2025 Nobel Ekonomi Ödülü Üzerine

2025 Nobel Ekonomi Ödülü Üzerine

Nobel Barış Ödülünden sonra, Nobel Ekonomi ödülü de yanlış yerlere gitti. 2025 Nobel Ekonomi Ödülü, "İnovasyon Odaklı Ekonomik Büyümeyi Açıkladıkları İçin" Joel Mokyr, Philippe Aghion ve Peter Howitt'e verildi. Sürekli ekonomik büyümenin bu şekilde kutlanmasının, böyle bir modelin Dünya'nın ekolojik sınırları dahilinde sürdürülemez olduğunun açıkça gösterildiği bir zamanda gerçekleşmesi, Nobel Komitesinin ortaya çıkan bütün zararlarına karşılık hâlen Kapitalist büyüme teorisini desteklediğini ve Dünyanın entelektüel gündeminden ne kadar geri kaldığını bir kez daha gösteriyor. Nobel Komitesi görmek istemese de gezegensel sınırlar üzerine yapılan araştırmalar, 1600'den bu yana ekolojik sınırları sistematik olarak aştığımızı gösteriyor. İnsanlık şu anda kaynakları gezegenin kaynaklarını yenileyebileceğinden %80 daha hızlı kullanıyor ve sürekli ekolojik borç biriktiriyor. Bu bağlam, büyümeyle beslenen ekonomi teorisini onurlandırmayı keskin bir şekilde ironik hale getiriyor ve ekonomi biliminde aslında neyin ödüllendirilmesi gerektiğini yeniden düşünmenin acil ihtiyacını vurguluyor.

Bu anlamda, Ekonomistler Jing Chen ve James Galbraith birlikte yazdıkları ‘Entropi Ekonomisi’ kitabında bize ekonomilerin soyut sistemler olmadığını, termodinamik sistemler olduğunu söylüyorlar. Yazarlar, geleneksel ekonomideki piyasaların doğal olarak mükemmel bir denge bulduğunu öne süren denge teorisine meydan okuyor. Bunun yerine, ekonomik sistemlerin de evrenimizdeki diğer her şey gibi, termodinamiğin ikinci yasasını yöneten aynı fiziksel yasaları takip ettiğini öne sürüyorlar.
 


JING CHEN VE JAMES GALBRAITH’E GÖRE, ORGANIZMALARDAN EKONOMILERE KADAR YAŞAYABILIR
SISTEMLER, YALNIZCA ÇIKARDIKLARI ENERJI HARCADIKLARI ENERJIYI AŞTIĞINDA HAYATTA
KALIRLAR. BU DENGE BOZULDUĞUNDA ÇÖKÜŞ GELIR. EKONOMIDE DE HER ÜRÜN, HIZMET VE "YENILIK"
SÜREKLI ENERJI VE MALZEME AKIŞINA BAĞLIDIR. EKONOMIK SÜREÇLER, KAYNAKLARIN GERI DÖNÜŞÜ
OLMAYAN DÖNÜŞÜMLERINI IÇERIR BU AÇIDAN HER ÜRETIM EYLEMI ENTROPIYI ARTIRARAK GERI
DÖNÜŞÜ OLMAYAN ISRAF YARATIR. BU NEDENLE EKONOMI POLITIKALARIMIZ HAKKINDA NASIL
DÜŞÜNMEMIZ GEREKTIĞINI TEMELDEN DEĞIŞTIRMEMIZ GEREKIYOR.


Jing Chen ve James Galbraith’e göre, organizmalardan ekonomilere kadar yaşayabilir sistemler, yalnızca çıkardıkları enerji harcadıkları enerjiyi aştığında hayatta kalırlar. Bu denge bozulduğunda çöküş gelir. Ekonomide de her ürün, hizmet ve "yenilik" sürekli enerji ve malzeme akışına bağlıdır. Ekonomik süreçler, kaynakların geri dönüşü olmayan dönüşümlerini içerir; bu açıdan her üretim eylemi entropiyi artırarak geri dönüşü olmayan israf yaratır. Bu nedenle ekonomi politikalarımız hakkında nasıl düşünmemiz gerektiğini temelden değiştirmemiz gerekiyor.

