Amerikan emperyalizmi, 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) sergilediği toprak, siyasi ve iktisadi yayılma sürecini tanımlayan bir kavramdır. Bu dönemde ABD, kıta sınırlarının ötesinde denizaşırı mülkler edinmiş, askeri çatışmalara müdahil olmuş, himaye yönetimleri (protektoralar) ve nüfuz alanları tesis etmiş, uluslararası diplomaside aktif bir aktör konumuna yükselmiştir. Söz konusu eylemler, ulusun karakteri ve küresel sistemdeki rolüne dair ontolojik soruları da beraberinde getirmiştir: Bu yayılmacı politika, Amerikan idealleriyle ne derece örtüşmekteydi? ABD'nin kendi değerlerini, kurumlarını ve kültürel normlarını diğer toplumla empoze etme meşruiyeti var mıydı?
Amerikan gücünün kıta sınırlarını aşarak Karayipler, Orta Amerika ve Pasifik havzasına odaklanması—bilhassa İspanyol- Amerikan Savaşı'nı— kapsayan olaylar silsilesi, literatürde genellikle "emperyalizm" olarak nitelendirilmektedir. Bu genişlemenin ardındaki dinamikler çok katmanlı ve komplekstir. Hawaii ve Küba'daki Amerikan çıkarlarını yönlendiren temel faktör iktisadi mülahazalardı. Karayipler ve Orta Amerika'da ise askeri ve jeostratejik unsurlar ön plandaydı. ABD, Pearl Harbor'da bir deniz üssü inşa etmeyi, Hawaii ve Samoa Adaları'nda ise stratejik kömür ikmal istasyonları kurmayı hedeflemişti. Buna ek olarak, Filipinler'in ilhakı ve Orta Amerika üzerinden stratejik bir kanalın inşası da öncelikli hedefler arasındaydı.
Table of contents [Show]
AMERIKAN YAYILMACILIĞININ KÖKENLERI
Amerikan yayılmacılığını tetikleyen iki temel saik mevcuttur. İlk olarak, ABD, artan bir ivmeyle yeni pazarlara ve hammadde kaynaklarına ihtiyaç duymaktaydı. Japonya'nın ticarete açılması, özellikle Amerikan tarım ve sanayi üretiminin iç tüketim kapasitesini aşmasıyla birlikte Asya pazarlarının stratejik önemini artırdı. Bu bağlamda, Amerikan iş çevreleri dikkatlerini Çin'e ve bu pazarın sunduğu devasa potansiyele yöneltti. Benzer şekilde, Latin Amerika'daki makroekonomik istikrarsızlıklar, bu ulusları ticari nüfuz için cazip hedefler haline getirdi. İkinci olarak, Amerikalı politika yapıcılar, askeri üslerin ve kömür ikmal istasyonlarının tesisinin, bu yeni pazarların güvenliğini tahkim edeceğine inanmaktaydı.
AMERIKAN YAYILMACILIĞINI TETIKLEYEN IKI TEMEL SAIK MEVCUTTUR. İLK OLARAK, ABD, ARTAN BIR IVMEYLE YENI PAZARLARA VE HAMMADDE KAYNAKLARINA IHTIYAÇ DUYMAKTAYDI. JAPONYA'NIN TICARETE AÇILMASI, ÖZELLIKLE AMERIKAN TARIM VE SANAYI ÜRETIMININ IÇ TÜKETIM KAPASITESINI AŞMASIYLA BIRLIKTE ASYA PAZARLARININ STRATEJIK ÖNEMINI ARTIRDI. BU BAĞLAMDA, AMERIKAN IŞ ÇEVRELERI DIKKATLERINI ÇIN'E VE BU PAZARIN SUNDUĞU DEVASA POTANSIYELE YÖNELTTI. BENZER ŞEKILDE, LATIN AMERIKA'DAKI MAKROEKONOMIK ISTIKRARSIZLIKLAR, BU ULUSLARI TICARI NÜFUZ IÇIN CAZIP HEDEFLER HALINE GETIRDI. İKINCI OLARAK, AMERIKALI POLITIKA YAPICILAR, ASKERI ÜSLERIN VE KÖMÜR IKMAL ISTASYONLARININ TESISININ, BU YENI PAZARLARIN GÜVENLIĞINI TAHKIM EDECEĞINE INANMAKTAYDI.
