Son yıllarda Çin’in ekonomik olarak hızla ilerleyişi yanında, teknoloji, özellikle askeri teknoloji alanında, gösterdiği muazzam gelişmeler dikkat çekmekte ve bazı uzmanlar tarafından, bunun tüm dünyayı kontrol altına alacak bir tehlike olarak gösterilmesine tanık olunmaktadır. Peki böyle bir gizli ajanda ve proje gerçekten var olabilir mi? Yoksa sadece ekonomik gelişmelerden kaygı duyulması üzerine senaryolar mı ortaya konulmaktadır? Bu soruların cevabının bulunmasının ise ancak; tarihi, kültürel ve ekonomik gerçekleri ortaya koyan gerçek bir jeopolitik değerlendirme ile mümkün olacağı aşikardır.
Bir ülkenin coğrafyası ile o ülkenin yürüttüğü siyaset arasında çok yakın bir ilişki bulunur. Jeopolitik bir ülkenin coğrafyası, tarihi, kültürü, ekonomisi ve teknolojik gücüne göre izlemesi gereken stratejileri ortaya koyar. Şüphesiz bütün bu hususlar en çok da Çin açısından geçerlidir.
Öncelikle, kuvvetli olmanın, mutlaka kazanmak anlamına gelmediğini hepimiz biliyoruz. Sonrasında sadece ekonomik gücü kullanarak, bazı ülkelerde yatırımlar yapma ve yine bazı ülkelerdeki bazı tesisleri ele geçirmeye yönelik bazı örneklerden hareket ederek yapılabilecek değerlendirmelerin tam olarak gerçeği yansıtmadığını da…
Güç oluşumu için ittifaklara girmek ve bunu yaparken karşı tarafın kendi aleyhine ittifak oluşturmasını engellemek yanında, gücü ile hedefleri orantılı ve tutarlı tutmak ve hedefin tüm gücün tüketilerek ele geçirilmesinden ziyade, yeterli asgari gayretle elde edilmesi ve derinliğine stratejik bir bakış açısı ile stratejinin; zaman, mekân ve kuvvet dengesinin mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir (Alpar, 2021: 13). Bu aynı zamanda, yönlendirmelerden uzak, bilimsel bir araştırma metodolojisini de yansıtacaktır.
Günümüzde, uluslararası sistem daha çok güç arayışı üzerine kurgulanmıştır. Bu anlamda adaletin sağlanamadığı ve insanlara daha iyi bir gelecek için umut vermeyen, sorunları çözemeyen sistemlerin yok olmaya mahkûm olduğu zaten biliniyor. Peki Çin bu söylemin neresinde yer almaktadır ve geçmişindeki binlerce yıllık birikimi hangi yönde geleceğe taşımak düşüncesindedir. Belki de alanda en çok gri kalan husus bu belirsizlik üzerine yoğunlaşmaktadır. Çin, gelecek için dünyaya gerçekte ne vaat ediyor?
Dilerseniz bunu tarihsel bir yolculuk içinde hep beraber arayalım… Çin kültüründen başlarsak, Çin yazısında sürekli gelişen ve artan, 70.000 civarında sembol vardır ve normal bir bilimsel yazıyı okuyabilmek için en az 4.000 tanesinin bilinmesine ihtiyaç vardı. Yüksek seviyeli Çinceyi anlamak için ise neredeyse filozof olmak gerekiyordu. Zorluk ise Çinlilerin karmaşık duyguları basit bir dille ifade etme isteğinden kaynaklanıyordu (Ming, 2013: 112). Şüphesiz bu durum birçok olayın açıklamasına dayanak oluşturulabilir. İşte bu noktada Çin’in insanlara gelecek için sunduğu bir önerinin olmadığı görülmekte, alınan cevap “çoğunlukla bizim herhangi bir gizli ajandamız yok şeklinde olmakta” ve bu durumun insanlarda güvensizlik yarattığı görülmektedir.

Dilerseniz araştırmamıza devam edelim.
Çin’de ilk uygarlıklar, MÖ 2000’li yıllarda ilkel devlet biçimine dönüşmeye başlamıştır. Bu dönem ve sonrası genel olarak yerleşik devlet ve göçebe gruplar arasındaki aralıksız süren çatışmalar ve bir dizi imparatorluğun kurulup, gelişmesi ve bir süre sonra çöküşü ile karakterize edilebilir. Gerçekten de tarih boyunca, hep aynı durum birbiri ardına kendisini tekrar edecektir. Bu noktada süreklilik sağlayamama bu kültürde dikkate alınması gereken bir nokta olarak dikkat çekmektedir. Acaba yeni dönemde Çin bu sürekliliği sağlamayı başarabilecek midir?