Aslında, ekolojik iktisatçılar uzun süredir biyofiziksel ve kaynak kısıtlamalarını kabul ediyordu. "Entropi Ekonomisi" kitabı ise bu yaklaşımı daha ileri götürerek bireysel işletmelerden tüm ekonomilere kadar birden fazla ölçekte fiziksel süreçleri ekonomik sonuçlarla birleştiren birleşik bir çerçeve öneriyor. Teorilerinin merkezinde, değer ve üretimin temelden yeniden tanımlanması yer alıyor.

Değeri, öznel tercihler veya emek girdileri olarak görmek yerine, onu termodinamik düşük entropi kavramı – kullanılabilir kaynakların mevcudiyeti – aracılığıyla tanımlıyorlar. Üretim ise bu bağlamda, entropiyi her zaman artıran, büyüme ve verimlilik kazanımlarına pratik sınırlar yaratan bir dönüşüm süreci haline gelir. Bu bakış açısı, sınırsız ekonomik genişlemeye ilişkin temel varsayımlara meydan okuyor.

Yazarların teorisi sadece kaynak akışlarını değil, aynı zamanda farklı ortamlardaki sabit maliyetler (altyapı gibi) ile değişken maliyetler (hammaddeler gibi) arasındaki kritik ilişkiyi de açıklayarak belirli sistemlerin neden istikrar altında geliştiğini ancak koşullar değiştiğinde çöktüğünü anlamaya yardımcı oluyor. Chen'in eski bir akademik makalede belirttiği gibi, “Yaşamın iki temel özelliği vardır. İlk olarak, canlı organizmaların çevreden kaynak çıkarması gerekir… İkincisi, bir organizmanın yaşayabilmesi için, kaynak çıkarmanın toplam maliyetinin, çıkarılan kaynak miktarından daha az olması gerekir.” Bu içgörü işletmeler, haneler ve tüm ekonomiler için eşit derecede geçerlidir.

Chen ve Galbraith, insan toplumunun hayatta kalmasının ve refahının doğal kaynakların mevcudiyetine ve kullanımına nasıl bağlı olduğunu inceledikten sonra geleceğimize dair bir vizyon sunuyor; “İnsan toplumunun geleceği, uzun bir süre için, daha küçük nüfuslara, daha kısa yaşam sürelerine, daha yüksek değişken maliyetlere ve daha düşük sabit maliyetlere, daha küçük ülkelere ve hem kendi içlerinde hem de aralarında daha sert eşitsizliklere geri dönecek gibi görünüyor. Sosyal düzenlemeler, gelişmiş planlama, yeni enerji kaynakları ve yeni yatırımlar bu geçişin acılarını bir noktaya kadar hafifletebilir. Ancak bu, büyük olasılıkla geleceğin ekonomistlerinin, mühendislerinin ve planlamacılarının ilgilenmek zorunda kalacakları biyofiziksel gerçekliktir.”

Yazarlar bize ekonominin fiziksel dünyadan ayrı olmadığını, onun bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Chen ve Galbraith, ekonomik pratiği fiziksel gerçeklikle yeniden ilişkilendirerek giderek belirsizleşen bir gelecekte gezinmek için yararlı bilgiler sunuyor.

Buna karşılık, inovasyonun her türlü sınırı aştığını varsayan büyüme ekonomisi Joseph Schumpeter'in inovasyonun sürekli olarak eski teknolojileri ve firmaları yenileriyle değiştirdiği ünlü “yaratıcı yıkım” fikrine dayanıyor. İsveçli ekonomist Lars Syll, ekonomi alanında Nobel ödülü alanların yaklaşık üçte ikisinin Amerikalı olduğuna ve üçte birinden fazlasının Chicago Üniversitesi’nden olduğuna dikkat çekiyor. 2025 ödülü de büyümenin hem kaçınılmaz hem de arzu edilir olduğunu varsayan işte bu teorik soyu yeniden kutluyor.

Ama sürekli büyümeyi kutsayan kapitalist sistemin Nobel gibi kurumları, sonlu bir gezegende sürekli büyümenin fiziksel olarak mümkün olup olmadığını sorgulayan Herman Daly veya Nicholas Georgescu-Roegen gibi ekolojik iktisatçıları hiçbir zaman tanımadı.