MONROE DOKTRINI 1823
Monroe Doktrini, ABD Başkanı James Monroe’nun 2 Aralık 1823’te Kongre’de dile getirdiği görüşlerinin bir bölümünde ilan ettiği dış politika ilkesidir. Temel fikri, Batı Yarımkürenin Avrupa güçlerinin yeni sömürgecilik girişimlerine ve siyasi müdahalelerine kapalı olduğu; buna karşılık ABD’nin de Avrupa’nın kendi iç işleri ve savaşlarına karışmama çizgisini benimsediğidir. Her ne kadar Monroe Doktrini, bir yandan Avrupa sömürgeciliğine karşı bir duruş gibi görülse de diğer yandan zaman içinde ABD’nin bölgesel üstünlüğünü ve müdahalelerini meşrulaştıran bir şablona dönüştüğü gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bunun yanında Uluslararası ilişkilerde bu doktrinle birlikte ABD, dış politikasında yalnızcılık politikasını da benimsemiş oldu.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarındaki yayılmacı politikalar donanmanın modernizasyonu ve güçlenmesiyle daha da perçinlendi. 1883 yılında deniz subayı Alfred Thayer Mahan, ulusal büyüklüğün ve uluslararası hegemonyanın güçlü bir donanmaya bağlı olduğunu savunan Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi, 1660–1783 (The Influence of Sea Power Upon History) adlı eserini yayımladı. Büyük yankı uyandıran bu eser, ABD'nin Karayipler, Pasifik ve Orta Amerika kıstağında üsler edinmesi yönündeki talepleri meşrulaştırdı. Bu üsler, Amerikan ticaretini destekleyecek ve denizaşırı iş çıkarlarını koruyacak stratejik noktalar olarak görüldü. Bu doğrultuda, modern savaş gemisi USS Maine inşa edildi ve 1898 yılına gelindiğinde ABD Donanması, çıkarlarını her iki okyanusta da savunabilecek kapasiteye ulaştı.
1890 sonrası dönemde resmi Amerikan yayılmacı politikasını şekillendiren üçüncü bir faktör, Avrupalı güçlerin sahip olduğu "Büyük Güç" statüsünü elde etmeye yönelik milliyetçi ve askeri dürtüydü. 1895 İspanya-Venezuela sınır krizinde ABD, Monroe Doktrini'nin tanınması konusunda ısrarcı olmuş ve kararlılığını göstermek amacıyla bölgeye savaş gemileri sevk etmiştir. Ünlü jeopolitikçi Alfred Thayer Mahan, ABD'nin denizaşırı pazarlar olmadan zarar görecek ticari bir ulus olması hasebiyle "dışa açılması gerektiğini" savundu. Mahan ayrıca stratejik risklere dikkat çekti; ülkenin coğrafi konumu, hem Atlantik hem de Pasifik'te kıyısı olan ancak okyanus imparatorluğu dar Karayipler'e dayanan "tamamen izole edilmiş tek büyük denizci ulus" olması nedeniyle tehlike arz ediyordu.
Donanmanın etkin kullanımı için Karayipler ve Panama üzerinde hakimiyet kurulması elzemdi. Bu jeopolitik vizyona göre, merkezi bir imparatorluğun anahtarı, Karayip Denizi'nin bir "Amerikan gölü" haline getirilmesi ve Panama'nın kontrolüyle Avrupa ve Asya'nın dışarıda tutulmasında yatıyordu. Böylece, ABD, 1898 yılında İspanya'yı mağlup ederek Porto Riko ve Guam dahil olmak üzere İspanya'nın eski mülklerinin kontrolünü ele geçirdi. Hawaii Adaları ilhak edildi ve İspanya ile yaşanan savaş, Küba'ya askeri müdahaleyi beraberinde getirdi. Ayrıca ABD bilhassa Filipin Adaları'nın ele geçirilmesiyle Asya kıtasındaki nüfuzunu genişletti. Filipinler, Çin ticaret rotası üzerinde bulunması nedeniyle adalar, potansiyel bir pazar ve stratejik bir kömür ikmal istasyonu olarak değerlendiriliyordu.
