İsrail’in Somaliland’ı Tanımasıyla Ön Plana Çıkan Afrika Boynuzu “Gazze’den Somaliland’a: İsrail’in Yeni Jeopolitik Hamlesi”

İsrail’in Somaliland’ı Tanımasıyla Ön Plana Çıkan Afrika Boynuzu “Gazze’den Somaliland’a: İsrail’in Yeni Jeopolitik Hamlesi”

AFRIKA BOYNUZU VE KIZILDENIZ HAVZASINDA GELIŞEN JEOPOLITIK HAREKETLILIK, ÖZELLIKLE TÜRKIYE’NIN YÜKSELEN STRATEJIK KONUMUNUN HEDEF ALINDIĞI BIR GÜÇ MÜCADELESINE DÖNÜŞMEKTEDIR. İSRAIL’IN SOMALILAND ÜZERINDEN ATTIĞI DIPLOMATIK VE ASKERI ADIM, DENIZ GÜVENLIĞI YA DA İRAN KARŞITLIĞI ÜZERINDEN AÇIKLANMAYA ÇALIŞILSA DA GERÇEKTE TÜRKIYE’NIN AFRIKA, ORTA DOĞU VE İSLAM COĞRAFYASINDA ARTAN NÜFUZUNU DARALTMAYA YÖNELIK STRATEJIK BIR ADIM OLARAK DEĞERLENDIRILMELIDIR.

1. KIZILDENIZ – BABÜ’L MENDEP – HINT OKYANUSU HATTININ KÜRESEL TICARET VE ASKERI HAREKATLAR ÜZERINDEKI ROLÜ

Dünya tarihinde ticari, askeri ve ulaşım açısından boğaz ve kanallar jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik açıdan stratejik önemde olmuştur (Koday vd., 2017, s.879). Osmanlı Devleti kaptanı deryası Barbaros Hayrettin Paşa “Denizlere Hâkim Olan Cihana Hâkim Olur.” Sözü ile buna dikkat çekmiştir. Müteakiben ABD’li deniz amirali ve stratejist Alfred Thayer Mahan; deniz yollarına hâkim olmakla dünya ekonomisini ve siyasi geleceğini kontrol etmenin mümkün olacağını ifade etmiş ve “Deniz Hakimiyet Teorisinin” gelişimine katkı sağlamıştır (Ergür, 2020, s. 135). Nitekim Katil İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği katliamın başlaması ile İsrail terör devletini üçüncü ülkeler nezdinde koruma altına almak isteyen ABD iki adet uçak gemisini Kızıldeniz’e göndererek deniz hakimiyetini tesis etmiştir (Doğru, 2023).

Kızıldeniz, Babul Mendep ve Hint Okyanusu Doğu Afrika ile Orta Doğu’nun kesişim noktasında olup aynı zamanda Süveyş Kanalı ile bölgeyi Doğu Akdeniz’e ve Avrupa’ya bağlamaktadır. Bu özelliği ile dünya deniz ticaretinde, enerji transferinde ve askeri stratejiye olan katkısıyla stratejik bir öneme sahiptir. Yemen ve Somali’deki istikrarsızlık ile Hint Okyanusu-Kızıldeniz bağlantısında gerçekleşen deniz korsanlığı Kızıldeniz’in üçüncü ülkeler nezdinde güvenlik anlamında ilgi odağına oturmasına neden olmuştur. (Tüysüzoğlu, 2019, s.324).

Bu kapsamda küresel devletler bölgede askeri üs tesis etmeye yoğunlaşmış ve bölgenin kontrolünde söz sahibi olmak istemişlerdir. Türkiye’de bu maksatla bölgede siyasi ve askeri varlığını etkili bir biçimde arttırmaya başlamıştır. Türkiye, Katar, Somali ve Sudan’da elde ettiği askeri üsleri ile pozisyonunu güçlendirmiştir. Sudan’daki varlığı ile Kızıldeniz’in kontrolü için bir adım atmış, Somali’deki askeri varlığı ile Babul Mendep Boğazını etki altına almıştır. (Çiçekçi, 2021, s. 506-508).

