Başlangıcından Günümüze Türk–Amerikan İlişkilerinin Kısa Tarihi

Başlangıcından Günümüze Türk–Amerikan İlişkilerinin Kısa Tarihi

TÜRK–AMERIKAN İLIŞKILERI BAŞLANGIÇTA ÇOK FARKLI DINAMIKLERLE ŞEKILLENMIŞTI.
OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMINDE BAŞLAYAN BU ILIŞKININ KÖKENLERI 1830’LARA
KADAR DAYANIR. İKILI TICARET VE AMERIKAN MISYONERLIK FAALIYETLERININ ÖNE ÇIKTIĞI
BU DÖNEMDE OSMANLI’DAN TÜTÜN, HALI, KURU MEYVE GIBI ÜRÜNLER ITHAL EDIYORDU.
ABD ILE OSMANLI İMPARATORLUĞU ARASINDA 1830’DA TICARET VE SEYR-Ü SEFAIN
ANTLAŞMASI AKDEDILDI. KAYNAKLAR ILK AMERIKAN MISYONUNUN İSTANBUL’DA 13 EYLÜL
1831’DE AÇILDIĞINI GÖSTERMEKTEDIR. AMERIKAN TEMSILCILIĞI 1906’DA BÜYÜKELÇILIK
STATÜSÜNE YÜKSELTILMIŞTIR. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Eylül’deki yıllık toplantısının ardından ABD Başkanı Donald Trump ile Washington’da bir görüşme gerçekleştirmesiyle Türk–Amerikan ilişkileri tekrar ülke gündemine yerleşti. Birçok nedenden ötürü Türkiye kamuoyu ABD ile ilişkileri diğer ülkelere göre daha çok önemser ve olup bitenleri diğer ülkelere kıyasla daha yakından takip

eder. ABD’nin hem Batı dünyasındaki öncü rolü hem NATO’daki savunma iş birliği ayağı, hem de dünya finansının en kritik merkezlerinden biri olması toplumun bu önceliğini anlamlı kılan nedenlerdir.

ABD II. Dünya Savaşı’ndan sonra Britanya ve Fransa ekonomilerinin çökmesiyle birlikte Batı dünyasının liderliğini devraldı ve uluslararası liberal sistemin de hamisi ve donörü oldu. Türkiye II. Dünya Savaşı sonrası kurulan sistemde Batı kampında kalabilmek

için çok partili sisteme geçmek zorundaydı ve bu gerçekleştikten sonra da Türkiye’ye bir güvenlik şemsiyesi gerekiyordu. Batı güvenlik ittifakı NATO bünyesinde şekillenirken Türkiye zor da olsa 1952’de bu mekanizmanın üyesi oldu ve –her zaman karşılığını alamasa da– üyeliğin gerektirdiği bütün yükümlülükleri yerine getirmede her zaman özen gösterdi.

Türk–Amerikan ilişkileri başlangıçta çok farklı dinamiklerle şekillenmişti. Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan bu ilişkinin kökenleri 1830’lara kadar dayanır. İkili ticaret ve Amerikan misyonerlik faaliyetlerinin öne çıktığı bu dönemde Osmanlı’dan tütün, halı, kuru meyve gibi ürünler ithal ediyordu. ABD ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 1830’da Ticaret ve Seyr-ü Sefain Antlaşması akdedildi.

Kaynaklar ilk Amerikan misyonunun İstanbul’da 13 Eylül 1831’de açıldığını göstermektedir. Amerikan temsilciliği 1906’da büyükelçilik statüsüne yükseltilmiştir.

I. Dünya Savaşı’na kadar olan süreçte iki ülke arasındaki ilişkileri belirleyen birkaç önemli dinamik vardı. Genel anlamda ilişkiler ticaret, denizcilik ve konsolosluk işleri gibi konular etrafında ilerliyordu. Osmanlılar için uzak ABD, Avrupa’daki sömürgeci imparatorluklara

karşı bir denge unsuru idi. Osmanlılar bu sınırlı ticari ilişkinin gönderhacmini ABD’den tüfek vs. gibi silahlar alarak büyütmeye çalıştılar. II. Abdülhamid döneminde ABD’deki festivallere katıldılar, Osmanlı kültür ve medeniyetini ve İslam’ı ABD’de tanıtmaya çalıştılar.


İkili ilişkileri belirleyen başka bir odak noktası Osmanlı topraklarında ABD kaynaklı yoğun misyonerlik faaliyetleridir. Misyonerler ABD kiliselerinde toplanan muazzam maddi kaynakları önce bölgedeki Müslümanları Hristiyanlığa davet etmek üzere; bu konuda pek mesafe alamayınca da Hristiyan azınlıkları Protestanlaştırmaya yönelik faaliyetlerde kullanmışlardır. Bu yoğun faaliyetlerin en mücessem neticesi 19. yüzyıl sonunda bölgede ortaya çıkan binlerce misyoner okullarıdır. Bu okullara bir süre sonra Müslüman ailelerin çocuklarının da kabul edilmesiyle birlikte bölgede çok kapsamlı zihinsel ve kültürel bir dönüşümün temelleri atılmıştı. Böylelikle ilerleyen zamanlarda sayıca artan mezunlar ve aynı fikri ortamdan etkilenen daha büyük bir kitle kendi toplumlarının dönüştürücüleri olarak tarihte derin izler bıraktılar. Örneğin Türkiye’de Robert College ve Üsküdar Amerikan Kız Koleji gibi okullar bu faaliyetlerden bugüne intikal eden kurumlar olarak hala en başarılı öğrencileri kendilerine çekerek eğitim faaliyetlerini –tabi artık–Milli Eğitim gereklilikleri çerçevesinde sürdürmektedir. 