Çin kültüründe dikkat çeken diğer bir önemli husus ise geçmişte oluşturulan kültürün zamanla, özellikle kuzeyden gelen kültürlerle karışması sonucu, değişikliğe uğraması ve değişim nedeniyle farklı bir noktaya evrilmesidir. Bu anlamda Çin kültüründe var olan “Atalar Kültü” dünyada yaşarken, ruhsal yönden kudretli kişilerin, öldükten sonra da aile ve toplumu korumaya devam ettiği inanışı bulunmaktadır. Bu Çinlilerin diğer kültürleri benimseyip kendi kültürleri içinde eritme ve kendine mal etme yetenekleri ile ilgilidir. Burada da Çin’in modelleme yeteneği ve bunu günümüze taşıma becerisi ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de Çin, bugün sahip olduğu birçok teknolojiyi diğer ülkelerden modelleyip geliştirme yoluna gitmiştir.
Tüm dünyada MÖ 1000’li yıllara kadar bakır ve bronz ağırlıklı olarak kullanılıyordu. Ancak bunlar yumuşak olduğundan, şekil vermek kolay olmasına rağmen keskin bir kenar elde edebilmek mümkün olmuyordu. Demir MÖ 2000’lerde bilinmesine rağmen uzun süre yaygın olarak kullanılamadı. Ancak ilk defa Çin ve çevresinde yaygın olarak kullanılmaya başlandı ve MS 600’lerde Çinliler, Hititler ile birlikte bunu öncelikli olarak askerlik alanında silah üreterek geliştirdiler (Altaş, 2011: 35-36) ve ardından diğer alanlarda, özellikle, neredeyse 100 metre açıklığında asma köprüler için demir kablolar üretebilir hale geldiler. Ardından, 1800’lü yıllara kadar dünyanın önce gelen demir ve çelik üreticisi olmayı sürdürdüler. Bu ise binlerce yıl sonrasında Avrupa ve Amerikalılar tarafından örnek alındı (Ponting, 2011:170). Diğer bir özellik ise Çin’in elde ettiği teknolojileri saklayabilme becerileridir ki bir kısmıyla çalınmış olsa bile, ipek böceği ve üretim sırlarını 2000 yıl boyunca sır olarak saklama ve tek elit ipek üretici olma konumunu koruyabilmeleri bunun en güzel örneğini teşkil etmektedir. Yine bu yetenekleri sayesinde çevrelerindeki savaş arabası, atlı okçuluk gibi gelişimleri toplayıp geliştirdiler ve kullandılar. Bugün de bu durumun devam ettiği görülmekte olup teknolojiyi koruma alanında da sahip oldukları kültürü devam ettirme becerilerinin olduğu söylenebilir.
Çin’in diğer bir önemli özelliği ise toprak ve ekonomik düzeni iyi örgütleme kabiliyetleri olmuştu. Ekonomi zaman içerisinde uzmanlaşmış işçilerle birlikte serbest bir piyasa haline dönüştürülebilmiştir. Bir çeşit arz ve talep dengesini, ekonomist Adam Smith’den neredeyse 2000 yıl önce kurmuş olmaları her türlü zorlu şartlara rağmen ayakta kalmalarını sağlamıştır (Ponting, 180-182). Diğer taraftan enerji yönünden muazzam üretim gücünü destekleme kabiliyeti halen sınırlı olup, bugün kısmi olarak çözse bile hala dışa bağımlıdır ve projelerini tam olarak gerçekleştirme güçlüğü çektiği açıkça ortadadır. Açık olarak belirtmek gerekir ki bunu aşamadığı sürece, tıpkı II. Dünya Savaşında Japonya’nın yaşadığı gibi, Çin’in bir güç merkezi olabilmesi oldukça zor gözükmektedir. Peki bu anlamda, ABD Başkanı Trump’ın Hürmüz Boğazını kontrol etme stratejisi ve Çinli gemilere ateş açtırması benzeri bir enerji kontrol mekanizmalarını harekete geçirme olarak ne derece yorumlanabilir?
