Türkiye ve İsrail, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz güvenlik mimarisini doğrudan etkileyebilecek askerî ve teknolojik kapasiteye sahip iki devlettir. Ancak her iki ülkenin askerî yapılanmaları, içinde bulundukları coğrafi şartlar ve güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmiştir. Türkiye; Avrupa, Asya ve Afrika’nın birleşim yeri olan stratejik bir geçiş güzergâhında bulunan, geniş kara ve deniz alanlarına sahip olan bir NATO ülkesidir. Bu konumu Türkiye’yi; Karadeniz, Doğu Akdeniz, Balkanlar ile Orta Doğu’daki askerî faaliyetlere destek sağlayabilen bölgesel bir güç haline getirmiştir (Erdinçler, 2021, ss. 42-43). İsrail ise küçük yüzölçümü ve sahip olduğu kısıtlı stratejik derinlik nedeniyle güvenliğini askerî-teknolojik üstünlük, istihbarat, erken uyarı, hava üstünlüğü, hızlı seferberlik ve çatışmayı kısa sürede kendi topraklarının dışına taşıma anlayışı üzerine programlamıştır (Batu, 2020, ss. 20-22).
Devletlerin askeri güçlerini karşılaştırırken yalnızca uçak, tank veya personel sayısına göre değerlendirmek doğru değildir. Nispi muharebe gücünün belirlenmesi; nicel verilerle beraber mevcut kuvvetlerinin yapısını, lojistik imkânlarını, eğitim seviyelerini, örgütlenme yapısını ve bu yapılanmalarının diğer millî güç unsurlarınca desteklenebilme kapasitesini de içerisine alan stratejik bir analizi gerektirmektedir (Özgen, 2021, s. 109). Türkiye ile İsrail’in askerî güçleri; kuvvet ve platform yapısı, komuta-kontrol ağı, mühimmat kapasitesi, lojistik sürdürülebilirlik, savunma sanayii, ittifaklar ve stratejik caydırıcılık üzerinden karşılaştırılmıştır. Gizli envanter, harbe hazırlık ve harekât planları bilinmediğinden açık kaynak verileri yaklaşık değerler olarak ele alınmış; savaşın sonucunu öngörmek yerine gözlemlenebilir kapasitelerin analizine odaklanılmıştır (Ökten, 2023, ss. 28-34; Yalçın, 2021, s. 480).

Table of contents [Show]
- 1. STRATEJİK ÖLÇEK, SAVUNMA HARCAMALARI VE KUVVET YAPISI
- 2. HAVA GÜCÜ VE HAVA ÜSTÜNLÜĞÜ
- 3. HAVA VE BALİSTİK FÜZE SAVUNMASI
- 4. KARA GÜCÜ
- 5. DENİZ GÜCÜ VE DOĞU AKDENİZ BOYUTU
- 6. İHA/SİHA, ELEKTRONİK HARP, SİBER VE İSTİHBARAT
- 7. FÜZE GÜCÜ, SAVUNMA SANAYİ VE LOJİSTİK SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK
- 8. NÜKLEER CAYDIRICILIK, İTTİFAKLAR VE SAVAŞ SENARYOLARI
- SONUÇ
1. STRATEJİK ÖLÇEK, SAVUNMA HARCAMALARI VE KUVVET YAPISI
Türkiye’nin İsrail karşısında en avantajlı yönü geniş bir coğrafyaya sahip olması ve bu geniş coğrafyaya dağılmış farklı görevler icra edebilme kabiliyetine sahip birliklerinin varlığıdır. Bu durum Türkiye’ye stratejik bir derinlik sağlamaktadır. Böylece aktif ulaştırma ağı, akıcı lojistik destek imkânı, komuta-kontrol kolaylığı ve ihtiyaç duyduğu kuvvetleri zamanında intikal ettirme imkân ve kabiliyeti ile bu durumu askeri avantaja dönüştürebilmektedir. İsrail’in konuşlandığı dar coğrafyası ise iç kesimlerde hızlı kuvvet yoğunlaştırmasını kolaylaştırırken nüfus, üs ve altyapının sınırlı alanda toplanmasından kaynaklanan hassasiyetini artırmaktadır. Görüldüğü gibi coğrafya, tek başına üstünlük ölçüsü olmayıp, harekât hızı ve dayanıklılığına etki eden bir unsur olarak değerlendirilebilir (Koray, 2026).