1890'lara gelindiğinde, pazar sıkıntısı ve iç huzursuzluk Amerika Birleşik Devletleri'ni denizaşırı genişlemeye yöneltti. Bu durum, ABD Dışişleri Bakanı James G. Blaine'in Amerikan etkisinin Karayipler ve Orta Amerika'ya genişletilmesi çağrısında bulunmasına yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri, Panama Kanalı'nın inşasını güvence altına almak için 1903'te Panama'da Kolombiya'ya karşı bir devrimi destekledi. ABD, ayrıca Küba, Haiti, Dominik Cumhuriyeti ve Nikaragua dahil olmak üzere Karayip komşularının işlerine müdahale etti. 1911’de Çin’de Dr. Sun Yatsen öncülüğünde imparatorluğu yıkan Cumhuriyetçi Devrimi destekledi.
BIRINCI DÜNYA SAVAŞI
Dünya savaşı, ABD’nin 1823’ten beri uygulamış olduğu yalnızcılık politikasını bıraktığı ve Başkan Wilson’un ortaya attığı meşhur 14 ilke ile birlikte yeni küresel değerlerin ortaya çıktığı bir dönem oldu. Ayrıca, yine ABD tarafından devletler üstü bir düzenleyici mekanizma olarak Milletler Cemiyeti de hayata geçti. Lakin ABD, kendi projesi olan Milletler Cemiyetine hiçbir zaman üye olmadı. Güya yeni bir dünya savaşının ortaya çıkmasını engelleyecek olan Milletler Cemiyeti İkinci Dünya Savaşı’nı engelleyemedi.
SICAK SAVAŞLAR VEYA FETIHLER YOKTU. AKSINE BU DÖNEM SOĞUK SAVAŞ DÖNEMI OLARAK ADLANDIRILIYORDU. ULUSLARARASI SISTEM ABD VE SOVYETLER BIRLIĞI’NIN ÖNDERLIK ETTIĞI IKI KUTUPTAN OLUŞUYORDU. EMPERYALIZM KAVRAMI COĞRAFYA ÜZERINDEN DEĞIL IDEOLOJI ÜZERINDEN TANIMLANMIŞTI.
İKINCI DÜNYA SAVAŞI
Her ne kadar ABD, bu savaşa sonradan girmiş olsa da her halde savaşın tek kazananı kendisi olmuştur. Silah endüstrisinin zirve yılları olan bu dönem ABD’yi küresel bir güce taşımıştır. Bir asır önce kendisini yansızlaştıran ABD şimdi ise özgür dünya diye adlandırdığı dünyanın neredeyse yarısına liderlik ettiği küresel bir süper güç olarak kendisini buldu. Bu dönem büyük güçlerin ideoloji üzerinden kendilerini tanımladığı bir dönemdi. Sıcak savaşlar veya fetihler yoktu. Aksine bu dönem Soğuk Savaş dönemi olarak adlandırılıyordu. Uluslararası sistem ABD ve Sovyetler Birliği’nin önderlik ettiği iki kutuptan oluşuyordu. Emperyalizm kavramı coğrafya üzerinden değil ideoloji üzerinden tanımlanmıştı.
Tüm Soğuk Savaş boyunca ABD, kendi nüfus alanlarını ve hegemonyasını Sovyetler Birliği’ne karşı korudu. Her iki güç arasında dehşet dengesi adı verilen ve nükleer silahların caydırıcılığı üzerine kurulu bir denge vardı ve bu denge iki ülke arasındaki ve küredeki barışın garantisiydi ve BM’den daha etkiliydi. Buna rağmen önemli savaşlar ve çatışmalar da yaşandı. Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgali ve nihayet İran-Irak Şavaşı. Bunun yanında bölgesel çatışmalar, darbeler, devrimler dünyanın dört bir yanında yaşandı ve her iki güç de kendine bağlı rejimleri koruma adına birçok vekalet savaşı yürüttü.
SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEM
1991 yılında Soğuk Savaş sona erdiğinde artık Sovyetler Birliği siyaset sahnesinden silinmişti. ABD Soğuk Savaş’ın galibi olarak uluslararası sistemi yeniden yapılandırdı. Bu yeni dönemin hakim ideolojisi yeni dünya düzeniydi ve ABD’nin küresel hakimiyetine dayalı yeni bir dünya sistemiydi. 1991 sonrası dünya tek kutuplu bir sisteme dönüştü. Öyle ki 1990’lar boyunca ABD dünyanın dört bir yanında barışı koruma operasyonları adı altında askeri harekatlar düzenledi. Zaman zaman BM Güvenlik Konseyi’nin iznine dahi gerek duymadan ülkeleri bombaladı. Bunlar hep tartışıldı lakin ABD’ye meydan okuyacak güçlerin henüz ortaya çıkmamış olmasından dolayı ABD tek kutuplu dünya düzenini ve hegemonyasını dayattı. Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası isimli kitabında ABD için Avrasya coğrafyasını jeopolitik ödül olarak gösterirken Avrasya aynı zamanda ABD’ye meydan okuyacak güçlerin de ortaya çıkacağı coğrafya olduğu konusunda uyarıyordu.
1990’lar Amerikan hegemonyasının sınırsız yaşandığı bir dönem olarak tarihe geçti. Ancak yeni milenyum öyle başlamadı. Haziran 2001’de Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan bir araya gelerek Şanghay İşbirliği Örgütünü kurdular. Bu birliktelik dünyada büyük bir heyecan yarattı. Birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. En büyük tartışma Varşova paktı yeniden mi kuruluyor sorusuydu. Ancak böyle olmadı. Amerikalı yazarlar Şanghay İşbirliği Örgütü’nü bir “saman alevi” olarak nitelendirdiler. Açıkça çok fazla önemsemediler.
Fakat her şey 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’nin tarihindeki en büyük ve yıkıcı terör saldırısına uğradığında değişti. Bu saldırı açıkça Amerikan hegemonyasına karşı bir tepki olarak yapılmıştı. ABD, vakit kaybetmeden terörizmle mücadeleye karşı büyük bir savaş başlattı. Dönemin başkanı Bush, bu savaşı haçlı seferlerine benzetti. Hatta bir adım daha ileriye giderek “ya bizimle berabersiniz ya da teröristlerle…” şeklinde dünyanın önüne bir de seçenek koydu. Terörizmle savaş sürecinde önce Afganistan ardından da Irak işgal edildi. Yıllarca bu ülkelerde büyük savaşlar verildi milyonlarca insan hayatını kaybetti.
ABD, bu dönemde Orta Doğu bölgesini kontrolü altına almak için birtakım projeleri hayata geçirdi. Bunun başında “Büyük Orta Doğu projesi” geliyordu. Açıkçası bu proje ABD’nin yeni emperyalist dünyası için bir kapı niteliğindeydi. Daha sonra bu projenin adını Genişletilmiş Orta Doğu projesi olarak değiştirdi. Fas’tan Çin’e kadar geniş bir coğrafyada Amerikan yanlısı hükümetlerin ve yönetimlerin ya da başka bir deyişle Amerikan hegemonyasının kurulmasını öngören bir projeydi.
ABD, Afganistan’da ve Irak'ta kanlı savaşlar verirken öbür tarafta Rusya ve Çin hiçbir bedel ödemeden Avrasya coğrafyasında birer birer stratejik mevziler kazanmaya başladılar. 2005 yılına gelindiğinde Şangay İşbirliği Örgütü Astana Zirvesi’nde ilk defa Şangay İşbirliği Örgütü ABD’den Afganistan’dan askerlerini çekmesini, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olan ülkelerdeki askeri üstlerini kapatmasını istedi. İlk adımı Özbekistan attı. Derhal Hanabat üssünü kapattı; ancak Kırgızistan Manas üssünü kapatmaya yanaşmadı. Aynı zirvede Şanghay İşbirliği Örgütü bir adım daha attı. İran, Pakistan ve Hindistan’ı örgüte gözlemci üye olarak aldı. Özellikle ABD tarafından uluslararası güvenliğe yönelik bir tehdit olarak gösterilen İran’ın bölgesel güvenlik, barış ve istikrarı temel felsefe olarak benimsemiş Şanghay İşbirliği Örgütüne alınması açıkça ABD’ye bir meydan okuma olarak kabul edildi. Çok geçmeden 2007’de Putin Uluslararası Münih Güvenlik Konferansı’nda NATO’yu ve ABD’yi sert bir şekilde eleştirerek, ABD’ye karşı ilk çıkışını yapmış oldu.