Misyonerlik faaliyetlerinin doğrudan görünmese de farklı dil konuşan toplumlarda kimlik ve milliyetçilik hareketlerine olan etkisi de Büyük Savaş öncesi incelenmesi gereken konular arasındadır. Misyoner okullarının, yoğunlukla Osmanlının Balkan ve güney vilayetlerinde yaşayan farklı milletleri zımnen Osmanlı birliğinden ayrılmaya yönlendirdiği yapılan yeni çalışmalarda ortaya çıkmaktadır. Bu okulların ayrılıkçı siyasi hareketlere öncülük ettiğini söylemek aşırı bir yorum olsa da hem dönemin ruhu itibarı ile hem de okullarda verilen derslerin içerikleri itibarı ile bir analiz yapıldığında kimlik odaklı bir yönlendirmenin varlığı gözlerden kaçmayacaktır.

 

CUMHURIYETIN KURULMASI ILE BIRLIKTE ABD ILE IKILI ILIŞKILERI
YENIDEN YOLUNA KOYMAK BIRAZ ZAMAN ALMIŞTIR. HEM GENÇ
CUMHURIYETIN ULUSLARARASI ARENADA BENIMSEYECEĞI

TUTUMUN NETLEŞMEMIŞ HEM DE OSMANLI COĞRAFYASININ

ABD’NIN AVRUPALI MÜTTEFIKLERINCE NASIL BIR TAKSIME TABI

TUTULACAĞININ NETLEŞMEMIŞ OLMASI BU SÜRECI GECIKTIRMIŞ

OLSA GEREKTIR. ŞARTLARIN İMPARATORLUK DÖNEMINE GÖRE SON

DERECE FARKLI OLDUĞU BU YENI DURUMDA TÜRKIYE CUMHURIYETI

KENDI EKONOMISINI YENIDEN TESIS VE INŞA ETME, BAĞIMSIZLIĞINI

PEKIŞTIRME MÜCADELESI IÇERISINDEDIR. ÖRNEĞIN MUSTAFA

KEMAL ATATÜRK (1923–1938) DÖNEMINDE TÜRK-AMERIKAN

ILIŞKILERI TICARETE ODAKLANMIŞTIR.
 

ABD’nin I. Dünya Savaşı sırasında 1917’de Britanya ve Fransa tarafında savaşa girmesi Osmanlı İmparatorluğu ile diplomatik ilişkilerin kesilmesine neden olmuştur. Savaşın sonucuna Osmanlı aleyhine etki eden bu hamle ilerleyen yıllarda ABD’nin Britanya ve Fransa gibi Osmanlı coğrafyasına sömürgeci/ paylaşımcı bir iştiyakla yaklaşmaması nedeniyle biraz yumuşayabilmiş ve yeni Türkiye’nin yöneticileri arasında ilgi uyandırmıştır.

Savaştan önce ABD’de yaşayan Ermeni ve Yunan Hristiyan azınlıkların I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı aleyhine propaganda ve etki faaliyetleri yürütmeleri Türklerin ABD lobileriyle ilk tanışma evresi olarak da yorumlanabilir. Savaş sırasında ve kısmen sonrasında, ABD kamuoyu bu lobi faaliyetlerinin etkisinde kalsa da hükümet Cumhuriyeti kuran yeni kadrolarla ticari ve siyasi ilişkilere girmiş, tıkanan ekonomisine alan açma, hammadde kaynaklarına ulaşma konusunda girişimci yaklaşımlar göstermiştir.

CUMHURIYET DÖNEMI
(–1945’E KADAR)

Cumhuriyetin kurulması ile birlikte ABD ile ikili ilişkileri yeniden yoluna koymak biraz zaman almıştır. Hem genç Cumhuriyetin uluslararası arenada benimseyeceği tutumun netleşmemiş hem de Osmanlı coğrafyasının ABD’nin Avrupalı müttefiklerince nasıl bir taksime tabi tutulacağının netleşmemiş olması bu süreci geciktirmiş olsa gerektir.

Şartların İmparatorluk dönemine göre son derece farklı olduğu bu yeni durumda Türkiye Cumhuriyeti kendi ekonomisini yeniden tesis ve inşa etme, bağımsızlığını pekiştirme mücadelesi içerisindedir. Örneğin Mustafa Kemal Atatürk (1923–1938) döneminde Türk-Amerikan ilişkileri ticarete odaklanmıştır. Tarım ürünleri ihracatı ile döviz girdisi hedefleyen Türkiye, kısıtlı imkanları ve daralmış ekonomisine rağmen ABD’den yeni teknolojiler, makineler ve taşıtlar transfer etmenin de arayışındadır.