İki ülkenin kuvvet yapıları ve farklı güvenlik ihtiyaçlarını gerekli kılan hususlar şu şekilde ele alınabilir:
Türkiye’nin PKK/YPG kaynaklı sınır güvenliği ve Suriye-Irak eksenindeki uzun süreli askeri faaliyetleri; kara-hava koordinasyonu, terörü kaynağında bitirme konsepti gereği ileri üs tesis etme kabiliyeti ve girişimi ile sahada kurduğu kesintisiz ikmal kabiliyeti kurumsal bir tecrübe edinmesini sağlamıştır.
İsrail ise İran ve milis kuvvetlerine yönelik yürüttüğü bölgesel istihbarat faaliyetleri, zorunlu askerlik, yedek askerlik seferberliği ve yüksek askeri teknolojiye sahipliği ile askeri güç üstünlüğü sağlamaya çalışmaktadır. Suriye sahasında Türkiye’nin kurumsal-siyasi nüfuz araçları ile İsrail’in hava harekâtı ve askerî baskı araçlarına dayalı yaklaşımı birbirinden ayrışmakta ve iki devleti de sahada güçlü aktörler olarak görünür kılmaktadır (Yıldız, 2026, ss. 34–35).
İsrail’in askerî gücü; nicelikten çok teknoloji yoğunluğu ve hızlı seferberlik üzerine kuruludur. Yaklaşık 169.500 aktif personel ve 465 bin yedek personelle desteklenen ordunun bütçesi; araştırma-geliştirme, elektronik harp, hassas vuruş ve katmanlı hava savunmasına yöneltilmektedir. F-35I Adir uçaklarının millî sistemlerle uyarlanması ile Demir Kubbe, Davut Sapanı ve Arrow’dan oluşan savunma mimarisi bu yaklaşımın başlıca göstergeleridir. Merkava tankları ve Elbit Systems, IAI ile Rafael gibi şirketlerin ihracat kapasitesi de İsrail’in sınırlı kuvvet ölçeğini teknolojik üstünlük ve savunma sanayi gücüyle dengelemesini sağlamaktadır.
Türkiye’nin İsrail karşısındaki temel avantajı; kuvvet ölçeği, coğrafi derinlik ve geniş yerli üretim kapasitesidir. Yaklaşık 481 bin aktif personel ile kara, hava ve deniz unsurlarına yayılan büyük envanter, Türkiye’ye farklı harekât alanlarında eş zamanlı görev yapabilme imkânı sağlamaktadır. İsrail sınırlı kuvvet yapısını ileri teknoloji ve hassas vuruş kabiliyetiyle güçlendirirken Türkiye, askerî harcamalarını daha geniş ve dengeli bir kuvvet yapısına dönüştürebilmektedir. KAAN, KIZILELMA, HÜRJET, ALTAY, MİLGEM, SİPER ve ÇELİK KUBBE programlarının olgunlaşması; dışa bağımlılığı azaltırken hava, kara ve deniz kuvvetlerinin niteliksel kapasitesini yükseltecektir. Bu nedenle Türkiye’nin üstünlüğü yalnızca mevcut platform sayısına değil, uzun süreli harekâtı destekleyebilecek üretim, bakım ve modernizasyon altyapısına dayanmaktadır (Envanter Medya, 2026).

2. HAVA GÜCÜ VE HAVA ÜSTÜNLÜĞÜ
İki ülke hava gücü karşılaştırıldığında Türkiye ile İsrail arasındaki en temel farkın, nicelik ile teknolojik yoğunluk alanında ortaya çıktığı görülmektedir. Türkiye; yerli yazılıma sahip geniş bir F-16 filosuna sahip olmakla birlikte, havadan erken ihbar sistemlerine sahip oluşu, tanker uçakları ile uzun mesafeli operasyonel kabiliyeti, ülke geneline yayılan geniş üs ağları, yerli ve millî mühimmatlarıyla uzun süreli harekâtlarda önemli bir savunma derinliğine sahiptir.
