YÜKSELEN GÜÇLER VE DÖNÜŞEN CEPHELER: 2030’A Doğru Küresel Savunma Doktrini ve Türkiye’nin Konumu

YÜKSELEN GÜÇLER VE DÖNÜŞEN CEPHELER: 2030’A Doğru Küresel Savunma Doktrini ve Türkiye’nin Konumu

GÜNÜMÜZDE OTONOM SISTEMLER, YAPAY ZEKA DESTEKLI ISTIHBARAT, SIBER GÜVENLIK VE UZAY TEKNOLOJILERI GIBI YENILIKLER, BIRÇOK ÜLKENIN SAVUNMA PLANLAMASINDA BELIRLEYICI HALE GELMIŞTIR. SONUÇ OLARAK, KÜRESEL SAVUNMA DOKTRINI KAVRAMI; YÜKSELEN GÜÇLERIN ORTAYA ÇIKIŞI, ÇOK BOYUTLU ÇATIŞMA TÜRLERI VE HIZLA DEĞIŞEN TEKNOLOJIK ORTAM IŞIĞINDA SÜREKLI YENIDEN TANIMLANMAKTADIR. MODERN DOKTRINLER BU DINAMIKLERI GÖZETEREK DEVLET VE ITTIFAKLARIN ASKERI STRATEJILERINI ŞEKILLENDIRMEKTE VE 2030’A DOĞRU GIDILIRKEN GÜVENLIK ÖNCELIKLERINI BELIRLEYEN TEMEL ÇERÇEVEYI OLUŞTURMAKTADIR.

YÜKSELEN GÜÇLER VE DÖNÜŞEN CEPHELER : 2030 ’A DOĞRU KÜRESEL SAVUNMA DOKTRİNİ VE TÜRKİYE ’ NİN KONUMU

Güvenlik literatüründe savunma doktrini, bir devlet veya ittifakın askeri güç kullanımını yönlendiren temel ilke ve yöntemler bütünü olarak tanımlanır. Bu kavram, uluslararası sistemdeki değişimler nedeniyle günümüzde küresel ölçekte ele alınmaya başlanmıştır. Soğuk Savaş’ın ardından gelen 2000’li yıllarda ABD’nin göreli gerilemesi, Çin, Hindistan, Rusya ve Avrupa Birliği gibi farklı güç odaklarının yükselişine yol açmış; böylece geleneksel iki kutuplu dünya düzeni çok kutuplu bir sisteme dönüşmüştür. Bu süreç, ülkelerin savunma stratejilerinin yeniden gözden geçirilmesini gerekli kılmıştır. Küresel bağlamda askeri ve stratejik dönüşümler de bu süreci desteklemektedir. Ekonomik ve politik küreselleşme ile bilgi-iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, savaş kavramlarını kökten dönüştürmüştür. Özellikle vekâlet savaşı, hibrit savaş ve siber savaş gibi yeni çatışma biçimleri ön plana çıkmış; bu çeşitlenmiş tehdit ortamı, geleneksel konvansiyonel savunma anlayışının yetersiz kalmasına neden olmuştur. Doktrin üretiminde rol alan aktörler arasında Amerika Birleşik Devletleri ve NATO öne çıkarken, strateji düşünce kuruluşları ve savunma araştırma kurumları da önemli katkılarda bulunmaktadır. Teknolojik gelişmelerin savunma doktrinlerine etkisi özellikle belirgindir. 1990’lı yıllarda ağ merkezli harp konseptinin hayata geçirilmesiyle birlikte dijital teknolojiler, gelişmiş silah sistemlerinin, taktiklerin ve stratejilerin temelini oluşturmuştur. Günümüzde otonom sistemler, yapay zeka destekli istihbarat, siber güvenlik ve uzay teknolojileri gibi yenilikler, birçok ülkenin savunma planlamasında belirleyici hale gelmiştir. Sonuç olarak, küresel savunma doktrini kavramı; yükselen güçlerin ortaya çıkışı, çok boyutlu çatışma türleri ve hızla değişen teknolojik ortam ışığında sürekli yeniden tanımlanmaktadır. Modern doktrinler bu dinamikleri gözeterek devlet ve ittifakların askeri stratejilerini şekillendirmekte ve 2030’a doğru gidilirken güvenlik önceliklerini belirleyen temel çerçeveyi oluşturmaktadır.

Bu makale, 2030’a doğru evrilen küresel güvenlik ortamında savunma doktrinlerinde yaşanan dönüşümü çok boyutlu bir perspektifle ele almaktadır. Öncelikle son 25 yılda çatışma sahalarının nasıl değiştiği incelenecek; Orta Doğu’dan Asya-Pasifik’e kadar uzanan coğrafi dönüşüm analiz edilecektir. Ardından, klasik tehdit algılarının yerini alan siber saldırılar, uzay rekabeti ve biyoteknolojik riskler gibi yeni tehdit alanlarına odaklanılacaktır. Üçüncü bölümde ise ABD ve Çin gibi büyük güçlerin yanı sıra Polonya, Avustralya, BAE ve Suudi Arabistan gibi yükselen aktörlerin askeri yatırımları ve savunma vizyonları değerlendirilecektir. Avrupa’da NATO’ya bağlılık temelinde İngiltere, Almanya ve Fransa’nın pozisyonları da bu çerçevede ele alınacaktır. Dördüncü bölüm, Türkiye’nin 2030’a yönelik savunma vizyonunu teknik kapasite ve bölgesel iş birlikleri ve toplum destekli güvenlik anlayışını inceleyerek bütüncül bir değerlendirme sunacaktır.

SAVUNMA DOKTRINLERINDE PARADIGMA DEĞIŞIMI: 2000’LERDEN 2030’A

1990’ların sonunda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla tek kutuplu bir dünya öne çıktı ve ABD liderliğinde yeni bir güvenlik düzeni oluştu. Sovyetler’in çöküşü, tehdit algılarını köklü biçimde değiştirerek orduların yapısını dönüştürdü. Özellikle Avrupa’da artık doğrudan bir saldırı tehdidi olmadığı için askeri stratejiler geleneksel toprak savunmasından çokuluslu barışı koruma ve kriz müdahale görevlerine kaydı. Bu dönemde Irak ve Afganistan müdahaleleri gibi geniş çaplı çatışmalar ABD önderliğindeki koalisyonların ana gündemini belirlemeye ve müttefiklerine yön vermeye başladı.