Türkiye, Somali’de gerek insani kalkınma projeleri ve altyapı çalışmalarıyla gerekse siyasi destek ve ekonomik yatırımlarıyla bölgeyle ilgilenen emperyalist küresel ülkeler arasında istisna bir yere sahiptir. İç savaş, terör ve ağır bir insani krizle boğuşan Somali’ye destek veren Türkiye, bu sayede insani sorunların çözümüne katkı sağlayarak bölgede siyasi nüfuzunu artırmayı başarmıştır. (Domazati, 2020).

Türkiye’nin özellikle Etiyopya ile yaşanan gerilimde Somali-Etiyopya arasında üstlendiği arabuluculuk ile iki ülke arasındaki çatışma zeminini barışçı bir ilişkiye dönüştürmüş böylece bölgesel bir enerji ve güvenlik ortaklığı inşa etmiştir. Bu gelişmeler sonrası Türkiye okyanusa açılma fırsatı yakalamış, sahip olduğu uzun menzilli füze sistemleri testlerini yapabilme imkanına kavuşmuştur (Mumay, N. 2025). Bu mesele İsrail medyasında “Türkiye, füze menzilini artırmak için gizlice Somali’de uzay üssü inşa ediyor” başlıklı analiz ile yer almış ve endişe ile karşılanmıştır (Yeni Şafak, 2025).

2. GAZZE SAVAŞI SONRASI DENIZ YOLLARININ GÜVENLIĞI

7 Ekim 2023’te başlayan İsrail terör devletinin Gazze saldırıları ile Doğu Akdeniz’de yaşanan egemenlik mücadelesi uluslararası hukuk açısından son derece riskli bir durum oluşturmuştur. İsrail BM madde 51 çerçevesinde meşru müdafaa hakkını kullandığı iddiası ile Filistin halkına karşı “soykırım” gerçekleştirirken, aynı zamanda Filistin’in Doğu Akdeniz’de mevcut haklarını ihlal etmiştir (Taşdemir, 2025, s. 441). İsrail’in Gazze saldırıları sonrası Yemen’de bulunan İran destekli Husilerin Babul Mendep-Kızıldeniz hattında 19 Ekim 2023’ten itibaren İsrail ile bağlantılı olduğunu iddia ettiği gemileri hedef almaya başlamasıyla bölge güvenliği daha riskli bir hal almıştır (Demirtaş, 2024, s.8).

İsrail’in Gazze saldırıları Türkiye-İsrail ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiş ve Türkiye’nin gerek Doğu Akdeniz’de ve gerekse Kızıldeniz-Babul Mendep Boğazı hattında güvenlik stratejilerini geliştirmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Çünkü önümüzdeki süreçte İsrail’in durulmasının olası olmadığı anlaşılmaktadır (Özpınar, 2024). İsrail’in durdurulmasının ve bölge güvenliğinin yeniden sağlanabilmesinin yolunun Türkiye’nin bölgede askeri anlamda caydırıcı bir güç olmasıyla mümkün olacağı aşikardır (OrduHayat, 2025).

EYLAT LIMANI ÜZERINDEN KIZILDENIZ’E KIYISI OLAN VE GÜVENLIK RISKI ILE KARŞILAŞAN İSRAIL, YAPACAĞI ITTIFAKLAR ILE BÖLGE GÜVENLIĞI SAĞLAMAK ISTEMEKTEDIR. GAZZE SALDIRILARI SONRASINDA İRAN ILE ASKERI GERILIM YAŞAYAN İSRAIL’IN, SUDAN DEVLETINDEN ÜS ISTEMESI KIZILDENIZ BÖLGE GÜVENLIĞI IÇIN DAHA TEMKINLI VE AKTIF OLMAK ISTEĞINI GÖSTERMEKTEDIR

Eylat limanı üzerinden Kızıldeniz’e kıyısı olan ve güvenlik riski ile karşılaşan İsrail, yapacağı ittifaklar ile bölge güvenliği sağlamak istemektedir. Gazze saldırıları sonrasında İran ile askeri gerilim yaşayan İsrail’in, Sudan devletinden üs istemesi Kızıldeniz bölge güvenliği için daha temkinli ve aktif olmak isteğini göstermektedir (Uçar, Bila Tarih).