İsrail ise F-35I uçaklarının düşük görünürlük, sensör füzyonu, elektronik harp ve hassas vuruş kabiliyetlerini bir araya getirerek kısa süreli ve sürpriz ağırlıklı operasyonel bir üstünlük sağlamaya çalışmaktadır. Ancak hava üstünlüğünün yalnızca uçak sayısı veya teknolojik kapasite ile ölçülmesi doğru değildir. Bununla beraber gelişmiş erken ihbar sistemleri, yerli ve milli mühimmat stoku, üstün ve tecrübeli görev icra kapasitesi, pistlerin işlevselliği ve hedefleme zincirinin devamlılığı üstünlük noktasında oldukça etkili olmaktadır. Bu nedenle İsrail ani ve ilk vuruşta güçlü görünürken Türkiye; geniş coğrafyası, geniş bir alana yayılmış üs yapısı ve gelişen insanlı-insansız platform ekosistemi sayesinde çatışmanın uzaması hâlinde dengeyi kendi lehine çevirebilecek bir imkan ve kabiliyete sahiptir (Yıldız, 2026, ss. 40–42).
İsrail’in hava kuvvetleri gücünün neredeyse tüm unsurları ABD menşeli gelişmiş mühimmat, elektronik harp ve istihbarat sistemleriyle desteklenmekte olup bu durum stok tedariki açısından bir zafiyet olarak kendini göstermektedir. İsrail’in esas üstünlüğü platform sayısından çok, uçakları kendi aviyonik ve elektronik harp sistemleriyle bütünleştirebilmesidir. Hava Kuvvetlerine bağlı çalışan Demir Kubbe ise kısa menzilli roket ve füze tehditlerine karşı ülkenin katmanlı savunmasının ilk halkasını oluşturmaktadır. Ancak İsrail’in sınırlı sayıdaki hava üsleri ve kritik askerî altyapısının dar bir coğrafyada yoğunlaşması, güçlü hava kapasitesinin en önemli zafiyetlerinden biri olarak değerlendirilebilir (Karataş, 2025).
Bununla beraber Türk ordusuyla bir kıyas yapıldığında İsrail’in hava üstünlüğünün hava savunma sistemleriyle engellenebileceği, Türkiye’nin dünya literatürüne kazandırdığı insansız hava araçları ile harekat konsepti ve özellikle radar görünmezliği kısıtlı olan F-35I uçaklarını tespit edebilen hava radar sistemlerinde geldiği teknolojik seviye dengeyi Türkiye lehine bozan bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk Hava Kuvvetlerine yeni savaş uçağı alımının gerçekleşmesi sonrası dengenin sağlanabileceği, KAAN savaş uçağının üretime geçmesi hâlinde ise havada da üstünlüğün Türkiye lehine değişebileceği söylenebilir. Ancak İsrail’in envanterindeki nükleer silahlar ve atom bombalarının varlığı İsrail lehine bir üstünlük mekanizmasıdır. Ayrıca İsrail’e verilen sınırsız Amerikan desteğinin de güç çarpanı olarak etkili olduğu bir gerçektir (Karataş, 2025).
3. HAVA VE BALİSTİK FÜZE SAVUNMASI
Türkiye ile İsrail’in hava ve balistik füze savunma yapıları, içerisinde bulundukları farklı tehdit algısına göre şekillenmiştir. İsrail’in Iron Dome, David’s Sling ve Arrow ailesinden oluşan çok katmanlı savunması; kısa menzilli roketlerden atmosfer dışındaki balistik füzelere kadar uzanan tehditlere karşı muharebede denenmiş ve yüksek operasyonel tecrübeye ulaşmıştır. Iron Dome, maliyet-etkin değerlendirme sonucunda her hedefe müdahale etmek yerine roketin muhtemel düşme noktasını hesaplayarak boş araziye yönelenlere müdahale etmemekte; yerleşim merkezleri ve kritik tesisleri tehdit eden hedeflere öncelik vermektedir. Bununla beraber yoğun ve eş zamanlı saldırılar, pahalı önleyici mühimmatın hızla tüketilmesine yol açmaktadır. Bu durum İsrail’in stok seviyesini muhafaza etme, finansman ve ikmal bakımından ABD desteğine duyduğu ihtiyacı artırmaktadır (Türk, 2026; Yıldız, 2026).