Öte yandan bu dönemde –ancak bir kısmı hayata geçebilmiş olsa da—ABD daha çok Mersin Limanı, Çukurova’da sulama sistemleri, Bayburt ve Zonguldak’ta elektrik santralleri kurma, tren yolları ve maden sahaları geliştirme gibi büyük projeler peşindedir.

Lozan antlaşması ABD senatosu tarafından onaylanmadığı için ikili ilişkileri üst düzeyde tesis etmek zaman almış; böylelikle ABD, Türkiye Cumhuriyeti’ne ilk büyükelçisini (Joseph Grew 1927–1932) 1927’de atamıştır.

ABD’de yaşanan 1929 Buhranı’nın ardından 1930’lu yıllarda ticari ilişkiler aynı minvalde devam edemedi. ABD kendi iç sorunlarına odaklanırken, Türkiye devletçi ekonomiyi benimseyerek ayakta kalmaya çalışacaktı. Bu eğilimler ikili ticari ilişkileri oldukça daralttıve Türkiye’nin en fazla mazhara lâyık ülke konumu da uzun süre devam etmedi.

Bu yıllarda, uzakta bir Batılı ülke olarak ABD Türkiye için güvenli bir alternatif olmaya devam etti. Chester şirketinin ve Curtis uçak filosunun Türkiye ziyareti kamu diplomasisi anlamında önemli adımlardı. Bu yıllarda kibrit üretimi imtiyazı (10 milyon dolar karşılığı)bir ABD’li şirkete verildi. 

Bu dönemde Türkiye’de misyoner okullarının faaliyetlerinin kısıtlanması nedeniyle zaman zaman küçük sorunlar yaşansa da Türk hükümeti ABD’nin desteklediği okullara engel olmadı, tersine birçok başarılı öğrenci bu okulları tercih etmeye devam etti.

 

SOĞUK SAVAŞ SÜRECINDE TÜRKIYE–
ABD İTTIFAKI (1945–1991)

Türkiye–ABD ilişkilerinde dönüm noktası II. Dünya Savaşı sonrası dönemdir. Savaş sonrası yeni kurulan sistemde yer alabilmesi için Türkiye’nin çok partili sisteme geçmesi gerekmişti. Son aylarında savaşa Almanya aleyhine katılan Türkiye, cepheye asker gönder hacmini meden kazanan tarafta olmanın yollarını aramış ve Birleşmş Milletler sistemi içerisinde Batı Avrupa-Kuzey Amerika grubu içerisinde yer alarak Batı kampındaki yerini pekiştirmeye çalışmıştır.

Birçok tarihçinin de kabul ettiği üzere kazananı değiştirmeyeceği bilinen bir kararla ABD’nin II. Dünya Savaşını atom bombası kullanarak bitirmesi, muhtemelen Batı ittifakını ve muhaliflerini yeni kurulacak düzende ABD’nin liderliğini kabul etmeye ikna etmek içindi.
Savaş sonrası dönemin kurgusunda bu realiteyi gözden kaçırmadan hareket eden İsmet İnönü Türkiye’nin ABD ile yakınlaşmasında öncü adımları atan isim olmuştur. 

Türkiye’nin Marshall  İsmet İnönü 1947-48 yıllarında ABD ile Ekonomik ve Askeri Yardım antlaşmasına da destek verdi. Yine Truman Doktrini çerçevesinde gelen yardımlarla 100 milyon dolarlık bir bütçeyle Türk ordusunun ABD askeri danışmanları marifetiyle modernize edilmesinin yanı sıra 300 milyon dolarlık bir ekonomik yardım paketi planlanıyordu.

İnönü Döneminde ABD ile yakınlaşmanın önemli bir diğer adımı da Türkiye’nin 1948 Marshall Planı’na dahil edilerek Avrupa’nın yeniden inşa sürecinden pay almasıydı. Avrupa ile aynı anda yeniden inşa sürecine dahil olan Türkiye, bu dönemde ABD’den yaklaşık 300 milyon dolarlık yardım aldı. Bu yardımların altyapı, tarımın modernize  Atlantik İttifakı NATO’ya kabul edilmesi için önemli bir referans olmuştu. Sonraki yıllarda Türkiye–ABD ilişkileri hep bu güvenlik ekseninde ilerledi. Türkiye Batı ittifakı açısından Sovyet tehdidine karşı güney kanadında önemli bir bariyerdi. Bu amaçla Türkiye 60’lı ve 70’li yıllarda bu güvenlik hedefine kilitlenmiş bir ülke olarak kısıtlı kaynaklarla
çok büyük bir kara ordusunu hazır tutmak durumunda kaldı.

1960’lı yıllarda ABD’nin Türkiye’deki haşhaş ekimine yasak getirmesi, Türkiye’nin bu yasağa uymaması ve ceza olarak Türkiye’ye yardımların sınırlandırılması gibi alanlarda gerilimler yaşanmıştı. Soğuk Savaş döneminin stratejik yardımlarına dahil edilmesi ve Fulbright eğitim mübadelesi anlaşması bu döneme denk gelir.
 