3. BÜYÜK GÜÇLERIN (ABD, ÇIN, İSRAIL, BAE) YENI MEVZILENMESI

ABD’nin 2001 yılından beri Kızıldeniz’de askeri varlığı bulunuyor. ABD Gazze saldırıları öncesinde bu kuvvetlerini sistematik olarak artırmaya başlamıştı. İsrail’in Gazze saldırıları sonrası bu yapılanmasını hızlandırdı ve daha da güçlendirdi. Elbette bu durum özellikle İsrail’in bölge ülkelerine karşı saldırganlığının dayanağını oluşturmaktadır (Kalaycıoğlu, 2025).

Bir diğer küresel güç Çin, Ağustos 2017’de Cibuti’de askeri bir üs kurmuştur. Çin, böylece ilk deniz aşırı askeri üssüne sahip olan Çin, bölgedeki varlığını perçinlemek istemektedir. Çin özellikle İsrail limanlarını kullanarak bölgede aktif olmanın yollarını kurgulamaya çalışmaktadır. ABD ve Çin’in yanı sıra İsrail, Fransa, İtalya, İngiltere, BAE, Suudi Arabistan ve Rusya’da bölgede varlık göstermektedir (Tüysüzoğlu, 2019).

4. İSRAIL’IN SOMALILAND HAMLESI NE ANLAMA GELIYOR?

Somaliland uluslararası hukuk açısından, fiilî devletleşme olmasına karşın hukuki anlamda tanınmayan bir devlet konumunda yer almaktadır. 1555 yılından 1800’lü yılların başlarına kadar Osmanlı Devleti hâkimiyeti altında kalmış olan Somaliland sonradan İngiliz sömürgesi haline gelmiş ve 26 Haziran 1960 tarihinde bağımsızlığını ilan ederek Somaliland Cumhuriyeti kurulmuştur. Hemen ardından Birleşmiş Milletler üyesi 35 devlet, Somaliland Cumhuriyeti’ni tanımıştır. Müteakiben Somaliland Cumhuriyeti; 1 Temmuz 1960 tarihinde (bağımsızlık ilanının henüz altıncı gününde), Somali ile birleşmiştir. 1991 yılında Somali Demokratik Cumhuriyeti’nin dağılmasının ardından Somaliland, eski Britanya Somalilandı sınırları içinde kalarak yeniden bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu bağımsızlık ilanı sonrası demokratikleşme süreçlerini hukuki açıdan yerine getirmesine karşın günümüze kadar uluslararası toplum tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınmamıştır (Erdal ve Bayrak, 2024).

İsrail’in Somalilandı tanıma hamlesi, deniz güvenliği ve bölgesel askeri-stratejik çıkarlar temelinde gerçekleşmektedir. Bab’ül Mendeb Boğazı’na hâkim Afrika Boynuzu coğrafyası, İsrail açısından Kızıldeniz’de artan güvenlik risklerini dengeleme ve deniz ticaret yollarını güvenli kılma imkanını sunmaktadır (Çalışkan, 2025).