Türkiye’nin Çelik Kubbe savunma sistemi ise tek bir silah sistemi değil; KORKUT, SUNGUR, HİSAR ve SİPER gibi sistemleri radarlar, elektro-optik sensörler, elektronik harp ve komuta-kontrol unsurlarıyla ortak ağda buluşturarak çalışmasını sağlayan bir sistemdir. Bu güvenlik sisteminin temel hedefi, tehdidin niteliğine göre elektronik harp, namlulu silah veya füze kullanarak hem mühimmatı hem de mali kaynakları verimli kullanabilmektir.
Bugün balistik füze önleme tecrübesi ve sistemlerin operasyonel kullanımı bakımından İsrail daha tecrübeli görünmektedir. Buna karşılık Türkiye; yerli üretim, geniş coğrafyaya yayılan sensör ağı ve mühimmat ikmalini yerli ve millî savunma sanayi üzerinden tedarik edebilme kapasitesiyle uzun süreli yıpratma savaşlarında avantajlı bir konuma sahiptir. SİPER Blok 3 ve lazer sistemleri ise henüz geliştirme aşamasında olduğundan, hedeflenen kapasite ile mevcut operasyonel kabiliyet birbirinden ayrı değerlendirilmelidir (Yılmaz, 2026; Metin, 2025; Yıldız, 2026).
4. KARA GÜCÜ
Kara kuvvetlerinde Türkiye; personel havuzu, zırhlı-mekanize birlikler, topçu, taarruz helikopteri ve ileri üs bölgesi tesis etme/tutma tecrübesi yönünden büyük bir konvansiyonel tecrübeye sahiptir. Türkiye’nin Suriye’ye doğrudan müdahil olması sınır güvenliği, düzensiz göç ve terörle mücadele öncelikleriyle ilişkilenmekte; askerî tedbirlerin diplomatik, ekonomik ve idari araçlarla birlikte yürütüldüğü görülmektedir. Bu tecrübe, kara-hava koordinasyonu ile insansız keşif ve hassas ateş desteğinin aynı harekât zemininde koordinasyonunu kolaylaştırmaktadır.
İsrail Kara Kuvvetleri Türkiye’ye nazaran daha küçük olmakla birlikte zırhlı koruma, gerçek zamanlı istihbarat, hassas ateş gücü ve meskûn mahal (şehir muharebesi) alanında yüksek teknolojik yoğunluğa sahiptir. Türkiye ve İsrail’in ortak sınırı bulunmadığından iki ülkenin kara güçleri karşı karşıya gelemeyeceğinden doğal olarak sonuca etki eden belirleyici bir unsur olmayacağı söylenebilir. Kara unsurlarının; üçüncü ülkelerde üs bulundurma, ikmal hatlarının güvenliği, vekil unsurlar ve kritik tesis savunması üzerinden dolaylı olarak etkili olabileceği değerlendirilecek olursa Suriye’nin askeri yapılanmasında Türkiye katkısının gelecekte ne denli avantajlı bir konum sağlayabileceği aşikardır (Akarsu, 2024).
5. DENİZ GÜCÜ VE DOĞU AKDENİZ BOYUTU
Türkiye ile İsrail’in deniz kuvvetleri, coğrafyaları ve güvenlik ihtiyaçlarının gerektirdiği istikamette şekillenmiştir. Türkiye; denizaltı, fırkateyn, korvet, amfibi gemi ve lojistik destek unsurlarından oluşan geniş filosuyla yalnızca kıyılarını savunmayı değil, Mavi Vatan yaklaşımı çerçevesinde Doğu Akdeniz’den daha uzak denizlere kadar kesintisiz güç aktarabilmeyi hedeflemektedir. MİLGEM, TCG Anadolu, ATMACA, AKYA ve millî sensör programları, Türkiye’nin deniz gücünü dışa bağımlılığı azaltan bütüncül bir yapıya dönüştürmektedir.