ÇOK PARTILI SISTEMIN ILK GERÇEK SEÇIMI OLAN 1950 SEÇIMLERINDE IKTIDARA GELEN DEMOKRAT PARTI DÖNEMINDE DE ABD ILE ILIŞKILER DEVAM ETTI. BAŞBAKAN ADNAN MENDERES’IN TÜRKIYE’YI BATI
ITTIFAKININ GÜVENLIK ŞEMSIYESI ALTINA ALMA ÇABASI KOLAY OLMASA DA BAŞARIYLA SONUÇLANDI.
TÜRKIYE’NIN ABD’YE DESTEK AMACIYLA 1950’DE KORE’YE 4500 ASKER GÖNDERMESI (BU RAKAM SAVAŞ
SÜRESINCE YAKLAŞIK 15.000’E YÜKSELDI) 1952’DE KUZEY ATLANTIK İTTIFAKI NATO’YA KABUL EDILMESI
IÇIN ÖNEMLI BIR REFERANS OLMUŞTU. SONRAKI YILLARDA TÜRKIYE–ABD ILIŞKILERI HEP BU GÜVENLIK
EKSENINDE ILERLEDI. TÜRKIYE, BATI ITTIFAKI AÇISINDAN SOVYET TEHDIDINE KARŞI
GÜNEY KANADINDA ÖNEMLI BIR BARIYERDI.


Türkiye’yi stratejik olarak ABD eksenine iten ana konu ise Sovyet tehdididir. Soğuk Savaş bloklaşması tam anlamıyla şekillenmeden önce ABD 1947’de Truman Doktrini çerçevesinde  Türkiye’yi stratejik olarak ABD eksenine iten ana konu ise Sovyet tehdididir. Soğuk
Savaş bloklaşması tam anlamıyla şekillenmeden önce ABD 1947’de Truman Doktrini çerçevesinde –Yunanistan’la birlikte–Türkiye’yi 400
milyon dolarlık yardım paketi içerisine dahil etmiştir. 

Batı sisteminde yardım alan bir ülke konumuna düşen Türkiye, ABD açısından komünizme karşı bir kale ve Sovyetlerin Akdeniz’e inmesini engelleyecek stratejik bir ülke olarak görülüyordu. edilmesi, sanayinin geliştirilmesi gibi alanlara yönlendirilmesi planlanıyordu. Ancak orta ve uzun vadede asıl hedef Türkiye’nin liberal ekonomiyi benimseyerek Batı ekonomik sistemine entegre olmasıydı.

Çok partili sistemin ilk gerçek seçimi olan 1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti döneminde de ABD ile ilişkiler devam etti. Başbakan Adnan Menderes’in Türkiye’yi Batı ittifakının güvenlik şemsiyesi altına alma çabası kolay olmasa da başarıyla sonuçlandı.

Türkiye’nin ABD’ye destek amacıyla 1950’de Kore’ye 4500 asker göndermesi (bu rakam savaş süresince yaklaşık 15.000’e yükseldi) 1952’de Kuzey kınlaşmasına rağmen ABD ile ciddi sorunların yaşandığı da bir vakıadır. Örneğin Türkiye’nin Kıbrıs’taki soydaşlarına
zulmü durdurmak amacıyla bir müdahalesinin tartışıldığı bir dönemde gündeme gelen 1964 tarihli Johnson Mektubu iktidara bu müdahaleden vazgeçmesini telkin ediyordu. Mektup tehditkâr ifadeler içerdiği için kamuoyunun büyük tepkisini çekmişti. Türkiye
müdahaleyi geciktirdi ama sorun devam ettiği için vazgeçmedi.

Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtını başlatması bugünlere kadar sürecek bir başka temel anlaşmazlık alanı oluşturdu. Türkiye kendi soydaşlarının bekasını korumak için bu kararı almak zorundaydı; bunun bedeli olarak da 5 Şubat 1975’ten itibaren ABD’nin
askeri ambargosuna muhatap oldu. ABD’nin bu tavrına karşı Türkiye de Amerikan askeri üslerini kapatmış ve savunma işbirliği anlaşmasını feshetmişti. 1978’de ambargo uygulaması kalktı ama ilişkilerin düzelmesi daha uzun bir zaman aldı. Netice itibarı ile
Türkiye adadaki soydaşlarının varlığını korumak için 1974 Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirdiğinde NATO müttefikimiz olan ABD’den gelecek ilk (silah) ambargosuna da muhatap olmuştu (1975–1978).


Kendi soydaşlarının güvenliğini sağlamak amacıyla hayata geçirdiği bir askeri operasyon nedeniyle askeri yaptırımlara muhatap olan Türkiye savunma sanayiinde yerlileşmenin ve bağımsızlığın ne denli önemli olduğunu böylece tecrübe etmiş oldu. Kıbrıs problemi, Yunanistan-Türkiye sorunları, Türkiye’nin Batı ile dengeleri gibi hususlar, ABD-Türkiye ilişkilerinde sürekli gerilim üretebilen konular olarak hala masadadır. 