  1. yüzyılın başında ABD, 11 Eylül sonrası dönemde ağırlıklı olarak terörle mücadele stratejileri uygularken küresel üs ağını ve çok cepheli taarruz kabiliyetine öncelik verdi. 2010’lu yıllarda ise Çin’in yükselişine yanıt olarak Asya-Pasifik’te ittifakları güçlendirme politikalarını benimsedi. Çin, modernize ettiği donanması ve hipersonik füze programlarıyla bölgesel hakimiyetini artırıyor; ABD ise buna karşı Japonya, Güney Kore ve Avustralya ile savunma bağlarını derinleştiriyor. Rusya da Ukrayna ve Suriye deneyimleriyle ordusunu yeniden yapılandırıyor; Moskova bu sayede NATO’nun Doğu Avrupa’daki varlığına karşı denge sağlamaya çalışmaktadır. 2030’da Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore’nin ABD’nin başlıca stratejik tehdit/rakipleri olmaya devam edeceği öngörülmektedir. Buna göre ABD, müttefiklik dengeleri değişen çok kutuplu bir dünyada güç projeksiyonunu çeşitlendirmek zorunda kalacak.

Orta Doğu’da 2000’li yıllardan itibaren Irak işgali, Suriye iç savaşı, Yemen krizi gibi çatışmalar bölgeyi sürekli bir gerilim ve karmaşa ortamına sürükledi. İran, Suriye’deki rejim güçleri, Lübnan Hizbullah’ı ve Irak’taki Şii milisler üzerinden nüfuzunu genişletirken, karşı kutupta Suudi Arabistan, İsrail ve diğer Körfez devletleri yüksek bütçeli yatırımlarla bu nüfuz mücadelesine doğrudan dahil oldu. Irak ve Suriye’de terör örgütleriyle mücadele, bölgedeki askeri doktrinleri asimetrik savaşlara yöneltti. Güney Asya’da ise Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim yüksek seyrediyor; en son Mayıs 2025’teki sınır çatışması iki nükleer komşuyu geniş çaplı bir savaşa sürükleyebileceği endişesi yarattı. 2030’a doğru giderken bu korkular, iki ülkenin caydırıcı silahlanmasını ve savunma harcamalarını artırmasına yol açıyor.

Asya-Pasifik bölgesi son yıllarda hızla militarize oldu. Çin Halk Kurtuluş Ordusu, Tayvan çevresinde günde yüzlerce keşif uçağı uçurarak adeta bir abluka stratejisi uyguluyor. Çin ayrıca Güney Çin Denizi’ndeki yapay adalarını hava savunma sistemleri ve füzelerle donatarak bölgedeki tansiyonu tırmandırıyor. Buna karşılık Güney Kore gayri safi yurtiçi hasılasının %3,2’sini savunmaya ayırırken, Japonya ve Avustralya da savunma yatırımlarını dramatik ölçülerde artırıyor. ABD ise Tayvan’a F-16V gibi gelişmiş savaş uçakları ve ileri hava savunma sistemleri ihraç ederek bölgedeki caydırıcılığını güçlendiriyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, NATO üyelerini doğu kanadını güçlendirmeye itti. Baltık ülkeleri, Polonya ve Romanya gibi stratejik noktalarda çok uluslu muharebe tugayları konuşlandırıldı, bölgeye ilave NATO birlikleri ve hava savunma sistemleri sevk edildi. CSIS analizlerine göre ABD’nin Avrupa’daki ittifaklarının dayanıklılığı, Asya-Pasifik’e kıyasla daha yüksek oranda görünmekte. Sınır güvenliğinin üst düzeye çıkması ve caydırıcı tedbirler, İkinci Dünya Savaşı sonrası Doğu Avrupa’yı yeniden bir cephe haline getirdi diyebiliriz.

Öngörülere göre 2025-2030 döneminde dünya tek veya çift kutuplu bir düzenden çok gevşek birçok kutuplu yapıya doğru evrilecek. Hindistan, Japonya, Avrupa Birliği ülkeleri gibi aktörlerin bağımsız politikaları, ABD-Çin beklenen çatışmasını dengeleyecek; Rusya, İran ve Kuzey Kore ise “düzen bozucu” rollerini sürdürecek. Stratejik çalışmalar, gelecekte teknolojik üstünlüğün anahtar olacağına dikkat çekiyor. Buna göre yüksek yoğunluklu çatışmalarda uzun menzilli hassas vuruşlar, siber savaş ve otonom sistemler kritik öneme sahip olacak.

ÖNGÖRÜLERE GÖRE 2025-2030 DÖNEMINDE DÜNYA TEK VEYA ÇIFT KUTUPLU BIR DÜZENDEN ÇOK GEVŞEK BIRÇOK KUTUPLU YAPIYA DOĞRU EVRILECEK. HINDISTAN, JAPONYA, AVRUPA BIRLIĞI ÜLKELERI GIBI AKTÖRLERIN BAĞIMSIZ POLITIKALARI, ABD-ÇIN BEKLENEN ÇATIŞMASINI DENGELEYECEK; RUSYA, İRAN VE KUZEY KORE ISE “DÜZEN BOZUCU” ROLLERINI SÜRDÜRECEK. STRATEJIK ÇALIŞMALAR, GELECEKTE TEKNOLOJIK ÜSTÜNLÜĞÜN ANAHTAR OLACAĞINA DIKKAT ÇEKIYOR. BUNA GÖRE YÜKSEK YOĞUNLUKLU ÇATIŞMALARDA UZUN MENZILLI HASSAS VURUŞLAR, SIBER SAVAŞ VE OTONOM SISTEMLER KRITIK ÖNEME SAHIP OLACAK.