İsrail ise daha küçük donanmasını kıyıların, limanların ve enerji tesislerinin korunmasına göre şekillendirmiştir. Sa'ar 6 korvetlerinin yüksek sensör ve füze yoğunluğu ile Dolphin sınıfı denizaltıların stratejik misilleme potansiyeli, İsrail’e sınırlı bir deniz alanında etkili ve caydırıcı bir nokta savunma kapasitesi kazandırmaktadır. Bu bakımdan Türkiye’nin üstünlüğü filo derinliği, alan kontrolü ve güç aktarımında; İsrail’in avantajı ise dar bir sahada yoğunlaştırdığı teknoloji ve stratejik caydırıcılıkta ortaya çıkmaktadır. Bu durum Türkiye’nin deniz alanlarında İsrail karşısında mutlak bir üstünlüğü olduğu anlamına gelmektedir (Bilgen, 2024).
Su altı harbinde de iki ülke arasında benzer bir ölçek-teknoloji ayrışması bulunmaktadır. Türkiye; havadan bağımsız tahrikli Reis sınıfı denizaltılar geliştirmekte ve MİLDEN, YAKAMOZ, FERSAH sonarları, AKYA ağır torpidosu, P-72 deniz karakol uçakları ve insansız sistemlerle geniş bir deniz alanını kapsayan denizaltı savunma harbi ağı ile öne çıkmaktadır. Bu yapı, denizaltının tek başına değil; hava, su üstü, su altı ve sensör unsurlarıyla müşterek bir platform olarak kullanılmasına imkân veren bir stratejiye dayanmaktadır.
İsrail ise sayısal sınırlılığını gelişmiş Alman teknolojisine sahip Dolphin denizaltıları, gizlilik ve stratejik vuruş kabiliyetiyle dengelemektedir. Bir başka ifadeyle İsrail’in su altı gücü, gerektiğinde stratejik misilleme yapacak gizli bir "hançer" ve nükleer saldırı niteliği taşırken Türkiye’nin su altı gücü, geniş alanlarda tespit, takip ve etkisizleştirme yapmayı amaçlayan bütünleşik bir platform olarak "avcı ağı" karakteri göstermektedir (Özgen, 2019; Akarsu, 2026; Yenier, 2025, ss. 122-124).

Türkiye’nin son dönemdeki en belirgin kapasite artışı, geliştirdiği insansız platformları; mühimmat, haberleşme, radar ve elektronik harp bileşenlerini aynı ekosistemde entegre etmesi ile sağlanmıştır. İHA/SİHA’ların Suriye ve Irak gibi sahalarda gerçek zamanlı keşif, hedef tespiti ve ateş desteğiyle kullanılması, karar süresini kısaltan ağ merkezli bir harekât üstünlüğü yakalamasına imkân vermiştir. Savunma sanayindeki bu dönüşümün platform üretimini aşarak harekât doktrinini ve uzaktan etki anlayışını değiştirdiği değerlendirilmektedir.
İsrail ise insan istihbaratı, sinyal istihbaratı, siber kapasite, uydu ve elektronik harp araçlarını uzun süredir bütünleşik bir yapıda kullanmaktadır. Mossad’ın dış operasyon ve HUMINT; Shin Bet’in iç güvenlik ve karşı istihbarat işlevleri, SIGINT ve siber kabiliyetlerle tamamlanan çok katmanlı bir yapı içinde ele alınmaktadır. Buna karşılık bu alanların önemli kısmı gizli olduğundan kesin bir ülke sıralaması yapılamamaktadır. Elimizdeki verilerle en doğru değerlendirme; İsrail’in derin kurumsal-teknolojik entegrasyonda, Türkiye’nin ise coğrafi erişim, yoğun saha kullanımı ve ölçeklenebilir insansız sistem ekosisteminde güçlü olduğu yönündedir (Yıldız, 2026, ss. 40–43).
7. FÜZE GÜCÜ, SAVUNMA SANAYİ VE LOJİSTİK SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK
Füzelerin etkin güç değerlendirmesinde yalnızca azami menzilleri değil; arayıcı başlık, elektronik karıştırmaya dayanıklılık, veri bağı, hedef istihbaratı, platform çeşitliliği ve stok büyüklüğü konuları da dikkate alınmalıdır. İsrail uzun menzilli hassas taarruz ve gelişmiş füze elektroniğinde; Türkiye ise kara, hava ve deniz platformlarına yayılan yerli mühimmat çeşitliliği ile seri üretim tabanını genişletmede öne çıkmaktadır. Açık kaynaklarda envanter miktarları ve gerçek harp başlığı-menzil bileşimleri tam olarak bilinmediğinden kesin sayısal üstünlük değerlendirmesi kesin sonuçla yapılamamaktadır (Yıldız, 2026, s. 33).