Çin konusunda incelenmesi gereken konulardan birisi de halkı ve devleti yönlendiren düşünce akımlarından gelmektedir. Bilindiği üzere bir toplum düzeninin oluşturulması ve devamında tutucu olmayan fikirler ve buna öncülük eden bilgeler oldukça önemli bir yer tutar ve bu Çin kültüründe günümüze yansıyan yönleriyle fazlaca görülür. MÖ 551 ve 478 yılları arasında yaşamış Konfüçyüs, “İnsanlar yaşamda onlardan ne istenirse onu yapmalılar.” diyordu (Lucas, 1953: 125). Çin pratik yaşamın ülkesiydi. Onların ne Tanrı ne de öteki hayat gibi bir kaygıları vardı. Ne gök ne de yerlerin derinliklerinde olan olaylarla pek ilgilenmezlerdi. Bu nedenle de Çinli Romancılar, genelde ayın önünden geçen siyah bulutları, günlük yaşamı ve eğlenceleri anlatırdı (Lissner, 2006:130-133). Yine bu nedenle Konfüçyüs, Tanrısal bir düzenden daha çok, dünyada işe yarayabilecek pratik bilgiler üzerine yoğunlaşmıştı. Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma sözü ona aitti. Öğretilerinde temel erdemler; cömertlik, yumuşak başlılık, çalışkanlık, tutumluluk ve görev bilinciydi. Bilgeler iyi davranışı benimser, cahiller ise bilgiyi küçümserdi. Disiplin ve doğruluk bu dünyada huzurun temelini oluşturmaya yeterdi. Bu zaten her yöneticinin istediği şeylerdi. Günümüzde de benzer fikir insanların düşüncelerinin öne çıkarılması yine tarihsel bu gerçeklerle ilgilidir ve toplumu bir arada tutabilmenin ve itaatin bir yöntemi olarak görülmektedir.
Benzer şekilde Konfüçyüs ile aynı dönemde yaşayan Lao-Çe’nin, insanın alçakgönüllü, gösterişsiz bir hayat sürmesi ve doğayı sevmesi gerektiği savunması ilginçti. Ona göre insanlar ne kadar çok şey düşünürlerse o kadar çok şey ortaya çıkardı ve çok şeylerin ortaya çıkması felakete bir adım daha yaklaşmak anlamına geliyordu. İnsan saklanır ve göze batan birisi olursa o zaman üzüntülerden uzak kalırdı. Ardından Çu-ang-Çö, Taoizmi kurdu. Şüphesiz bu düşünceler, sabır ve pasiflik yanında beklemeyi de yüceltiyor ve yaşam tarzı haline getiriyordu. Çin’in çözemediği sorunları zamana bırakan sabırlı bir yapıya sahip olması da buradan ileri gelmektedir. Günümüzde de bazı konularda üstüne gelinmesine rağmen Çin yönetiminin çoğu zaman sabırla zamana bıraktıklarına şahit olunması bu geleneğin bir sonucu gibi gözükmektedir.
Bunun yanında, tarihte Çin’in binlerce kilometrelik set inşasına rağmen saldırıları durduramaması, zenginliğini diğer güçlere karşı koruma güdüsünün tarih boyunca devam ettirmesine ve her seviyede içine kapanma ve böylece korunduğunu sanma güdüsünü geliştirmiştir. Öyle ki ilerleyen dönemlerde bazı Çin İmparatorları, insanlardan uzak dururlarsa daha uzun yaşayacaklarına inandıklarından dışarı kapalı yüzlerce saray yaptırmışlar ve kendilerini buralara adeta hapsetmişlerdir (Harman, 2009: 69). Yine bazı dönemlerde, Çinlilerin çatal ve bıçağı bile silah kabul ediliyor ve belki de bu yüzden tahta kaşıklarla yemek yiyorlardı (Havemann, 1990: 217-219). Çin kültürü karşılaştıkları zorluklarla birlikte gelişmiştir. Kendilerini göçebe saldırılarına karşı korumak maksadıyla, ticari ilişkiler yanında, rüşvet, iskân, diplomasi ve asimilasyon yöntemlerini oldukça geliştirmiş olduklarını biliyoruz (Davis, 2011). Bunun bir sonucu olarak Hunlar ikiye bölünmüştü. Daha sonraki dönemlerde başka yöntemleri de geliştirdiler ve başarılı oldular. Özellikle MS ilk yüzyılda saldırılarını önleyemedikleri Hunlu göçebeleri ağır maliyetlerine rağmen saraylarında ağırlamaları ve gerektiğinde yönetimi de onlara vererek zamanla asimilasyon yöntemi bunlarda birisiydi (Alpar, 2015:85). Belirtilen bu hususların Çin kültürünün geçmişinde olması da dikkate alınması gereken bir konu olarak değerlendirmelere dahil edilebilir.