YENI TEHDIT ALANLARI: GÖÇ, HIBRIT TEHDITLER VE GEZEGEN ÖLÇEKLI GÜVENLIK RISKLERI

GÖÇ DALGALARI VE DEMOGRAFIK GÜVENLIK

Bölgesel istikrarsızlık, göç dalgalarının başlıca kaynağıdır. Örneğin Orta Doğu’daki siyasi ve ekonomik çalkantılar, bölge halkının “yeni hayat arayışına” girmesine ve büyük göç hareketlerinin oluşmasına yol açmaktadır. Bu süreçte yüksek öğrenimli ve ülkelerindeki politik- sosyal ortamdan memnun olmayan bireyler göç etmeye daha yatkın oluyor. Aynı zamanda Avrupa’da doğum oranlarının hızla düşmesi, nüfusun yaşlanmasına ve iş gücünde açığa neden olmaktadır. Azalan yerli nüfus karşısında göçmen işçi ve göçmen gençlere ihtiyaç artacak, bu da göçmen toplulukların ekonomik ve siyasî hayatta daha etkin rol oynamasını beraberinde getirebilir. Diğer yandan, nüfus azalması silahlı kuvvetleri de zorlamaktadır. Örneğin Almanya’da asker sayısı 2023 sonunda 181.514’e gerilemiş, 2031 hedefi olan 203.000 askere ulaşmak güç görünmektedir. Mevcut durum, asker ihtiyacını karşılamak için ikinci-kuşak göçmenlerin de orduya katılma fikrini gündeme getirmiştir. Avrupa’da yerel nüfus azaldıkça, göçmen işçi ve ailelerin toplumsal entegrasyonu ve siyasî temsiliyeti önem kazanacak. Yapılan araştırmalar, eğitimli ve mevcut ülkelerinde ihtiyaçlarını karşılayamayan kişilerin göç etmeye daha yatkın olduğunu ortaya koyuyor. Bu demografik değişim, göçmen toplulukların zamanla yönetimde söz sahibi olma ihtimalini artırabilir.

HIBRIT TEHDITLER VE SIBER SALDIRILAR

Rusya’nın izlediği hibrit savaş stratejisi, enerji araçlarıyla birleşen çok boyutlu bir tehdidi ifade ediyor. Kremlin; kritik altyapıları hedef alan sabotajlar, ulaştırma ve lojistik merkezlerine yönelik siber saldırılar, siyasi müdahale çabaları ve dezenformasyon kampanyaları düzenleyerek Avrupa’yı zayıflatmayı amaçlıyor. Örneğin Rusya, salgın sonrası enerji talebiyle mücadele eden Avrupa’da doğal gaz akışını kasıtlı olarak sınırlamakla suçlanıyor; Batılı yetkililer Moskova’nın doğal gazı “jeopolitik bir silah” olarak kullandığını vurguluyor. Bu kapsamda Rusya, kıta genelinde enerji kesintileriyle siyasi baskı kurma fırsatını değerlendirebiliyor. Rusya, açık çatışma eşiğini aşmayan yöntemlerle Avrupa’yı hedef alıyor. Son yıllarda ulaştırma ve enerji altyapılarına yönelik sabotajlar, siber saldırılar ve seçimleri etkileme amaçlı medya kampanyaları yoğunlaştı. Bu hibrit faaliyetler özellikle Rusya’ya yakın Doğu Avrupa ülkelerine yoğunlaşırken, strateji genel olarak Avrupa’nın istikrarını hedef almaktadır.

Rusya’nın elindeki zengin hidrokarbon kaynakları, enerji kartı olarak kullanılabiliyor. Örneğin Batılı diplomatik açıklamalarda, Rusya’nın Avrupa’daki gaz açığını bir baskı aracı olarak kullanarak Kuzey Akım 2 projelerini siyasi müzakere aracı haline getirmeye çalıştığı ileri sürülüyor. Böylece Rusya, enerji arz kesintileriyle Avrupa’yı savunmasız bırakma potansiyeline sahiptir.

İKLIM DEĞIŞIKLIĞI DE ARTIK SALT ÇEVRESEL BIR MESELE DEĞIL, GÜVENLIK POLITIKALARININ ASLI BIR BILEŞENI HALINE GELMIŞTIR. GIDA VE SU KAYNAKLI ÇATIŞMALARIN ARTMA POTANSIYELININ YANI SIRA, ÖZELLIKLE ARKTIK BÖLGESI, HIZLA ERIYEN BUZULLARIN ARDINDAN AÇILAN YENI DENIZ ROTALARI VE ENERJI REZERVLERIYLE BIRLIKTE JEOPOLITIK REKABETIN YENI SAHNESI HALINE GELMIŞTIR. ABD, KANADA, RUSYA, NORVEÇ VE ÇIN’IN BÖLGEDE ARTAN DENIZ KUVVETI VARLIKLARI, BU COĞRAFYAYI SADECE ÇEVRESEL DEĞIL, AYNI ZAMANDA ASKERI BIR KRIZ ALANINA DÖNÜŞTÜRMEKTEDIR.

UZAY, BIYOLOJIK VE İKLIM KAYNAKLI RISKLER

Gelecekte uzay, biyolojik etkenler ve iklim değişikliği gibi alanlar da güvenliğimiz için yeni tehditler oluşturuyor. Çin son yıllarda uzay gücünü hızla artırdı: Kendi yörünge istasyonunu (Tiangong) işletiyor ve Ay ile Mars misyonları gerçekleştiriyor. Ayrıca Çin, büyük uydu takımyıldızları (Starlink benzeri iletişim ağları) ve ticari uzaktan algılama sistemleriyle uzayda ABD ile ticari rekabete giriyor. Bu yetenekler, Çin’in uzayı hem askeri caydırıcılık hem de ekonomik avantaj için kullandığının işaretidir. Öte yandan Çin’in balistik füze kapasitesi de gelişiyor; 2024’te Hainan Adası’ndan 12 bin km menzilli kıtalararası bir balistik füze testi yapıldı ve bu atış, ABD kara parçasını vurabilecek kapasite sergilendi. Çin’in “Dongfeng” füzeleri (ör. DF-31, DF-41) 7-15 bin km menzile ulaşabiliyor.

