ya da ulusal çıkarlar ve jeopolitik gerçekçiliğe dayalı yeni bir stratejik meydan okuma paradigmasına mı yönelecek?
AB’NIN SUPRARASYONALIST KIMLIK MODELI
AB, uluslarüstü (Suprarasyonalist) kimliğini, 1957’de Roma Antlaşması ile oluşturmaya başlamış, kurucu 6’lar AB’si, birinci genişleme (1972), ikinci genişleme (1985) ile devam etmiş, 1992 Maastricht Antlaşması ile biçimlenmiştir. Maastricht Antlaşması sonrasında devam eden genişleme ile bugün AB 28 üyeli bir “Birlik” haline gelmiştir. AB’nin suprarasyonalist kimliği, dört temel üzerine kuruludur.
. AB hukukunun yasal üstünlüğü; üye ülkelerin ulus devlet yetkilerinin bir kısmını devretmesi, . Komisyon, Parlamento ve Adalet Divanı gibi uluslarüstü çalışan bağımsız kurumların var olması, . Ekonomik entegrasyonun ve parasal birliğin tamamlanmasıyla genişleme süreci ve AB Yayılma mantığı, . Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi değerleri yansıtan ve henüz kabul edilmemiş olsa bile AB anayasasını da içine alan normatif kimlik.
Bu model 1990 ile 2010 yılları arasında başarılı olmuş ve AB, küresel ölçekte önemli bir düzenleyici rolü üstlenmiş ve normatif etki yaratmıştır.
AB’DE NORMATIF GÜCÜN ZAYIFLAMASI
Roma Antlaşması, Maastricht Antlaşması, Kopenhag (1993), Lüksemburg (1997), Helsinki (1999), Leaken (2001) Zirveleri ile oluşan AB “normatif gücü”, 2010’dan sonra zayıflamaya başlamıştır. AB'nin ontolojisini oluşturan ulus devletlerde, genişlemenin yarattığı siyasi ve ekonomik yük, AB’yi aşırı baskılamıştır. İşte AB’yi zayıflatan dört faktör:
. Göç, hukukun üstünlüğü ve ekonomik yönetişim konusunda iç bölünmeler, . Avrupa şüpheciliğinin yükselişi, . Rusya'nın saldırganlığı ve ABD'nin öngörülemezliği gibi dış şoklar, . Küresel krizlerde kararlı bir liderlik sergileyememe,
AB’DE MEYDAN OKUMA PARADIGMASI
AB’de ulus devletler, yetkilerin sınırlandırılmasına ilişkin “AB Otoritesi”ne başkaldırmaktadır.
. Avusturya, İtalya, Macaristan ve Polonya, daha çok ulus egemenliği ve korumacı politikalar talep etmektedir. . Fransa ve Almanya stratejik özerklik ve güvenlik kapasitesini artırma çabasındadır. . Doğu Avrupa ülkeleri, NATO şemsiyesi altında güvenlik bütünleşmesinden yanadır. . ABD-Çin rekabeti ve Rusya tehdidi, ulus devletlerle, yüksek otorite olan AB karar alma mekanizmalarını karşı karşıya getirmektedir ve ulus devletler yönetimsel restorasyon (yenileme) istemektedir.
Fransa’nın Avrupa Siyasi Topluluğu’na öncülük etmesi, Almanya’nın silahlanmaya yüksek miktarda para ayırması ve elbette enerji güvenliği ve riski, AB’yi yeni bir ikilemde bırakmaktadır. Her ne kadar Avrupa Komisyonu, “jeopolitik bir Avrupa” inşa etme arzusunu açıklamış olsa da bugün bu hedefe ulaşmada zorlanacağı aşikardır.
AB GÜVENLIK ŞEMSIYESI VE NATO PARADIGMASI
Yoğun rekabetin yaşandığı bir dönemde, birbiriyle örtüşen gibi görünen, ancak sürekli çatışma halinde olan “Avrupa Güvenlik Şemsiyesi” tartışması vardır. Bir yanda AB üyeleri odaklı bağımsız Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikası (AGSP) diğer yanda Atlantik (ABD) bağımlı NATO. AB, bu iki güvenlik modeli arasında preslenmiş durumdadır.