İNOVASYONUN HER TÜRLÜ SINIRI AŞTIĞINI VARSAYAN BÜYÜME EKONOMISI JOSEPH
SCHUMPETER'IN INOVASYONUN SÜREKLI OLARAK ESKI TEKNOLOJILERI VE FIRMALARI YENILERIYLE
DEĞIŞTIRDIĞI ÜNLÜ 'YARATICI YIKIM' FIKRINE DAYANIYOR. İSVEÇLI EKONOMIST LARS SYLL,
EKONOMI ALANINDA NOBEL ÖDÜLÜ ALANLARIN YAKLAŞIK ÜÇTE IKISININ AMERIKALI OLDUĞUNA
VE ÜÇTE BIRINDEN FAZLASININ CHICAGO ÜNIVERSITESI'NDEN OLDUĞUNA DIKKAT ÇEKIYOR. 2025
ÖDÜLÜ DE BÜYÜMENIN HEM KAÇINILMAZ HEM DE ARZU EDILIR OLDUĞUNU VARSAYAN IŞTE BU
TEORIK SOYU YENIDEN KUTLUYOR.


Ancak her “yaratıcı yıkım” döngüsü aynı zamanda yeni enerji, maddi dönüşüm ve atık üretimi dalgalarını da gerektirir. Fransız inovasyon uzmanı Franck Aggeri'nin gösterdiği gibi, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji sistemleri veya yapay zekâ veri merkezleri gibi sözde temiz teknolojiler zorlu madencilik işlemlerine dayalı olan lityum, kobalt ve nadir toprak elementlerine ihtiyaç duyar.

Bu anlamda, “yeşil büyüme”nin genellikle kirliliği daha az görülen başka bir yere transfer ettiğini gösteren Aggeri, ana akım ekonominin yüzleşmeyi reddettiği şeyi ve İsveç Akademisi’nin kaçındığı soruyu soruyor: İnovasyon ne içindir?

Aggeri’ye göre:

  • İnovasyon genişlemeye değil, yaşam tarzlarının dönüşümüne hizmet etmeli.
  • Çevresel hasarı başka bir yere taşıyan “sıfır emisyonlu” teknolojileri kutlamak yerine, kirlilik transferlerini ölçen ve azaltan yaşam döngüsü analizine dikkat edilmeli.
  • Gerçek insan ihtiyaçlarını karşılarken malzeme ve enerji yoğunluğunu azaltan yenilikler geliştirerek yeterliliğe öncelik verilmeli.
  • Tedarik sistemleri üzerindeki kontrol yeniden kazanılmalı ve onları tekrarlanan şoklara karşı dirençli hale getirmek için değer zincirleri yeniden bölgeselleştirilmeli.
  • “Kullan-at” yerine dayanıklılığı benimseyen, onarım, yeniden kullanım ve yenileme için ürünler tasarlayan eko-tasarım anlayışı benimsenmeli.

Yine de bu yılki Nobel Ödülü, sürdürülemez olanın nasıl sürdürüleceğini açıklayan modelleri kutluyor. 2025’te inovasyon yoluyla sürekli büyümeyi kutlamak, gemi batarken Titanic şezlonglarını yeniden düzenleyenlere ödül vermek gibidir. Chen ve Galbraith’in düşündürücü sonucu tekrarlanmayı hak ediyor: “İnsan toplumunun geleceği, uzun bir süre için, daha küçük ülkeler ve daha sert eşitsizliklerle birlikte daha küçük nüfuslara, daha kısa yaşam sürelerine, daha yüksek değişken maliyetlere ve daha düşük sabit maliyetlere geri dönecek. Sosyal düzenlemeler, gelişmiş planlama, yeni enerji kaynakları ve yeni yatırımlar bu geçişten kaynaklanan acıları bir noktaya kadar hafifletebilir. Ancak bu, anladığımız kadarıyla, büyük olasılıkla geleceğin ekonomistlerinin, mühendislerinin ve planlamacılarının ilgilenmek zorunda kalacakları biyofiziksel gerçekliktir.”

Gezegenimizin geleceği ile ilgili asıl soru, inovasyonun gezegensel sınırlar içinde refaha hizmet edecek şekilde nasıl yönlendirileceğidir. Ancak İsveç Akademisi, gerçek çözümler için hangi inovasyonun gerektireceğini öneren akademisyenleri göz ardı ederek, gelecekle yüzleşmek yerine geçmişi kutlamayı tercih ediyor. İsveç Akademisi, sınırların sürekli olarak nasıl aşılacağından ziyade sınırlar içinde nasıl yaşanacağını açıklayan çalışmaları kabul edene kadar, içinde bulunduğumuz durum konusunda temelde ciddiyetsiz kalmaya devam edecektir.