İklim değişikliği de artık salt çevresel bir mesele değil, güvenlik politikalarının asli bir bileşeni haline gelmiştir. Gıda ve su kaynaklı çatışmaların artma potansiyelinin yanı sıra, özellikle Arktik Bölgesi, hızla eriyen buzulların ardından açılan yeni deniz rotaları ve enerji rezervleriyle birlikte jeopolitik rekabetin yeni sahnesi haline gelmiştir. ABD, Kanada, Rusya, Norveç ve Çin’in bölgede artan deniz kuvveti varlıkları, bu coğrafyayı sadece çevresel değil, aynı zamanda askeri bir kriz alanına dönüştürmektedir.

Biyolojik riskler de yeni alarm vermekte. Hızla gelişen biyoteknoloji ile patojenlerin genetik olarak güçlendirilmesi veya yeni virüs üretimi mümkün hale gelmiş durumda. Hem devletlerin hem terörist örgütlerin ilgisini çekebilecek biyolojik silahlar, büyük ölçekli salgınlara yol açabilir. Ayrıca laboratuvar kazaları gibi insidental olaylar da küresel çapta tehlikeli düzeyde bir biyogüvenlik riski taşıyor. Önümüzdeki dönemde bu tür biyolojik felaketlere karşı hazırlık yetersizliği, insanlık için ciddi bir güvenlik açığı yaratmaktadır.

YÜKSELEN GÜÇLER: 2030’UN KÜRESEL ASKERÎ DENGESINDE ÖNE ÇIKAN ÜLKELER

Küresel askeri dengelerin 2030’a doğru evrimi, yalnızca teknolojik yatırımların veya silah sistemlerinin niceliğiyle değil; aynı zamanda ülkelerin jeopolitik hedefleri, savunma diplomasileri ve bölgesel güvenlik mimarileriyle olan ilişkileriyle de şekillenmektedir. Bu bağlamda, teknoloji lideri ülkeler, geleneksel Avrupa aktörleri ve yeni bölgesel yükseliş örnekleri, dünya savunma sahnesinde farklı ölçeklerde belirleyici roller üstlenmektedir.

TEKNOLOJIK LIDERLIK VE YENI NESIL KABILIYETLER

Günümüzde teknoloji temelli savunma rekabetinde öncü konumda yer alan ülkeler, 2030’a doğru sadece konvansiyonel kuvvetlerini değil, aynı zamanda yapay zekâ, otonom sistemler, hipersonik silahlar ve yörünge tabanlı savunma mimarileri gibi yeni nesil kabiliyetlerini de ön plana çıkarma hedefi gütmektedir. ABD, nükleer caydırıcılığın yeniden yapılandırılmasından hayalet uçakların modernizasyonuna (NGAD), hipersonik füze sistemleri (ARRW, CPS), stratejik bombardıman uçakları (B-21 Raider) ve ortak operasyonel bulut sistemlerine (JADC2) kadar çok katmanlı bir savunma stratejisini hayata geçirmektedir. Özellikle DARPA ve Lockheed Martin gibi kurumların, siber-uzay ve yönlendirilmiş enerji silahlarına yönelik AR-GE bütçeleri dikkat çekicidir.

Çin ise aktif savunma doktrini çerçevesinde 2030 yılına kadar dünya genelinde ikinci büyük askerî güç olmayı hedeflemektedir. DF-17 gibi hipersonik platformlar, J-20 gibi düşük radar kesitli savaş uçakları, BeiDou uydu navigasyon sistemi ve yapay zekâ destekli savaş algoritmaları bu dönüşümün temel taşlarıdır. Çin’in Afrika ve Pasifik’te artan liman yatırımları, Küresel Güney’de diplomatik derinlik oluştururken, PLA’nın (People’s Liberation Army) dış operasyon yeteneğini de artırmaktadır. Aynı zamanda Çin’in 2024 itibarıyla 500 milyar dolara yaklaşan savunma bütçesi, ülkedeki yüksek teknolojili sistem üretiminin de sürdürülebilirliğini garanti etmektedir.

Hindistan ve Güney Kore ise bölgesel güvenlik tehditleri karşısında savunma sanayilerinde yerlileşme ve teknolojik atılım politikaları izlemektedir. Hindistan, özellikle BrahMos II hipersonik füzesi, Arihant sınıfı nükleer denizaltıları ve Gaganyaan uzay programı ile küresel bir güç olma yönünde önemli adımlar atmıştır. Güney Kore, KF-21 Boramae savaş uçağı, K9 Thunder obüsleri ve siber savunma yetenekleri ile ABD’nin güvenlik zincirinde stratejik bir halka haline gelmiştir. Bu iki ülke de ABD ve Avrupa ile teknoloji transferine dayalı ortak üretim modelleri geliştirerek, özgünlük ile dışa açıklığı dengeli biçimde kullanmaktadır.

AVRUPA AKTÖRLERI: İNGILTERE, FRANSA VE ALMANYA’NIN NATO ÇERÇEVESINDEKI YERI

Avrupa’nın üç ana savunma aktörü olan İngiltere, Fransa ve Almanya, NATO’ya olan stratejik bağlılıklarını korurken, aynı zamanda otonom savunma kabiliyetlerini artırma yönünde hamleler gerçekleştirmektedir. Brexit sonrası İngiltere, Macron liderliğindeki Fransa ve Almanya ile sıkı işbirliğine odaklanıyor. 2025’te E3 formatında (Fransa-Almanya-İngiltere) Avrupa’nın güvenliğinin mihenk taşları olarak birlikte hareket edileceği vurgulandı. İngiltere, AUKUS paktı kapsamında Avustralya’ya nükleer denizaltı transferi ve yapay zekâ destekli komuta-kontrol sistemleri ile ön plana çıkarken, aynı zamanda Tempest savaş uçağı programıyla Avrupa’da altıncı nesil uçak geliştiren lider ülke pozisyonundadır. İngiltere’nin 2030’a kadar savunma bütçesini GSYH’nin %2.5’i düzeyine çıkarması, bu dönüşümün ekonomik temelini sağlamlaştırmaktadır.