Türkiye ilerleyen yıllarda özellikle Turgut Özal döneminde ABD ile ikili ilişkilerin boyutlarını ticari ve ekonomik alanlarda pekiştirmek ve derinleştirmek istedi. Bugün Türkiye’deki ABD yatırımları on milyarlarca dolarlık bir meblağa ulaşsa da Türkiye –IMF programları dışında– ABD’den istediği ne kapsamlı ve uzun vadeli finansal desteği alabildi ne de istediği ticaret hacmine ulaşabildi. İkili ticaret ve finans hacminin istenen oranda büyümemesinin temel nedenlerinden birisi muhtemelen Türkiye’nin yetersiz üretim kapasitesiydi; ancak ilişkilerin iyi gittiği birçok dönemde bile Türkiye’nin bu hamleleri Ermeni, Yunan ve son zamanlarda da İsrail lobileri tarafından frenlenmekteydi.

ABD’nin NATO’nun güneydoğu kanadını emanet ettiği Türkiye, Soğuk Savaş döneminde bu görevini bihakkın yerine getirdi ve Batı ittifakına güvenlik ihraç eden ülke rolünü başarıyla sürdürdü.

Stratejik müttefiklik olarak da isimlendirilen bu dönem Türkiye’nin kendi savunma ve güvenlik sistemlerini kurgulama ve yönlendirme konusunda ABD’ye geniş bir alan açtığı dönemdir. 

Bu minvalde Türkiye’de bir hava üssü kurulma fikri II. Dünya Savaşı sırasında gündeme gelmiş olsa da ABD’ye hasredilen ilk üs NATO çerçevesinde 1951’de inşaatına başlanılan 1952’de kullanıma açılmış olsa da 1954’te yapılan bir antlaşmayla kurulmuş olan Adana Hava Üssü’dür. Daha sonra ismi 1958’de İncirlik Hava Üssü olarak değiştirilen üs hem ikili ilişkilerin seyrinde hem de ABD’nin Orta Doğu’ya güç yansıtmasında önemli roller üstlendi. İncirlik Üssü’nün statüsü ve rolü Irak’ın ABD tarafından işgali ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında çok tartışmalı hale geldi. 
 

KIBRIS PROBLEMI, YUNANISTAN-TÜRKIYE SORUNLARI, TÜRKIYE’NIN
BATI ILE DENGELERI GIBI HUSUSLAR, ABD-TÜRKIYE ILIŞKILERINDE
SÜREKLI GERILIM ÜRETEBILEN KONULAR OLARAK HALA MASADADIR.
TÜRKIYE’NIN 1974’TE KIBRIS BARIŞ HAREKÂTINI BAŞLATMASI
BUGÜNLERE KADAR SÜRECEK BIR BAŞKA TEMEL ANLAŞMAZLIK ALANI
OLUŞTURDU. TÜRKIYE KENDI SOYDAŞLARININ BEKASINI KORUMAK
IÇIN BU KARARI ALMAK ZORUNDAYDI; BUNUN BEDELI OLARAK
DA 5 ŞUBAT 1975’TEN ITIBAREN ABD’NIN ASKERI AMBARGOSUNA
MUHATAP OLDU. ABD’NIN BU TAVRINA KARŞI TÜRKIYE DE AMERIKAN
ASKERI ÜSLERINI KAPATMIŞ VE SAVUNMA IŞBIRLIĞI ANLAŞMASINI
FESHETMIŞTI. 1978’DE AMBARGO UYGULAMASI KALKTI AMA
ILIŞKILERIN DÜZELMESI DAHA UZUN BIR ZAMAN ALDI.

Feroz Ahmad ve William Hale’e göre Soğuk Savaş dönemi, Türkiye’nin güvenliğini ABD’ye endekslediği ancak aynı zamanda egemenliğini korumaya çalıştığı bir “bağımlı müttefiklik” evresi olarak isimlendirilebilir. Soğuk Savaş döneminde kendini Sovyetlere karşı güvenceye almaya çalışan Türkiye, Batı bloğundaki rolünü güçlendirmek maksadıyla ABD ile koşulsuz değil ama  sürekli bir müttefiklik ilişkisi kurmanın peşindeydi. Doğal olarak ikili ilişkileri tanımlayan söylemler çoğunlukla askeri ve stratejik iş birliği üzerineydi. 

Daha sonra çerçevesinin çok üzerinde anlamlar yüklenerek tartışılacak olan Fulbright Eğitim Komisyonu Antlaşması da bu dönemde akdedilmişti. (1949) O tarihten günümüze ikili ilişkilerde en istikrarlı alanlar kültür ve eğitimdir. Hem yetenekli gençlerin ABD’ye giderek alanlarında ileri eğitim alıp tecrübe kazanarak Türkiye’ye dönmesi; hem de Türkiye’de veya Türkiye üzerine çalışmak isteyen ABD vatandaşlarının bu tür burslarla desteklenmesi insan–insana uzun vadeli ilişkilerin de önünü açmıştır. Bugün ABD’de yaşayan Türk nüfus küçük de olsa Amerika’nın en eğitimli ve etkin azınlık gruplarından birisidir. 

SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEM: KARMAŞIK YÖNELIMLER (1991–2000)
 Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılması ile birlikte Türk–Amerikan ilişkilerinde farklı dalgalanmalar baş gösterdi. İlk farklılaşma ABD’nin tek kutuplu yeni dünya düzeninin ilanı olarak gördüğü Irak saldırısıyla başladı. Dönemin siyasi iktidarı ABD’ye tam destek konusunda net tutum sergilerken, ordu farklı fikirdeydi. Irak’ın istikrarsızlaşması, Türkiye’ye göç dalgaları, merkezi hükümetin otoritesini kaybettiği alanlarda ayrılıkçı terör örgütü PKK’nın yuvalanması Türkiye’nin istemediği gelişmelerdi. ABD ve o dönemdeki adıyla Koalisyon güçlerinin koruması altında Kuzey Irak merkezi hükümetten ayrıştırılıyordu; bu durum Türkiye’nin tarihsel olarak en güvenli sınırlarından biri olan Irak sınırında güvensizlik ve terör ortamı üretiyordu. Türkiye hem siyaseten hem de güvenlik güçleri olarak ABD’nin bu politikasına uzun süre rıza göstermedi.

PKK’nın Türkiye dışında ve içinde gösterdiği faaliyetlerin artması derinleşmesi bu yıllarda hem kamuoyunu hem güvenlik güçlerini çok zorladı. Marksist- Leninist ayrılıkçı bir terör örgütü ile mücadelede Türkiye Batılı müttefiklerinden hiçbir zaman istediği ve beklediği desteği görmedi. Bu örgütün uzantısı olan PYD, YPG gibi yapıların farklı çatılar altında bugün Suriye’de ABD tarafından himaye ediliyor olması da hala bu gerilim alanının devam ettiğini göstermektedir.

Dolayısı ile 2000’li yıllara kadar ABD’nin ve İsrail’in hedefi Saddam Hüseyin’di ve Türkiye ABD ilişkileri terörle mücadele ekseninde şekilleniyordu. ABD’nin özellikle Orta Doğu’da Türkiye’nin güvenliğini riske atan politikaları içerde giderek artan bir oranda eleştiri almasına da neden oluyordu.

Soğuk Savaşın ardından Türkiye, Batı ittifakı içerisindeki yerini korumaya özen gösterdi. ABD’nin kendisini tek süper güç ilan ettiği alan olan Irak savaşında Türkiye ABD’ye aktif destek verdi. Savaş başlamadan hemen önce Türkiye Irak’tan gelen petrol boru hattını kesti
ve ABD’nin 1991’de Irak’a yaptığı saldırılarda İncirlik Hava Üssü’nün aktif olarak kullanılmasına müsaade etti. Yine bu dönemde Bakü Tiflis Ceyhan petrol Boru Hattı’nın kurulması ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği gibi konularda hep ABD’nin desteği arandı.

Yeni dönemin belirsizlik ortamı Türkiye için alışılmış bir ortam değildi. Turgut Özal gayet rasyonel bir hamleyle güvenlik ve stratejik iş birliği partneri olarak güçlü bir şekilde ABD’nin yanında yer almayı; ekonomik ve demokratik açılımlara referans olabilmesi için de yeni yeni kurumsallaşan Avrupa Birliği’ne tam üyeliği stratejik hedef olarak belirlemişti. Ancak ne ABD ne de AB, Türkiye’ye Türkiye’nin onlara baktığı gibi bakmıyordu. AB’nin bütün kurumlarında
temsil edilse de Türkiye tam üyelik hakkına henüz kavuşamadı. ABD ise Orta Doğu’da İsrail’le, Doğu Akdeniz’de ise Yunanistan’la daha yakın çalışmayı tercih etti.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte Türkiye, ABD ile yakın ilişkisi nedeniyle yeni fırsat pencerelerinin açılacağını beklerken tam tersine yeni meydan okumalar ve belirsizliklerle karşılaştı.

Bu dönemde Türkiye‐ABD ilişkisinde “müttefiklik” kavramının farklı bir anlam kazandığını gözlemliyoruz.

ABD’nin Kuzey Irak’ta yürüttüğü politikalar, Kürt gruplarıyla yakın çalışması, Türkiye’nin PKK’ya karşı yürüttüğü mücadelede yeterli destek vermemesi ve Irak ve İran’a uygulanan ambargolar nedeniyle Türkiye ekonomisinin olumsuz etkilenmesine duyarsız kalması ilişkileri sürekli zorladı. Soğuk Savaş döneminde kendisini Batı ittifakının güvenliği için vazgeçilemez gören Türkiye, yeni dönemin belirsiz jeopolitiği içinde ara ara Türkiye’den vazgeçilebilir hissine kapıldı. Dolayısıyla Türkiye ABD ilişkileri, tek düşman eksenli blok ittifakından ziyade bölgesel roller, ekonomik ilişkiler ve yeni güvenlik tehditleri (örneğin terörizm) bağlamında yeniden şekillenmek zorunda kaldı.

2000’li yıllara girerken müttefiklerin bu karmaşık tutumlarından çıkarılan ders Türkiye’nin kendi güvenliğinden Türkiye’nin sorumlu olduğu gerçeği idi.