Savunma sanayi rekabeti, askerî kapasite artışının ötesinde stratejik özerklik ve dış politika aracı niteliğindedir. Türkiye’nin yerli üretimi artırma, dışa bağımlılığı azaltma ve ihracat pazarlarını genişletme hedefi; İsrail’in ileri teknoloji sistemleri üzerinden güvenlik ortaklıklarını derinleştiren modeliyle karşılaşmaktadır. Uzun süreli çatışmada belirleyici unsur, platform sayısından çok önleyici ve taarruz mühimmatı üretimi, motor-elektronik tedariki, bakım kapasitesi ve yedek parça akışıdır. Türkiye’nin genişleyen üretim ekosistemi dayanıklılık sağlar; İsrail’in ABD ile teknoloji, finansman ve ikmal bağı ise güçlü bir destek olmakla birlikte dış siyasi kararlara duyarlı bir bağımlılık da gerektirmektedir (Kartal, 2026; Yıldız, 2026; Sökmen Alaca, 2026).
Türkiye ile İsrail’in füze savunma kapasitelerini karşılaştıracak olursak; İsrail’in sensör füzyonu, ağ merkezli savunma sistemleri ve muharebede denenmiş katmanlı sistemleri ile özellikle balistik füze savunmasında daha ileri olduğu söylenebilir. Türkiye ise HİSAR, KORKUT ve gelecekte Çelik Kubbe çatısı altında bütünleştirilecek sistemlerle kısa ve orta menzilli hava tehditleri ile insansız hava araçlarına karşı; maliyet, teslimat süresi, yerli üretim ve ortak üretim imkânları bakımından öne çıkacağı değerlendirilmektedir. Bununla beraber Türkiye’nin balistik füze savunmasında geldiği nokta henüz İsrail ve onu destekleyen ABD sistemlerinin mevcut seviyesinde değildir. Dolayısıyla mevcut durumda İsrail karmaşık ve bütünleşik hava-füze savunmasında, Türkiye ise daha uygun maliyetli, hızlı tedarik edilebilen ve yerli üretime dayalı çözümlerde avantajlı olmaktadır (Atasoy, 2026; SDE, 16 Şubat 2026).
8. NÜKLEER CAYDIRICILIK, İTTİFAKLAR VE SAVAŞ SENARYOLARI
İki ülke arasındaki en büyük stratejik farklılık nükleer kapasitede görülmektedir. İsrail, nükleer silah noktasında resmî olarak belirsizlik politikasını sürdürmektedir. Buna rağmen uluslararası açık kaynaklardan elde edilen bilgilere göre yaklaşık 80–100 nükleer başlığa sahip olduğu değerlendirilmektedir. İsrail sahip olduğu nükleer silahları denizaltılardan fırlatabilme kapasitesine sahiptir ve bu kapasitesi ile stratejik caydırıcılığını güçlendirmektedir.
Türkiye’nin ise millî bir nükleer silah programı yoktur. Güvenlik mimarisi NATO üyeliği ve genişletilmiş caydırıcılık stratejisine dayanmaktadır. NATO’nun nükleer paylaşım programı kapsamında İncirlik Üssü’nde ABD’ye ait nükleer silahlar konuşlandırılmış olmasına rağmen Türkiye’nin bu silahlara doğrudan erişim yetkisi yoktur. Bununla beraber NATO’nun kolektif savunma ilkesi, Türkiye’nin dahil olabileceği muhtemel bir İsrail savaşında ittifaktan doğrudan destek alacağı şeklinde değerlendirilmemelidir. Nitekim NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin de ifade ettiği üzere böylesi bir durumda Türkiye’ye yönelik doğrudan askerî destek taahhüdü vermekten kaçınmakta, "kriz yönetimi" ve "liderlik" vurgusu yaparak, ittifakın sahada taraf olmak yerine diplomatik dengeyi koruma niyetinde olduğunu göstermektedir. Yine muhtemel bir savaşta ABD’nin İsrail’e destek verme ihtimali veya kapsamı söz konusu çatışmanın siyasi pozisyonuna bağlı olarak gelişebilecektir (Akarsu, 17 Ekim 2024; Döner, 5 Ağustos 2026).