ABD’nin Büyük Orta Doğu projesini Obama döneminde geri çekmesinin ardından Orta Doğu’da hegemonyasını devam ettirmek için bu defa da Arap Baharı süreci başlatıldı. Halihazırda Bush döneminde Orta Doğu’da haritanın yeniden çizilmesine yönelik açıklamalar yapılmış hatta o dönemde emekli bir subay olan Ralph Peters Atlantic Monthly dergisinde bir makale dahi yayınlamıştı. Makaleyi önemli kılan unsur ise makalede yayınlanan yeni Orta Doğu haritasıydı. ABD’nin temel amacı Orta Doğu’da İsrail’i koru, kolla, yaşattır. Dolaysıyla İsrail’in bekası ABD için bir numaralı önceliktir. Bu nedenle Orta Doğu’da büyük, güçlü devletler istenmiyor, hepsi parçalanarak küçük bir devletçik haline getiriliyordu. İsrail için tehdit olan tüm liderler devre dışı bırakıldı. Saddam, Kaddafi ve Mübarek. Her şeye rağmen Arap Baharı Orta Doğu’da hiçbir sorunu çözmedi.
ABD’NIN BÜYÜK ORTA DOĞU PROJESINI OBAMA DÖNEMINDE GERI ÇEKMESININ ARDINDAN ORTA DOĞU’DA HEGEMONYASINI DEVAM ETTIRMEK IÇIN BU DEFA DA ARAP BAHARI SÜRECI BAŞLATILDI. HALIHAZIRDA BUSH DÖNEMINDE ORTA DOĞU’DA HARITANIN YENIDEN ÇIZILMESINE YÖNELIK AÇIKLAMALAR YAPILMIŞ HATTA O DÖNEMDE EMEKLI BIR SUBAY OLAN RALPH PETERS ATLANTIC MONTHLY DERGISINDE BIR MAKALE DAHI YAYINLAMIŞTI. MAKALEYI ÖNEMLI KILAN UNSUR ISE MAKALEDE YAYINLANAN YENI ORTA DOĞU HARITASIYDI. ABD’NIN TEMEL AMACI ORTA DOĞU’DA İSRAIL’I KORU, KOLLA, YAŞATTIR. DOLAYSIYLA İSRAIL’IN BEKASI ABD IÇIN BIR NUMARALI ÖNCELIKTIR. BU NEDENLE ORTA DOĞU’DA BÜYÜK, GÜÇLÜ DEVLETLER ISTENMIYOR, HEPSI PARÇALANARAK KÜÇÜK BIR DEVLETÇIK HALINE GETIRILIYORDU.
AMERIKAN HEGEMONYASININ YENIDEN TANIMLANMASI
2017’de göreve başlayan ve iş dünyasından gelen Trump ABD’yi yeniden güçlü yapmak adına birtakım adımlar attı. Gerek seçim kampanyasında gerekse göreve geldikten sonra en önemli misyonunun Çin’le mücadele etmek olduğunu hemen her fırsatta söyledi. Gerçekten de Trump görev yaptığı 2020’ye kadar Çin’i ABD’nin bir numaralı tehdidi hatta düşmanı haline getirmeyi başardı. 2019 NATO Londra Zirvesi’nde Çin’i NATO’nun da bir düşmanı haline getirmeyi başardı. Ayrıca, Trump, Asya-Pasifik bölgesinin adını Hint- Pasifik olarak değiştirerek, ABD’nin Asya-Pasifik’te hegemonya kurma arayışını hızlandırdı. Buna bağlı olarak dörtlü güvenlik işbirliği adını verdiği QUAD’ı hayata geçirdi. QUAD, Hindistan ABD, Japonya ve Avustralya’dan oluşan bir mekanizmaydı. Trump, Çin’i çevreleme adına Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile bile görüştü.