Zaten bunu uyguladıkları dönem belki de ülke sınırlarını en geniş alanlara taşımıştır. İslamiyet’in yayıldığı dönemde Türk melezi olan İmparator An Lu-shan döneminde Çin’de Büyük Yen Devleti kurulmuştu (Baykuzu, 2013: 1-2). Bu dönemde 200.000 kişilik ordunun mevcudu giderek artarak 900’lü yıllarda 400.000’lere kadar çıktı. Bir yüzyıl kadar sonra ise 1.250.000’i geçmişti. Ordu profesyonel bir yapıda olması yanında teknolojik silahlara da sahipti. Bu o dönemde o kadar muazzam bir orduydu ki dünya üzerinde 19. yüzyıla kadar böyle bir ordu kurulamadı. Çin oldukça pahalı olan bu sistemi, üretimi ve zenginliği ile idame ettirebiliyordu ancak zenginlik düşmanları artırıyor ve iç yapıdaki karışıklıklar için giderek daha fazla kuvvet ayırmak gerekiyordu. Diğer taraftan silah teknolojilerini korumak da pek mümkün olmuyor ve komşu devletler tarafından kopyalanan silahlar geliştirilerek Çin’e karşı kullanılabiliyordu. Çin’in geçmişte yaşadığı bu tecrübe acaba gelecekte de karşısına engelleyici bir konu olarak tekrar çıkabilir mi?
Korkunun saldırıları önleyemeyeceği açıkça ortadadır. Çin tarihinde belli dönemlerde buna rastlıyoruz. Nitekim eski başkent Nanking, kuzeyden gelen saldırıların hedefiydi ve 1449 yılında Çin İmparatoru esir alınmış ve yüksek bir fidye karşılığı serbest bırakılmıştı (Dünya Tarihi, 2007:76). Bu nedenle başkent 1421 yılında daha güneye bugünkü Pekin’e taşınmıştır. Çin’in kendi iç dinamikleri, coğrafya ve nüfusunun büyüklüğü ve korunma ihtiyacı, denizcilikte ilerlese bile, fazla ilerleyişinin önünde bir engel olarak kalmıştır. Peki geleceğe yönelik olarak bu durumu örneklememiz ve değerlendirmeye almamız ne derece bilimsel olacaktır?
Çin’in neden ilerlemediği ve dünyaya açılamadan içine kapanık kaldığını kısmen izah etmeye çalıştık. Burada bir olayı daha vurgulamak, belki de konunun anlaşılması bakımından uygun olacaktır. 1421 yılında Çin gemileri yeniden Doğu Afrika’ya açılmıştı ve o dönemlerde Çin zenginliği ile Avrasya bölgesinin en gelişmiş toplumuydu. Ancak beklenmedik şekilde Çin İmparatoru, 1433 yılında uzun deniz yolculuklarına yasak getirmesi bir anda her şeyi inanılmaz şekilde değiştirdi (Dünya Tarihi, 2007: 74). Her ne şekilde olursa olsun Çin’in bu jeopolitik içe kapanması onun geriye giden geleceğine zemin hazırlamıştı. Çin gerçekten de dünyaya kapandıktan sonra giderek zayıf düşecekti. Öyle ki 19. yüzyılda bir İngiliz verdiği raporda: Tabancalarında yeteri kadar mermisi olan küçük bir grup ülkenin bir ucundan öbür tarafına gidebilir” diyordu. Zaten ondan sonra da Çin’de direniş kültürünün zayıfladığı açıkça görülür. Biraz zor gibi gözükse de Çin’in böyle bir içine kapanmayı gerektiren ortamın içine düşmesi olasılığı ne olabilir? Neticede önemli olan, gerçek anlamda zihinsel bir dönüşümün gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Yoksa sadece silahlara sahip olmak bazen sahada pek bir şey ifade etmiyor.