İsrail’in Somaliland hamlesinin ikinci temel hedefi, İran karşıtı çevreleme stratejisinin Afrika Boynuzuna taşınmasıdır. İran’ın Yemen’de Husiler üzerinden Kızıldeniz ve Bab’ül Mendeb üzerinden sürdürdüğü saldırılar, İsrail nezdinde ulusal güvenlik tehdidi olarak algılanmaktadır. İsrail’in Afrika Boynuzuna yönelimi, İran’ın bölgesel yayılımını çevreleme ve deniz ticaret yollarını güvence altına alma stratejisinin tamamlayıcı bir unsurudur (Kaloğlu, 2026). Son olarak Somaliland, İsrail açısından Kızıldeniz’de istihbarat ve askeri varlık faaliyeti gösterme imkânı sunacaktır. Bu durum, Yemen tehdidine tedbir almakla beraber aynı zamanda Türkiye’nin Somali merkezli artan askeri ve diplomatik varlığını yakından takip etme imkânı da sağlayabilecektir. (İndependetTürkçe, 2025,30 Aralık).

5. TÜRKIYE–İSRAIL GERILIMI YENIDEN YÜKSELIR MI?

Gazze savaşı sonrasında Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkilerin fiilen kopması, iki ülke arasında geçici bir kriz olmaktan çıkmış ve uzun vadeli stratejik bir rekabete dönüşmüştür. Türkiye’nin İsrail’i uluslararası hukuk ve insani değerler üzerinden açık biçimde eleştirmesi, diplomatik ilişkilerin askıya alınması ve kamu diplomasisi düzeyinde sertleşen söylem, iki ülke arasındaki güven krizini derinleştirmiştir (Yeşiltaş, 2024).

Bu kopuşun Afrika Boynuzu üzerinden gündeme gelmesi ise doğrudan değil, dolaylı ve çok katmanlı bir rekabet ortamının oluşması anlamına gelmektedir. Türkiye’nin Somali merkezli askeri varlığı, Etiyopya–Somali arabuluculuğu ve Kızıldeniz güvenliğine yönelik artan ilgisi; İsrail’in Somaliland, Eritre ve Bab’ül Mendeb hattında deniz güvenliği ve istihbarat odaklı hamleleriyle karşı karşıya gelen bir çatışma ortamı oluşturmaktadır. Elbette yakın gelecekte Türkiye ile İsrail arasında doğrudan askeri bir çatışma olasılığı düşüktür. Bu nedenle önümüzdeki süreçte Türkiye–İsrail ilişkilerinin doğrudan bir çatışmaya girmeden, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz ekseninde stratejik rekabet ve pasif çatışma şeklinde ortaya çıkması daha olası gözükmektedir (Kandemir, 2025, 29 Aralık).

İSRAIL’IN ULUSLARARASI HUKUKU ZORLAYAN ASKERI SALDIRGANLIKLARINI SÜRDÜRMESI, BÖLGESEL ISTIKRARSIZLIĞI TETIKLEYEBILECEK ADIMLARINI SÜRDÜRMESI VE TÜRKIYE’NIN GÜVENLIK ALANLARINI ÇEVRELEMEYE YÖNELIK STRATEJIK ADIMLARINI DEVAM ETTIRMESI DURUMUNDA, GELECEĞE DÖNÜK BARIŞÇIL ADIMLARIN ATILMASINI ZORLAŞTIRACAKTIR. BU DURUMDA, “İSRAIL TERÖR DEVLETININ ÇILGINLIKLARINA, HUKUK TANIMAZ SALDIRGANLIKLARINA VE BÖLGEYI ATEŞ ÇEMBERINE ÇEVIRME GIRIŞIMLERINE SON VERMEDIĞI SÜRECE, TÜRKIYE’NIN YAKIN GELECEKTE İSRAIL’E ASKERI BIR HAREKÂT YAPMASI YÜKSEK BIR IHTIMAL OLARAK ÖNÜMÜZDE DURMAKTADIR” ŞEKLINDEKI DEĞERLENDIRME, BIR TEMENNI YA DA TEHDITTEN ZIYADE, MEVCUT STRATEJIK GIDIŞATIN DOĞAL BIR SONUCU OLARAK ULUSLARARASI LITERATÜRDE TARTIŞILMAYA AÇIK HÂLE GELMEKTEDIR.