Biden dönemi ise ABD’nin daha çok savunma pozisyonuna geçtiği bir dönem olması hasebiyle dikkat çekmektedir. Biden, ABD’nin Afganistan’dan tamamıyla çekilmesini sağladı. Özellikle, Ukrayna savaşının çıkmasında Biden’ın rolü büyüktür. İngiltere ile birlikte Rusya’nın zayıflatılmasını amaçlayan savaş bugüne kadar geldi. Biden’ın esas girişimi Çin’e karşı oldu. Bu bağlamda, Çin’i çevreleme adına Asya-Pasifik bölgesinde ittifaklar zinciri kurdu. QUAD’ı canlandırdı. İngiltere ve Avustralya ile AUKUS’u kurdu. Japonya, Güney Kore ve Filipinlerle yerel ittifaklar oluşturdu.
MAGA VE AMERIKAN HEGEMONYASININ YENIDEN IHYASI
Trump, 2025 yılında ikinci kez göreve başladığında Amerikan halkının önüne “Make America Great Again” (MAGA) projesiyle geldi. Trump, tıpkı 19. Yüzyıl dünyasında olduğu gibi Amerikan topraklarına dünyanın dört bir yanından para akacağı vaadinde bulundu. Hızlı bir şekilde gümrük vergilerini artırdı ve yine bir kez daha Çin’i hedef aldı. Daha görevinin birinci yılını doldurmadan 2025 Ulusal Güvenlik Strateji belgesini yayınladı ve burada Çin ve Rusya’ya yönelik söylemleri yumuşatırken, Batı Yarımkürede özellikle de Güney Amerika’da yeniden nüfuz alanları kuracağını belirtti ve bunu yeni Monroe doktrini olarak ilan etti. Bu doktrin bir nevi ABD’nin kendi arka bahçesini düzenleme girişimi olarak yansıtıldı. Yeni Monroe doktrini kimi kesimler tarafından ABD’nin artık sahneden çekildiği şeklinde yorumlandı. Oysa ABD sahneden çekilmiyor aksine kendisini yeni dönem için hazırlık kampına alıyordu. Çok geçmeden bu gerçek 2026’nın ilk günlerinde Venezüella’ya düzenlenen bir saldırı ile ülkenin meşru ve diplomatik dokunulmazlığına sahip olan cumhurbaşkanı ve eşi kaçırılarak ABD’de hapse atılmasıyla doğrulandı.
ABD’de yapılan operasyonun hukukiliği tartışılırken, bu sefer de Trump, başta Kolombiya, Küba ve Meksika olmak üzere başka ülkelere de göz dağı verdi. Özellikle İran’a müdahale ve Danimarka’ya ait Grönland’a askeri güç kullanılarak el konulması Trump’ın gündemini oluşturdu. Trump, açıkça ABD’nin başta anayasa ilkeleri olmak üzere iç hukuk kurallarını ihlal ettiği gibi alenen Kongre’nin yetkilerini de gasp etmiştir.
Demokrat Parti sert bir şekilde Trump’ı eleştirirken kendisinin azledilmesi gerektiğini de yüksek sesle dile getirmeye başlamıştır. İşte bu noktada aslında Trump’ın bütün bu eylemelerinin ülkede kendisine yönelik düşen siyasi desteğin tekrar yükselmesini hedeflediğini göstermektedir. Zira önümüzdeki Kasım ayında Kongre ara seçimleri yapılacak fakat daha şimdiden anketler demokratların bu seçimi yani Kongre’de çoğunluğu kazanacağını gösteriyor. Bunun anlamı Demokratlar Kongre’de çoğunluğu kazanmaları halinde Trump’ın elini kolunu bağlayacaklar. Trump, dilediği gibi orduyu kullanamayacak ülkelere operasyon düzenleyemeyecek. Ayrıca 2027 büyük ihtimalle Trump’a yönelik bir azil soruşturmasına şahitlik edecek. Bu gerçeği bizzat Trump, kendisi cumhuriyetçilere eğer Kongre’yi kaybederseniz Demokratlar beni azledecekler şeklinde söyleyerek teyit etmiştir.
Bu nedenle Kasım ayına kadar Trump planlarını gerçekleştirmek zorundadır. Fakat Grönland’ı alırsa bu yeni toprak kazanımını Kongre’nin onaylaması gerekiyor. Kongre onaylamazsa bu geçer-