Çin’in II. Dünya Savaşı sırasında Japon istilasına uğraması ve sonrasında Batı yardımlarıyla ayakta kaldığı ve oldukça fazla kayıp verdiği görülür. Ancak sonraki dönemde durumun, ideolojik nedenlere dayalı olarak, değişmeye başladığı da görülür. Bu durum Vietnam’da daha açık olarak görülebilir. II. Dünya Savaşı sonunda Fransızlar bu ülkeyi kolayca kontrol edebileceklerini düşünüyorlardı. Ancak 1949 yılında Çin’de komünist rejimin iktidara gelmesi ve Vietnam’a yardım etmesiyle bir anda her şey değişti. Fransızlar karşılarında en fazla 60 adet top ve 25.000 mermisi olan bir kuvvet beklerken, bir anda 200 top ve 350.000’den fazla mermisi olan yüksek ateş gücüne sahip Vietnam taburlarını görünce şaşkına döndüler. Bu kuvvetler zamanla kendilerini geliştirdiler ve 1954 yılında Fransızlar ikmal yapamaz duruma getirip çökerttiler. Herkesin çok iyi bildiği üzere sonrasında da ABD’yi yenilgiye uğrattılar. Savaşın maliyeti ABD için 600 milyar doları geçmişti. Savaşta 7 milyon ton bomba kullanılmıştı. Çin’in dünya üzerinde benzer operasyonlara dahil olması olasılığının yüksek olduğunu iddia edenler, acaba yanılıyor olabilirler mi?
Yine Çin, Kore’de BM kuvvetlerine karşı da savaştı. 1951 yılında her iki taraf da savaştan önceki kendi sınırlarına çekildi. Bozulan AB-Çin ilişkilerini düzeltmek ise neredeyse 20 yıl aldı.
Dünya üzerindeki jeopolitik dengeler ve yükselen Sovyet tehlikesi Çin’in işine yaramıştı. Çin ilk nükleer silahına 1964 yılında sahip oldu. Ardından ilk uydusunu 1970 yılında uzaya gönderdi. Sovyetler Birliğine karşı ABD’nin Çin’i yanına alma düşüncesi ise ABD Başkanı Nixon döneminde gerçekleşti. Bu dönemde Sovyet-Çin sınır çatışmaları yaşanmış ve 800’den fazla Çinli asker hayatını kaybetmişti. Savaşı Sovyet askerleri başlatmıştı. Çatışmanın başında sınıra 40 tümenden fazla asker yığmıştı. Ancak yoğun propaganda faaliyeti nedeniyle, başlangıçta çatışmayı Çinlilerin başlattığı düşünüyordu. Sonrasında ABD yönetimi Çin’e gezi yasağını kaldırdı belli miktarda Çin malının ülkesine girişine izin verdi. Ayrıca yiyecek kıtlığı çeken Çin’e hububat yardımı gönderdi. 1972 yılındaki Pekin Mao- Nixon tokalaşmasının ardından gerçekleşen stratejik manevra ile Çin farklı bir noktaya evrilirken, ters cepheden çevrilmiş Sovyetlerin çöküşü daha da hızlandı. Acaba bu sefer ABD başkanı Trump, Nixon’un yaptığı manevranın tersini bu sefer Çin’in karşısına Rusya’yı koyarak mı yapmak istiyor? Peki bunun gerçekleşme olasılığı ne olabilir?
En iyi savaş savaşmadan kazanılıyordu. Ancak Çin’de geçmişinden aldığı tecrübeler ile gelişmesini giderek hızlandırma fırsatını buldu. Bunda 1989 yılında sona eren Soğuk Savaş dönemi sonrası ABD’nin Orta Doğu bölgesi ağırlıklı tek başına sürdürmeye çalıştığı üstünlük mücadelesinde gücünü dağıtması, gereksiz yerlerde boşuna harcaması, güç kaybetmesi ve yıpranmasının da büyük payı olduğu muhakkak. ABD halen içine düştüğü bu bataklıktan, uğraşmasına ve güvenlikle ilgili dokümanlarına yansıtmasına rağmen (Bkz. ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi: Aralık 2025), kendisini İsrail nedeniyle, kurtarabilmiş değil. “Boşluk Teorisi” gereği her boşluk yeni güçleri doğuruyor. Acaba ABD, harekât ortamını şekillendirmek için geç mi kaldı?