Fransa ise hem nükleer caydırıcılık kapasitesi hem de Afrika’daki eski sömürge ülkeleriyle yürüttüğü askerî ilişkiler nedeniyle Avrupa’nın operasyonel hareket kabiliyeti en yüksek ülkesi konumundadır. Rafale savaş uçakları, Barracuda sınıfı denizaltılar, SAMP/T hava savunma sistemi ve Thales, Safran ve Dassault gibi güçlü şirketleri, Fransız savunma sanayisinin sofistike parametreleri olarak dikkat çekerken, ülke aynı zamanda uzay doktrininde siber tehditlere karşı yörünge tabanlı erken uyarı sistemleri geliştirmektedir. Paris yönetimi, NATO’nun doğu kanadında Baltık ve Polonya’da aktif görev alırken, Avrupa’nın stratejik özerkliği için de AB içinde savunma fonları ve tedarik zinciri reformları önermektedir.

Almanya, Ukrayna Savaşı sonrasında “Zeitenwende” (dönüşüm dönemi) adını verdiği politika çerçevesinde askerî harcamalarını ciddi biçimde artırmış; Leopard 2A8 tank modernizasyonları, Eurofighter Typhoon filolarının genişletilmesi IRIS-T Blok II füzeleri ve uzun menzilli hava savunma sistemlerine yatırım ile dikkat çekmiştir. Berlin’in 2025’e kadar 100 milyar avroluk özel savunma fonu kurması, ülkeyi sadece Avrupa’nın değil, NATO’nun da lojistik ve ağır silah tedariki açısından merkezi aktör haline getirmektedir. Ayrıca Almanya, özellikle kara kuvvetleri odaklı endüstriyel üretimiyle Doğu Avrupa’ya yönelik savunma planlamalarında önemli bir rol üstlenmektedir.

BÖLGESEL YÜKSELIŞ ÖRNEKLERI: POLONYA, AVUSTRALYA, BAE VE SUUDI ARABISTAN

Bölgesel düzeyde askeri kapasite artışı ve teknolojik modernizasyon yönünde dikkat çeken ülkelerden Polonya, 2030’a doğru Doğu Avrupa’nın yeni savunma merkezi olma yolundadır. ABD ile imzaladığı F-35, HIMARS ve Patriot tedarik anlaşmaları; Güney Kore ile geliştirdiği K2 tank ve K9 obüs üretimi, Varşova yönetiminin savunma sistemlerini çeşitlendirme iradesini göstermektedir. Aynı zamanda Polonya, NATO’nun doğu kanadındaki en büyük kara kuvvetlerinden birine sahip olmayı hedeflemekte; 2024 itibarıyla askerî personel sayısını 300 binin üzerine çıkarmayı planlamaktadır.

Avustralya, Hint-Pasifik güvenlik denkleminin merkezindeki konumuyla, AUKUS işbirliği kapsamında hem denizaltı teknolojisine hem de yapay zekâ temelli deniz devriye sistemlerine yoğunlaşmaktadır. Çin’in bölgedeki baskınlığına karşı caydırıcı kapasitesini artırmayı amaçlayan Canberra yönetimi, 2030 yılına kadar savunma harcamalarını yıllık 60 milyar Avustralya doları seviyesine taşımayı planlamaktadır. Ayrıca Avustralya’nın Amazon Web Services ile yürüttüğü savunma bulutu projeleri, bilişsel savaş ve bilgi üstünlüğü kavramlarını öne çıkarmaktadır.

BAE ve Suudi Arabistan ise Körfez güvenliğinde yeni bir eksen oluşturmaktadır. BAE, EDGE Group ve Tawazun Savunma Sanayi Ajansı aracılığıyla gelişmiş İHA sistemleri, radar teknolojileri ve insansız kara araçları alanında bölgesel liderliğe oynamaktadır. Suudi Arabistan ise Vision 2030 kapsamında Savunma ve Kalkınma Fonu (SAMI) gibi ulusal programlar aracılığıyla %50 oranında yerli üretim hedefi koymuş; Çin, ABD ve Türkiye ile yaptığı yüksek teknoloji silah alımları ile bu hedefi desteklemektedir. İki ülke de diplomatik olarak Afrika Boynuzu, Levant ve Hint Okyanusu’nda stratejik liman ve üs anlaşmalarıyla etki sahasını genişletmektedir. İki ülke diplomasi cephesinde ABD ile geleneksel yakınlığını korurken, BRICS’e katılım arayışları ve enerji politikalarını küresel müzakere gücüne dönüştürme hamleleri ile çok yönlü strateji izlemektedirler.

KÜRESEL ASKERI DENGELERIN 2030’A DOĞRU EVRIMI, YALNIZCA TEKNOLOJIK YATIRIMLARIN VEYA SILAH SISTEMLERININ NICELIĞIYLE DEĞIL; AYNI ZAMANDA ÜLKELERIN JEOPOLITIK HEDEFLERI, SAVUNMA DIPLOMASILERI VE BÖLGESEL GÜVENLIK MIMARILERIYLE OLAN ILIŞKILERIYLE DE ŞEKILLENMEKTEDIR. BU BAĞLAMDA, TEKNOLOJI LIDERI ÜLKELER, GELENEKSEL AVRUPA AKTÖRLERI VE YENI BÖLGESEL YÜKSELIŞ ÖRNEKLERI, DÜNYA SAVUNMA SAHNESINDE FARKLI ÖLÇEKLERDE BELIRLEYICI ROLLER ÜSTLENMEKTEDIR.