SONUÇ
Türkiye–İsrail askerî güç dengesi, yalnızca nicelik ile nitelik anlamında karşılaştırmayla açıklanamaz. Türkiye; coğrafi ve lojistik derinliği, kara ve deniz kuvvetlerinin ölçeği, ileri üs tecrübesi, insansız platformları kullanma doktrini ve genişleyen savunma sanayi ekosistemiyle öne çıkmaktadır. İsrail ise bugün düşük görünürlükte hava taarruzu, istihbarat ve elektronik harp entegrasyonu, muharebede denenmiş katmanlı füze savunması, hassas vuruş kapasitesi ve nükleer caydırıcılık bakımından avantajlı görünmektedir.
Bu nedenle muhtemel bir harekâtta İsrail kısa süreli, ani ve süratli ilk vuruş avantajı sağlayabilir. Türkiye ise geniş coğrafyaya yayılan, lojistik avantajı ve üretimde devamlılık gerektiren uzun süreli konvansiyonel mücadelelerde üstünlük sağlayabilecek bir avantaja sahiptir.
Bununla birlikte Türkiye için yakın gelecekteki dengeyi belirleyecek asıl unsur, geliştirilmekte olan sistemlerin envantere alınması ve seri üretimin sürdürülebilir hâle getirilmesidir. Türkiye’nin yüksek ve orta irtifa hava savunma sistemlerini tamamlaması; KAAN ve KIZILELMA gibi yeni nesil insanlı ve insansız platformları göreve hazır hâle getirmesi; balistik füze, radar ve erken ihbar kapasitesini genişletmesi durumunda İsrail’in hava gücü ve ani taarruz üstünlüğü büyük ölçüde dengelenebilecektir. Bu sistemlerin yerli ve millî üretime dayanması, harcanan kaynağın ülke içinde kalmasını, mühimmat stoklarının daha düşük maliyetle yenilenmesini ve dış tedarik baskısının azaltılmasını sağlayacaktır. İsrail’e yüksek maliyete mal olan platformlar, mühimmat ikmali ve lojistik destek bakımından üçüncü ülkelere duyulan ihtiyaç uzun süreli çatışmalarda mevzi kaybetmesine neden olacaktır. Türkiye’nin üstün donanma gücünü Doğu Akdeniz’de etkili biçimde kullanması ve bunu insansız hava-deniz platformlarıyla bütünleştirmesi hâlinde askerî denge daha belirgin biçimde Türkiye lehine değişebilecektir.
Mekke İttifakı kapsamında Suudi Arabistan ve Pakistan’la kurulan güvenlik ilişkilerinin Pakistan’ın nükleer caydırıcılığıyla desteklenmesi, İsrail’in nükleer kapasitesine karşı bölgesel bir denge oluşturabilecek diğer bir stratejik unsur olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin bölgesel ittifaklarını ve siyasi girişimlerini güçlendirerek ABD ve Batılı ülkelerin İsrail’e sağladığı desteği dengelemesi, İsrail’in Suriye ve çevresinde sürdürdüğü kontrolsüz güç siyasetinin hareket alanını daraltacaktır. Bu bakımdan İsrail’in bugün sergilediği stratejik aymazlığın arkasında, Türkiye’nin yakın gelecekte ulaşabileceği askerî üstünlüğe ilişkin kaygının olduğunu söylemek mümkündür. İsrail’in mevcut saldırgan politikalarını sürdürerek bölgede kalıcı ve güvenli bir devlet olarak varlığını koruması giderek zorlaşırken Türkiye’nin yükselen askerî kapasitesi, Filistinli çocuk ve kadınlara karşı işlenen zulmün hukuk ve adalet önünde hesabının sorulabileceği ihtimali her geçen gün daha güçlü bir zemin oluşturmaktadır.