2000’LERDEN 2010’LARA GIDIP
GELMELER
Türkiye’nin ilişkileri güçlü bir zemine oturtma arayışı 2000’li yıllarda da devam etti. ABD’ye 11 Eylül 2001’de yapılan saldırılardan sonra benimsenen teröre karşı küresel savaş doktrini birçok bölgeye istikrarsızlık getirme riski taşıyordu.

ABD saldırılardan sorumlu tuttuğu ülkelerden önce Afganistan’ı ardından 2003’te Irak’ı işgal etti ve bölgeye büyük birlikler konuşlandırdı. TBMM’nin, bu işgale yardımcı olacağı için Güneydoğu’da ABD askeri birliklerinin konuşlanmasını reddetmesi (1 Mart Tezkeresi) Türkiye’ye ABD ile tarihinde az yaşadığı bir dizi gerilimin önünü açtı. ABD Türkiye’ye yardımları keserken, Türkiye’de Amerika eleştirileri giderek artmaya başladı.

ABD işgali altındaki Irak’ta merkezi hükümet dağılmış, işgale direniş baskıları artırmıştı. Türkiye için güney sınırlarında  büyük bir risk alanı açılmıştı. NATO güvenlik şemsiyesi devam etse de Türkiye güney komşularında merkezi hükümetlerin kalmadığı bir ortamda sınır güvenliği sorunlarıyla karşı karşıya kalmaktaydı. Türkiye’nin bölgesel güvenlik konusundaki giderek artan endişeleri yeni ve daha dinamik diplomasi arayışlarına neden oldu.

Türkiye’nin Afganistan’da ABD ve NATO yanında ISAF komutasını alarak (2001- 2002 ) aktif rol üstlenmesi önemli bir iş birliği alanı olarak ortaya çıktı. Türk silahlı kuvvetlerine duyulan güven bütün NATO üyeleri tarafından takdir ediliyordu. Ancak Türkiye’nin terörle mücadelede
ABD’ye destek olması, bütün NATO görevlerinde aktif yer alması Orta Doğu’daki güvenlik arayışına ortak bir bakış geliştirme yolunu açmadı.

Ahmet Davutoğlu’nun dış politikada etkin olduğu dönemde stratejik derinlik ve komşularla sıfır sorun politikaları çerçevesinde Türkiye’nin İran’la yakınlaşması, Hamas’la temas etmesi Türkiye’nin Batı ekseninden uzaklaştığı yönünde tartışmalar başlattı. İsrail Türkiye’nin arabuluculuğu ile barış konuşurken Aralık 2008’de Gazze’ye başlattığı saldırılar İsrail’le Türkiye arasında bir gerilim oluşturdu ve bu da ister istemez ABD ile olan ilişkilere yansıdı.

İlginç bir gelişme olarak bu dönemde ABD–Türkiye ilişkileri stratejik ortaklık kavramından “model ortaklık” kavramına evrilmişti. Başkan Obama’nın seçildikten sonra ilk Türkiye ziyareti sonrası ilişkilerde büyük açılımlar beklenirken ABD’nin Orta Doğu’daki Arap Baharı sürecinde –İsrail’in yönlendirmesiyle— demokratikleşme süreçlerini değil statükoyu desteklemesi iki ülke arasında ayrışmalara neden oldu.

ABD’nin Kuzey Irak’taki devlet dışı aktörlerle muğlak ilişkisi, 1 Mart Tezkeresinin reddedilmesinin intikamını alırcasına 4 Temmuz’da Türkiye’nin Süleymaniye’deki üssüne baskın yaparak Türk subayların başlarına çuval geçirilmesi ve gözaltına alınması gibi tuhaf
tavırlar Türkiye’deki ABD karşıtlığını körükleyen eylemler olarak zihinlere kazındı. 2007 yılında PEW tarafından yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre ABD’ye olumlu bakan Türk sayısı %10’lara kadar geriledi.

ABD’nin Orta Doğu’ya sadece ve sadece İsrail perspektifinden bakması bölgesel politikalarda Türkiye’yi en çok zorlayan konu olarak hep gündemde kaldı. Türkiye hem kendi kamuoyundan hem de İslam dünyasından gelen beklenti ve baskılar nedeniyle Filistin konusuna sırtını dönemeyecek bir konumda oldu. Dolayısı ile Türkiye, Filistin üzerinde kalıcı bir barış arayışından vazgeçmedi.

Bu dönemde Türkiye’nin en büyük çıkarımlarından birisi ABD ile ilişkilerde İsrail boyutunun ne derece etkin olabildiğini görmesi oldu.

GERILIMLI DÖNEM: 2010’LAR
ABD-Türkiye ilişkilerindeki dalgalanmalar 2010’da farklı gerilimler yaşadı. İyi başlayan Obama dönemi Türkiye açısından çok farklı bir yerde sona erdi. Yıllardır abluka altındaki Gazze’ye yardım götüren sivil Gazze Filosuna İsrail deniz kuvvetleri tarafından uluslararası sularda yapılan saldırıda 10 kişinin şehit edilmesiyle birlikte İsrail’le Türkiye büyük bir krizin eşiğine geldi. ABD başkanı Obama’nın devreye girmesiyle Türkiye’den özür dileyen İsrail, ayrıca şehit
edilenlerin ailelerine toplamda 20 milyon dolar ödemeyi kabul etti. ABD’nin arabuluculuğu
ilişkilerde olumlu bir gelişme olarak yorumlanmıştı.