TÜRKIYE’NIN 2030 SAVUNMA VIZYONU: YERLI SISTEMLER, BÖLGESEL AKTÖRLÜK VE DOKTRIN DÖNÜŞÜMÜ

TÜRKIYE’NIN SAVUNMA SANAYII KABILIYETLERI

Türkiye, 2010’lu yıllardan itibaren savunma sanayii alanında kayda değer bir yükseliş göstermiş; platform temelli dışa bağımlılığını azaltarak, yüksek teknoloji içeren yerli ve milli sistemlere yönelmiştir. Bu dönüşüm, sadece askeri kabiliyetlerin artışıyla sınırlı kalmamış, aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel güç projeksiyon kabiliyeti ve savunma diplomasisindeki manevra alanını da genişletmiştir. 2030’a doğru şekillenen bu vizyon, insansız hava araçları (İHA), hava savunma sistemleri, deniz platformları, uzay teknolojileri ve milli füze sistemleri gibi birçok kritik alanda küresel ölçekte rekabetçi bir yetkinlik inşa etme hedefi taşımaktadır.

İnsansız sistemler, Türkiye’nin savunma sanayii dönüşümünün öncü alanlarından biri olmuştur. Baykar tarafından geliştirilen Bayraktar TB2, düşük maliyetli, yüksek vuruş kabiliyetli ve saha testlerinden geçmiş bir SİHA platformu olarak öne çıkmış ve çok sayıda ülkenin envanterine girmeyi başarmıştır. Özellikle Karabağ, Suriye, Libya ve Ukrayna gibi farklı coğrafyalarda operasyonel başarı göstermesi, Türkiye’yi küresel SİHA pazarında kilit oyunculardan biri hâline getirmiştir. Bayraktar TB2’nin yanı sıra, TUSAŞ tarafından geliştirilen ANKA ve AKSUNGUR gibi daha uzun menzil ve taşıma kapasitesine sahip insansız sistemler, sahada keşif-gözetleme, elektronik harp ve hassas taarruz görevlerinde kullanılabilecek esnek platformlar sunmaktadır. Bu sistemler etrafında gelişen alt sistem tedarik zinciri (motor üretimi, elektro-optik sistemler, yer kontrol istasyonları ve akıllı mühimmatlar) Türkiye’nin savunma ekosistemini bütüncül bir yapıya kavuşturmuştur.

Hava savunması, Türkiye’nin 2030 hedefleri doğrultusunda öncelikli yatırım alanlarından bir diğeridir. Uzun yıllar boyunca NATO sistemiyle entegre edilmek zorunda kalan dışa bağımlı hava savunma şemsiyesi, kademeli olarak yerli sistemlerle güçlendirilmektedir. TÜBİTAK SAGE, ASELSAN ve ROKETSAN iş birliğiyle geliştirilen SİPER Uzun Menzilli Hava Savunma Sistemi, uçak, seyir füzesi ve insansız hava araçları gibi çeşitli tehditlere karşı etkin bir koruma sağlamayı amaçlamaktadır. SİPER’in radar, füze ve komuta kontrol sistemlerinin önemli bir bölümü milli olarak geliştirilmektedir. Bu sistemin, NATO entegrasyonuyla eşgüdümlü çalışacak şekilde tasarlanması da dikkat çekicidir. HİSAR-A ve HİSAR-O gibi kısa ve orta menzilli hava savunma sistemleri ise daha mobil ve esnek savunma katmanlarını oluşturarak Türkiye’nin çok katmanlı hava savunma doktrinini desteklemektedir. KAAN 5. Nesil Muharip Uçağı, HÜRJET, KIZILELMA ve ANKA-III gibi gelişmiş hava araçları yine GÖKTUĞ, GÖKHAN ve SOM gibi ileri teknoloji ürünü mühimmatlar ile donatılmaktadır.

Deniz platformları bağlamında ise, MİLGEM (Milli Gemi) projesi çerçevesinde geliştirilen korvetler ve fırkateynler, Türkiye’nin deniz gücü inşasındaki temel taşlar olarak değerlendirilmektedir. MİLGEM’in devamı niteliğindeki TF-2000 hava savunma muhripleri, %85’e varan yerli katkı oranı ve entegre silah sistemleri ile dikkat çekmektedir. Bu gemilerde kullanılacak olan SİPER ve HİSAR füzeleri, ATMACA gemisavar füzesi, Gezgin seyir füzesi ve milli sonar sistemleri, Türkiye’yi Doğu Akdeniz, Karadeniz ve çevre denizlerde caydırıcı bir deniz gücü olarak konumlandıracaktır. Bu platformlara entegre edilen milli AESA radarlar, elektro-optik sistemler ve yakın hava savunma çözümleri, platformların bağımsız görev icra kabiliyetini artırmaktadır.

Türkiye’nin 2030 savunma vizyonunda dikkat çeken bir diğer boyut ise uzay tabanlı sistemlerdir. Geliştirilen GÖKTÜRK uydu ailesi ile görüntüleme ve keşif alanında ilk adımlar atılmış; ardından İMECE gibi daha gelişmiş yer gözlem uyduları devreye alınmıştır. TÜRKSAT 6A haberleşme uydusu projeleri, uzun vadede askeri birlikler ile komuta merkezleri arasında yüksek güvenlikli, bağımsız iletişim altyapısı oluşturmayı hedeflemektedir. Uzayda konumlanacak olan uydular, füze uyarı sistemleri, yörünge gözetimi ve elektro-optik istihbarat toplama gibi görevlerde kullanılabilecek; Türkiye’nin hem bölgesel hem de küresel tehditleri önceden tespit etme kapasitesini artıracaktır. Ayrıca uzayda rekabetin tırmandığı günümüzde, uzaya erişim kabiliyeti ve yörünge egemenliği, bir ülkenin caydırıcılığını doğrudan etkileyen unsurlar hâline gelmiştir.

TÜRKIYE’NIN BÖLGESEL SAVUNMA DIPLOMASISI

Türkiye, “iç politikada” zaman zaman inişli çıkışlı bir ilişki görüntüsü verse de NATO üyesi olarak ittifakın güney kanadında kilit bir aktör olmaya devam etmektedir. NATO’ya 1952’de katılan Türkiye, barış harekâtlarından görev gücü komutanlıklarına kadar birçok misyon ve operasyona katkı vermiştir. Örneğin, Kosova Barış Gücü’nde (KFOR) Türkiye 2023-2024 döneminde bir yıl boyunca komutanlık yapmış, halen de yardım kuvvetini sağlamaktadır. Ayrıca NATO’nun Deniz ve Kara komuta yapılarına komutan-terfi seviyesinde katkı vermekte, bölgede caydırıcılık ve ortak tatbikatlar yoluyla işbirliğini sürdürmektedir.