Machiavelli, tecrübelerine dayanarak, “kuvvetli bir müttefikin gücü ona bağlı olanlar için tehlike yaratabilir” demişti (The Prince, 1513, 2018). Acaba açıklamaya çalıştığımız durum da tam olarak buna mı işaret ediyor? Diğer taraftan tarihçiler her yeni gücün yükselişinin beraberinde belirsizlik ve endişe getirdiğini ifade ediyor (Welch ve Nye, 30). Belki de sadece ABD’nin değil tüm dünyanın endişe duyduğu da böyle bir şey mi?
Bunun yanında, her ne kadar Çin bazı alanlarda ilerlemeler gösterse ve bunu alana yansıtsa bile bunun bir dünya hakimiyeti ve güç kazanımı olduğunu ısrarlı bir şekilde iddia etmek ne derece doğru olabilir? Bu anlamda Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2025 yılı eylül ayında düzenlenen bir askerî geçit töreninde Rusya ve Kuzey Kore liderleriyle birlikte sergilediği güç gösterisi sadece katedilen bir yolu mu, yoksa gerçek ve mutlak bir üstünlüğe mi işaret ediyor? Yoksa, 1957 yılında ilk yapay uydusu Sputnik’i fırlatarak, dünya yörüngesine oturtan Kruşçev’in acele bir değerlendirme ile, “hem bilim hem de askeri alanında Batı’yı geçtik. Yakında sanayi üretiminde de geçeceğiz” (Kissinger, 2007: 549) sözünü mü hatırlamamız gerekiyor?
Sonuç olarak, kültür bir birikimdir ve geleceği şekillendirir. Bu nedenle geçmişin ve kültürün incelenmesi geleceğe ilişkin bazı ipuçlarını bizlere sunabilir. Çin’in jeopolitik alanda bazı gri alan stratejilerinin olup olmadığı sorusu, doğrudan olmasa da uygulamalardan az ya da çok ortaya çıkmaktadır. Bu konuda bir kâhin ve tahminci olmanın gerçekleri tam olarak ortaya koyamayacağı açıktır. Gri alana ilişkin emareler ise ancak, multidisipliner bir anlayışla derin bilgi birikimini harekete geçirmekle öngörülebilir. Goethe’nin dediği gibi: “Bu dünyanın büyük devletleri, savaşlar ve kavgalarla yıkıldı ve kim savunup koruduysa en güzel ödülü onlar kazandı.” Bu durum gelecekte de aynı şekilde devam edecek gibi gözüküyor.
Referanslar:
Alpar, Güray. (2014). Antropolojik Bakış Açısıyla Stratejik Dünya Tarihi, Konya: Palet Yayınları.
(2015). Uluslararası İlişkilerde Strateji ve Savaş Kültürünün Gelişimi, Konya: Palet Yayınları.
(2021). Uluslararası İlişkilerde Strateji ve Coğrafyayı Anlamak, Konya: Palet Yayınları.
Altaş, Seyithan. (2011). Uygarlık Tarihi, Ankara: Nobel Yayınları.
Baykuzu, Deniz Tilla. (2013). An Lui Shan ve Büyük Yen Devleti, Konya: Kömen Yayınları.
Davis, C. James. (2011). İnsanın Hikayesi, Çev. Barış Bıçakçı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Harman, Chris. (2009). Halkların Dünya Tarihi, Çev. Uygur Kocabaşoğlu, İstanbul: Yordam Kitap.
Havemann, Robert. (1990). Yarın, Sanayi Toplumu Yol Ayırımında Eleştiri ve Gerçek Ütopya, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Kissinger, Henry. (2007). Diplomasi, Çev. İbrahim H. Kurt, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.
Lissner, İvar. (2006). Uygarlık Tarihi, Çev. Adli Moran, İstanbul: Nokta Kitap.
Lucas, S. Henry. (1953). A Short History of Civilization, New York: McGraw-Hill Book Company.
Machiavelli, Niccolò. (2018). Prens, Çev. Nevin Yeni, İstanbul: Alfa Yayınları.
Ming, Ku Hung. (2013). Çin Halkının Zihniyeti, İstanbul: Doğu Batı Yayınları.
Ponting, Clive. (2011). Dünya Tarihi, Çev. Eşref Bengi Özbilen, İstanbul: Alfa Yayınları.
Welch A. David & Nye S. Joseph. (2013). Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, Çev. Renan Akman, İstanbul: İş Bankası Yayınları.