DONALD TRUMP’IN BAŞKAN SEÇILMESIYLE IVME KAZANAN TÜRKIYE-ABD ILIŞKILERI BU DEFA
TICARETE VE IKILI IŞ BIRLIĞI IMKANLARINA ODAKLANMAYI TERCIH ETTI. ANCAK BÜTÜN OLUMLU HAVAYA
RAĞMEN TÜRKIYE’NIN RUSYA’DAN TEMIN ETTIĞI S400’LER NEDENIYLE CAATSA YAPTIRIMINA MUHATAP
OLMASI, F35 SAVAŞ UÇAĞI ÜRETIM PROJE ORTAKLIĞINDAN ÇIKARILMASI VE PYD’YE ABD DESTEĞININ
DURDURULMASI GIBI KRITIK KONULAR ÇÖZÜLEMEDI. ARADA TEKRAR GERILIMLI BIR BIDEN DÖNEMI
YAŞAYAN IKILI ILIŞKILER YENI BIR AÇILIM IÇIN TABIR YERINDEYSE TRUMP’IN TEKRAR SEÇILMESINI
BEKLEDI.TÜRKIYE KUŞKUSUZ YENI DÖNEMDE CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’LA BAŞKAN TRUMP
ARASINDAKI OLUMLU DIYALOĞU LOBILERIN YIKICI ETKISINDEN KORUYARAK ILERLETMENIN
VE GENIŞLETMENIN ÇABASI IÇERISINDE OLACAK.
 

Bu iş birliği zemini, Tunus’ta başlayıp diğer bölge ülkelerine yayılan protestolar (Arap Baharı) nedeniyle iki ülkeyi yeniden farklı tutumlara itti. Türkiye, Batının on yıllarca savunduğu, Müslüman ve/ya Arap ülkelere “siz de demokratlaşın” diye zaman zaman tavsiye, zaman zaman dikte ettiği prensipleri savunurken birçok AB ülkesi ve ABD bölge halklarının demokrasi talepleri karşısında sessiz kalmayı, hatta arkadan büyük operasyonlarla süreci baltalamayı tercih etti. Libya’da 800 kişinin ölümünün ardından ülkeye askeri müdahalede
bulunan NATO, Suriye kan gölüne çevrilirken tepkisiz kaldı. Suriye’de değişim isteyen halk her şeye rağmen direnmeye devam etti; ama Batının hareketsizliğini fırsat bilen Esad rejimi, önce İran’ın sonra Rusya’nın askeri desteğiyle uzun süre ayakta kalmayı başardı.

Statükoyu destekleyenler Mısır devrimini geri almış askeri rejimi yeniden göreve getirmişlerdi. Sırada Türkiye vardı. Beklentiler gerçekleşti ve 15 Temmuz 2016’da Türkiye FETÖ’nün organize ettiği bir askeri darbe girişimine maruz kaldı. Darbe milletin feraseti ve Cumhurbaşkanının cesaretiyle akamete uğradı ama Türkiye bütün kurumlarına sızmış bu yapıdan kurtulmak için büyük bir mücadele vermek zorunda kaldı.

Darbe girişimi sırasında ABD’nin demokratik yollarla seçilerek iş başına gelmiş hükümeti zamanında desteklememesi, darbenin kurgusunu yapan Gülen’i iade etmemesi, darbecilere farklı ülkelerde zımnen koruma sağlaması ilişkilerin tekrar gerilmesine yol açtı. Netice itibarı ile Obama Türkiye açısından müttefik bir ülkede darbe girişimine müsaade etmiş bir başkan olarak dönemini bitirdi.

Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle yeniden ivme kazanan Türkiye-ABD ilişkileri bu defa ticarete ve ikili iş birliği imkanlarına odaklanmayı tercih etti. Ancak bütün olumlu havaya rağmen Türkiye’nin Rusya’dan temin ettiği S400’ler nedeniyle CAATSA yaptırımına muhatap olması, F35 savaş uçağı üretim proje ortaklığından çıkarılması ve PYD’ye ABD desteğinin durdurulması gibi kritik konular çözülemedi. Arada tekrar gerilimli bir Biden dönemi yaşayan ikili ilişkiler yeni bir açılım için tabir yerindeyse Trump’ın tekrar seçilmesini bekledi.

Türkiye kuşkusuz yeni dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Başkan Trump arasındaki olumlu diyaloğu lobilerin yıkıcı etkisinden koruyarak ilerletmenin ve genişletmenin çabası içerisinde olacak.


BAŞLICA KAYNAKLAR
Feroz Ahmad, The Making of Modern Turkey, Routledge, 1993.

Çağrı Erhan, Türk-Amerikan İlişkilerinin Tarihsel Kökenleri (1830–1952), Ankara Üniversitesi, 2001.

William Hale, Turkish Foreign Policy, 1774–2000, Frank Cass, 2000.

Baskın Oran (ed.), Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, (editör: Baskın Oran), İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.

Ziya Öniş, “Turkey and the West: Identity, Politics and Policy”, Middle Eastern Studies, 2004.