Bununla birlikte Türkiye, bölgesel aktörlüğünü Türk Dünyası ve diğer alanlarda da pekiştirmektedir. Özellikle Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) çatısı altında Orta Asya ve Kafkasya’daki kardeş ülkelerle askeri işbirliği öne çıkmıştır. TDT, enerji koridorlarının ve ticaret yollarının kavşak noktasındaki stratejik coğrafyayı içerdiği için; teşkilat üyeleri arasında ortak güvenlik tehditlerine karşı askeri kapasitenin geliştirilmesi önemli kabul edilmektedir. Türkiye, bu bağlamda savunma sanayi ürünleri, askerî eğitim ve teknik personel desteğiyle TDT üyesi ülkeler arasında savunma bağlarını güçlendirmeye çalışmaktadır. Örneğin, Azerbaycan ve Türkiye sık sık müşterek tatbikatlar düzenleyerek Hazar ve Anadolu’da işbirliğini derinleştirmiştir. Aynı şekilde Kazakistan ve Özbekistan gibi Orta Asya ülkeleri de Türkiye’den insansız hava aracı ve radar sistemleri satın almakta, savunma işbirliği anlaşmaları imzalamaktadır.

Güneyde ise Körfez ülkeleri ile ikili savunma ilişkileri dikkat çeker. Son yıllarda Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelere yönelik askeri teçhizat ve teknoloji ihracatı hız kazandı. Örneğin 2023’te Türkiye, Suudi Arabistan’a Baykar tarafından üretilen Akıncı S/İHA’larını içeren milyarlarca dolarlık rekor bir savunma ihracatı sözleşmesi imzalamıştır. Gulf Cooperation Council üyesi ülkelerin çok büyük savunma bütçeleri ve yerli sanayi geliştirme arzusu, Türk savunma sanayine yeni ihracat fırsatları sunmaktadır. Bunun ötesinde, Sahra Altı Afrika’dan Kuzey Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyada Türkiye, savunma diplomasisini güçlendirmektedir. Türk şirketleri, Kuveyt’ten Nijerya’ya, Cezayir’den Somali’ye dek 20’den fazla Afrika ülkesi ile savunma sanayii işbirliği anlaşmaları yapmış, eğitim ve donanım desteği sağlamıştır. Örneğin Türkiye’den ihracat ve teknik destek alan ülkelerin savunma orduları, Türk yapımı insansız hava araçları ve gözetleme sistemlerini güvenlik ihtiyaçlarına entegre etmektedir. Kısacası Türkiye, bölgesel jeopolitik konumunu savunma ihracatı ve eğitim işbirlikleriyle birleştirerek diplomatik etki alanını genişletmektedir.

ENERJI GÜVENLIĞI VE SAVUNMA İLIŞKISI

Türkiye, enerji arz güvenliğini ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. İthalat bağımlılığını azaltmak için Karadeniz’de doğal gaz sahaları geliştirilmiş, Akkuyu’da ilk nükleer güç santrali inşa edilmiş ve TANAP-TürkAkım gibi uluslararası boru hattı projeleri hayata geçirilmiştir. Akkuyu Nükleer Santrali (4.800 MW kapasiteyle yılda %10 civarı elektrik üretecek) projesi, Rus Rosatom ile ortak yapılmakta olup inşası son aşamadadır. Bu tesis gibi kritik enerji altyapılarının korunması, stratejik savunma planlarında özel bir yer tutar. Örneğin, “Çelik Kubbe” entegre hava savunma ağı konsepti, Akkuyu’nun muhtemel hava tehditlerine karşı çok katmanlı koruma sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Yine Türkiye, denizaltı boru hatları ve karada petrol/gaz boru hatları gibi tesisler için donanma ve kara birliklerinden oluşan koruma tedbirleri uygular.

Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla Hazar, Rusya ve Orta Doğu’daki enerji havzalarına açılan bir kavşak konumundadır. Azerbaycan ve Rusya’dan gelen boru hatları Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmakta, aynı zamanda Körfez’den Ceyhan’a uzanan boru hattı da Türkiye’yi önemli bir enerji koridoru haline getirmektedir. Bu nedenle savunma doktrininde enerji nakil hatlarının güvenliği öne çıkar. Kara ve deniz kuvvetleri, enerji bölgesindeki denizaltı operasyonlarını ve mayın tarama faaliyetlerini sürekli yürütürken; stratejik planlamada enerji tesislerini hedef alan saldırılara karşı hazırlıklı olunması gerektiği vurgulanır. Özetle, Türkiye 2030 vizyonunda hem kendi enerji üretimini artırarak dışa bağımlılığı azaltmayı, hem de transit enerji hatları koruma kapasitesini güçlendirmeyi öncelikli görmektedir.