2022 yılında Rusya'nın Ukrayna'yı işgaliyle birlikte, Avrupa'nın güvenlik mimarisi hakkındaki tartışmalar hız kazandı. Bu tartışmalarda iki kavram öne çıktı:
AB'nin “güvenlik şemsiyesi” fikri: Bu modelde amaç, AB'nin çıkarlarını ve vatandaşlarını koruyabilecek daha özerk ve yetkin bir Avrupa savunmasıdır. Avrupa Ordusu’nun kurulması, Almanya’nın yeniden silahlanması, Fransa-Almanya etkin bir “AB Ortak Savunma Politikası” oluşturulmasıdır. Kısacası ABD olmadan yeni bir savunma paktı paradigması öne çıkmaktadır.
NATO'nun kalıcılığı ve tartışmaların sona ermesi: NATO’nun koruyucu çatısı elbette 5. Maddesidir. 5. Maddeye dayalı, birlikte çalışabilirlik ve yük paylaşımına dayanan transatlantik kolektif savunma modelinin devam etmesi ve AB’den özerk bir savunma politikası arayışından vazgeçerek, NATO’nun himayesinde kalmasıdır. Kısacası Transatlantiksiz (ABD’siz) bir savunma düşünülemezinin AB’ce kabul edilmesidir.
Avrupa'nın mevcut ikili çerçevesi tesadüf değildir. İkinci dünya Savaşı sonrası oluşan Sovyet (Rus) hegomanyasına karşın AB, siyasi, ekonomik ve askeri istikrarı sağlamak için, savunma ve caydırıcılık amacıyla kurulan NATO’nun bir parçası olmuştur. Soğuk Savaş sonrası, Varşova Paktı dağılmış, buna karşın, NATO varlığını koruyarak, konseptini değiştirmiştir. Bu değişimlerden biri de Berlin Plus düzenlemeleri kapsamında, AB'nin NATO varlıklarını AB liderliğindeki operasyonlar için kullanmasına izin vermesidir. Bu izin, 1999 Washington Zirvesi’nde alınmıştır.
AB, ULUSLARÜSTÜ (SUPRARASYONALIST) KIMLIĞINI, 1957’DE ROMA ANTLAŞMASI ILE OLUŞTURMAYA BAŞLAMIŞ, KURUCU 6’LAR AB’SI, BIRINCI GENIŞLEME (1972), IKINCI GENIŞLEME (1985) ILE DEVAM ETMIŞ, 1992 MAASTRICHT ANTLAŞMASI ILE BIÇIMLENMIŞTIR. MAASTRICHT ANTLAŞMASI SONRASINDA DEVAM EDEN GENIŞLEME ILE BUGÜN AB 28 ÜYELI BIR “BIRLIK” HALINE GELMIŞTIR. AB’NIN SUPRARASYONALIST KIMLIĞI, DÖRT TEMEL ÜZERINE KURULUDUR.
SONUÇ
AB, sui generis (emsalsiz) bir yapı olarak uluslararası sistemde sıra dışı bir konum edinmiştir. Avrupa Birliği, 21. yüzyılın değişen küresel düzeninde bir “var olma paradoksu”yla karşı karşıyadır: AB’nin geleceği, “meydan okuma” ile “uluslarüstücülük” arasında dengeyi kurabilme kapasitesine bağlıdır. AB’nin ihtiyaç duyduğu şey: paradoksal paradigmadır. Buna “suprarasyonal realizm” de diyebiliriz. Bu kavramın içini doldurursak eğer:
. Değer odaklı entegrasyonu derinleştirmek, . Jeopolitik gerçeklere uyum sağlamak, . Savunma politiğinde güçlü hareket kabiliyeti yakalamak, . Çeşitliliği entegre edecek kadar esnek olmak, . Dayanışmayı sürdürecek kadar uyumlu, . Normatif kimliğini koruyacak kadar ilkeli olmalıdır.
AB, tarihi bir dönemeçtedir. Dijital çağın ve yeşil mutabakatın gölgesinde, esnek, çok katmanlı bir AB mekanizması; AB’yi bir yandan Roma Antlaşması kodlarına geri döndürebilir. Diğer yandan da meydan okumaları fren-balans ile dengeleyebilir. AB’nin varoluş paradoksu, iki zıt mantığın uzlaşına bağlıdır. Ortaya çıkan yeni küresel sistem, AB’yi içine çekerken, AB ulus devletleri de bu sistemde ulus gücünü kaybetmek istememektedir. AB, tekdüzeliğe meydan okuyarak, harmanlanmış suprarasyonal realizme odaklanmalıdır.