SONUÇ;

Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz havzasında gelişen jeopolitik hareketlilik, özellikle Türkiye’nin yükselen stratejik konumunun hedef alındığı bir güç mücadelesine dönüşmektedir. İsrail’in Somaliland üzerinden attığı diplomatik ve askeri adım, deniz güvenliği ya da İran karşıtlığı üzerinden açıklanmaya çalışılsa da gerçekte Türkiye’nin Afrika, Orta Doğu ve İslam coğrafyasında artan nüfuzunu daraltmaya yönelik stratejik bir adım olarak değerlendirilmelidir.

Türkiye’nin Somali merkez olmak üzere, Sudan ve Etiyopya hattında izlediği diplomatik adımlar ve tesis ettiği askeri üsler, İslam dünyasında güvenlik ve istikrara katkı sağlayıcı bir aktör olarak güçlenmesine katkı sağlamaktadır. Bu durum, İsrail kamuoyunda geleceğe dönük olarak stratejik bir meydan okuma olarak algılanmaktadır. Nitekim Afrika Boynuzunda Türkiye’nin arabuluculuk kabiliyetini artırması, askeri varlığını geliştirmesi ve bölge ülkeleriyle kazan kazan anlayışı üzerine ilişkilerini geliştirmesi, İsrail’in hareket alanını kısıtlayan jeopolitik bir etki oluşturmaktadır. Bu yüzden İsrail terör devletinin Somaliland hamlesi bu yönüyle, Türkiye’nin medeniyet coğrafyası olarak tanımladığı İslam ülkeleri kuşağında yeniden liderlik vasfını perçinleyerek bölge ülkeleri ile oluşturulabilecek birlik beklentilerini akamete uğratma hedefi gütmektedir.

Bu stratejik adımlar, Türkiye–İsrail ilişkilerinde geleceğe dönük çatışma alanlarını genişletmektedir. Gazze sonrası kopan diplomatik ilişkiler, karşılıklı güven kaybı ve Afrika Boynuzunda artan dolaylı rekabet, tarafları dolaylı olarak bir nüfuz mücadelesine sürüklemektedir. Ancak İsrail’in uluslararası hukuku zorlayan askeri saldırganlıklarını sürdürmesi, bölgesel istikrarsızlığı tetikleyebilecek adımlarını sürdürmesi ve Türkiye’nin güvenlik alanlarını çevrelemeye yönelik stratejik adımlarını devam ettirmesi durumunda, geleceğe dönük barışçıl adımların atılmasını zorlaştıracaktır.

Bu durumda, “İsrail terör devletinin çılgınlıklarına, hukuk tanımaz saldırganlıklarına ve bölgeyi ateş çemberine çevirme girişimlerine son vermediği sürece, Türkiye’nin yakın gelecekte İsrail’e askeri bir harekât yapması yüksek bir ihtimal olarak önümüzde durmaktadır” şeklindeki değerlendirme, bir temenni ya da tehditten ziyade, mevcut stratejik gidişatın doğal bir sonucu olarak uluslararası literatürde tartışılmaya açık hâle gelmektedir.

Sonuç itibarıyla Afrika Boynuzunda şekillenen yeni jeopolitik denklem, Türkiye’nin bölgesel ve küresel bir güç olarak yükselişini durdurmaya yönelik set oluşturma çabaları ile bu yükselişin sahadaki fiili karşılıkları arasındaki gerilimi görünür kılmaktadır. Önümüzdeki dönemde bu alan, yalnızca İsrail’in değil, Türkiye’nin de uzun vadeli güvenlik doktrinlerini test ettiği, askeri caydırıcılık ile diplomatik meşruiyet arasındaki hassas dengenin yeniden tanımlandığı stratejik bir kırılma hattı olmaya devam edecektir.

KAYNAKÇA