TOPLUM DESTEKLI İÇ GÜVENLIK VE SINIR ÖTESI TEHDITLERLE MÜCADELE

Türkiye’nin iç güvenlik stratejisi, yalnızca mevcut tehditleri bertaraf etmeyi değil; aynı zamanda sınır ötesi tehditleri kaynağında tespit ederek proaktif bir savunma hattı oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu çerçevede 2010’ların sonlarından itibaren TSK, başta PKK terör örgütü ve Suriye’nin kuzeyindeki uzantısı YPG olmak üzere, DEAŞ gibi radikal yapılara karşı yoğun ve kapsamlı sınır ötesi harekâtlar düzenlemiştir. Zeytin Dalı, Fırat Kalkanı, Barış Pınarı ve Pençe serisi operasyonlar, yalnızca askeri caydırıcılık açısından değil, aynı zamanda bölgeyi istikrarsızlaştıran yapıları dengelemek ve sınır ötesinde bir güvenlik tamponu tesis etmek amacıyla da gerçekleştirilmiştir. Milli Savunma Bakanlığı’nın verilerine göre Türk Silahlı Kuvvetleri, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde 50’nin üzerinde gözlem noktası kurmuş, istihbarat-temelli hava ve kara operasyonlarını artırmıştır. Bu operasyonel kabiliyet, sadece kinetik güç unsurlarıyla sınırlı kalmayıp teknolojik destekli bir gözetleme ve denetleme kapasitesiyle birleşmektedir. İçişleri Bakanlığı tarafından yürütülen fiziki sınır güvenliği önlemleri kapsamında; Suriye sınırında 837 km, İran sınırında ise 191 km uzunluğunda güvenlik duvarı inşa edilmiş, bu duvarlara entegre şekilde “elektronik duvar” sistemleri kurulmuştur. Bu sistemler; radar, termal kamera, hareket sensörü, yeraltı dinleme sistemleri ve SİHA/ İHA destekli gözetleme unsurları ile sınır geçişlerini kontrol altında tutmayı hedeflemektedir. Kara sınırlarının dışında, deniz üzerinden gerçekleşebilecek yasa dışı geçiş ve sızmalara karşı Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın devriye gemileri, elektro-optik sistemleri ve insansız deniz araçları ile desteklenen entegre bir caydırıcılık konsepti yürürlüğe konmuştur.

TÜRKIYE, ENERJI ARZ GÜVENLIĞINI ULUSAL GÜVENLIĞIN AYRILMAZ BIR PARÇASI OLARAK GÖRMEKTEDIR. İTHALAT BAĞIMLILIĞINI AZALTMAK IÇIN KARADENIZ’DE DOĞAL GAZ SAHALARI GELIŞTIRILMIŞ, AKKUYU’DA ILK NÜKLEER GÜÇ SANTRALI INŞA EDILMIŞ VE TANAP-TÜRKAKIM GIBI ULUSLARARASI BORU HATTI PROJELERI HAYATA GEÇIRILMIŞTIR. AKKUYU NÜKLEER SANTRALI (4.800 MW KAPASITEYLE YILDA %10 CIVARI ELEKTRIK ÜRETECEK) PROJESI, RUS ROSATOM ILE ORTAK YAPILMAKTA OLUP INŞASI SON AŞAMADADIR. BU TESIS GIBI KRITIK ENERJI ALTYAPILARININ KORUNMASI, STRATEJIK SAVUNMA PLANLARINDA ÖZEL BIR YER TUTAR. ÖRNEĞIN, “ÇELIK KUBBE” ENTEGRE HAVA SAVUNMA AĞI KONSEPTI, AKKUYU’NUN MUHTEMEL HAVA TEHDITLERINE KARŞI ÇOK KATMANLI KORUMA SAĞLAYACAK ŞEKILDE TASARLANMIŞTIR.

Bu çok katmanlı caydırıcılık vizyonu, yalnızca askeri ya da teknik bir mesele olarak değil; sosyo-politik ve diplomatik bir güvenlik meselesi olarak da değerlendirilmektedir. 2011 yılında patlak veren Suriye iç savaşı, Türkiye’yi yalnızca sınır güvenliği anlamında değil, aynı zamanda büyük ölçekli bir göç krizinin merkezinde bir ülke hâline getirmiştir. Bugün itibarıyla 3,6 milyondan fazla Suriyeli göçmen Türkiye’de geçici koruma statüsü altında yaşamaktadır. Bu durum, yalnızca insani sorumluluklar açısından değil, aynı zamanda iç güvenlik, kamu düzeni, toplumsal entegrasyon ve sınır ötesi istihbarat zincirinde yeni güvenlik alanlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Göçmen nüfusun demografik yoğunluk oluşturduğu şehirlerde, sosyal uyumun sağlanması, kamu hizmetlerinin dengeli yürütülmesi ve toplumsal kaygıların minimize edilmesi devlet politikaları içinde giderek daha fazla öncelik kazanmıştır. Türkiye’nin iç güvenlik politikaları artık sadece terörle mücadele, kaçakçılık ya da yasa dışı geçişlerin önlenmesiyle sınırlı değildir. Göç sonrası entegrasyon politikaları da iç güvenlik stratejisinin bir uzantısı olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda güvenlik, yalnızca fiziki ve teknik bir mesele olmaktan çıkmış, sosyo-kültürel entegrasyon politikaları, şehir planlaması, eğitim, sağlık ve istihdam gibi kamu hizmetlerinin entegrasyonu ile iç içe geçmiştir. Özellikle geçici barınma merkezlerinden kentsel entegrasyona geçen süreçte yaşanan dönüşüm, Türkiye’nin 2030 güvenlik vizyonunda toplum destekli güvenlik stratejilerinin giderek daha belirgin hâle geldiğini göstermektedir.

TÜRKIYE, COĞRAFI KONUMU ITIBARIYLA HAZAR, RUSYA VE ORTA DOĞU’DAKI ENERJI HAVZALARINA AÇILAN BIR KAVŞAK KONUMUNDADIR. AZERBAYCAN VE RUSYA’DAN GELEN BORU HATLARI TÜRKIYE ÜZERINDEN AVRUPA’YA TAŞINMAKTA, AYNI ZAMANDA KÖRFEZ’DEN CEYHAN’A UZANAN BORU HATTI DA TÜRKIYE’YI ÖNEMLI BIR ENERJI KORIDORU HALINE GETIRMEKTEDIR. BU NEDENLE SAVUNMA DOKTRININDE ENERJI NAKIL HATLARININ GÜVENLIĞI ÖNE ÇIKAR. KARA VE DENIZ KUVVETLERI, ENERJI BÖLGESINDEKI DENIZALTI OPERASYONLARINI VE MAYIN TARAMA FAALIYETLERINI SÜREKLI YÜRÜTÜRKEN; STRATEJIK PLANLAMADA ENERJI TESISLERINI HEDEF ALAN SALDIRILARA KARŞI HAZIRLIKLI OLUNMASI GEREKTIĞI VURGULANIR.