Küresel Kaosun Sebebi, Bu Soruda Gizli: ABD'nin Boşluğunu Kim Dolduracak?

Küresel Kaosun  Sebebi, Bu Soruda Gizli:  ABD'nin Boşluğunu  Kim Dolduracak?

Dünyanın kurulu düzeni ekonomik, siyasi ve teknolojik alanlarda hızla değişiyor. Bu süreç yeni değil, aşama aşama gerçekleşiyor. Önce “iki kutuplu dünya, (ABD-Sovyetler Birliği)” sonra “tek kutuplu dünya (Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile rakipsiz kalan ABD),” ardından üçüncü aşama, “çok kutuplu dünya (ABD ve Rusya’ya ek olarak Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Türkiye ve diğerlerinin sahneye çıkması).”

Geldik 28 Şubat 2026 tarihine.

Bu tarihte İran ile ABD/İsrail ikilisi arasında başlayan çatışmaların ardından Hürmüz krizi, dolayısıyla küresel enerji ve tedarik krizi başladı. Küresel petrol ve LNG’nin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği bu su yolunun kesilmesi ile enerji fiyatları yükseldi ve ABD’nin bölgedeki “güvenlik garantörü” konumu sorgulanmaya başladı. Körfez ülkeleri, ABD’nin öngörülemezliğini, güvenilmezliğini ve varlığının bölge müttefiklerini nasıl riske attığını yaşayarak öğrendi. Bu gerçeklik Körfez ülkelerini kendi savunma ve ihracat rotalarını çeşitlendirme arayışına yönlendirdi.

Bu kriz, sadece zaten zayıflayan ABD merkezli hegemon güç sistemini değil, Amerikan halkının Trump’a olan güvenini de temelden sarstı.

image-33.png

Orta Doğu’nun Yeni Güvenlik Mimarisi Arayışı

ABD’nin (Trump’ın) İsrail’in (Netanyahu’nun) baskısı ve tehditleri ile İran’a saldırması ve sonuçları, ABD’ye olan güveni sorgulatırken, bölgede ABD-merkezli tek kutuplu güvenlik düzeninin yetersizliğini ortaya koydu.

Trump, Kasım’da yapılacak Kongre seçimlerinin riske girdiğinin ve ABD kamuoyundaki güveninin gerilediğinin farkında. Bu nedenle İran batağından kurtulmanın çarelerini arıyor.

ABD geleneksel stratejisi, devlet dışı aktörlerle çalışma prensibine dayanır. Bu strateji bir yandan hedef devletlerin sürekli tehdit altında tutulmasını sağlarken, diğer yandan ABD adına savaşacak ucuz silahlı gruplar kazandırır.

Ancak bu yöntem, İran gibi ABD karşıtı ülkelerin de devlet dışı aktörleri kullanması sonucunu doğurdu. Vekil güçler savaşı, bölgede her ülkeyi ve devlet sistemini zayıflatan bir döngüye yol açtı. ABD için bu durum, kazançtan çok kayba dönüşünce Trump yöntem değiştirdi. Devlet dışı aktörleri devre dışı bırakarak devlet mekanizmaları ile çalışmaya başladı.

Bu değişiklikle bölgenin enerji güvenliğini ABD’nin değil, güçlü bölge ülkelerinin oluşturacağı ittifakların sağlaması stratejisi geliştirildi. Bunun ilk adımı Mekke Savunma Anlaşması’dır. Trump’ın ve kan kaybeden ABD’nin bu seçeneği onaylamaktan başka çaresi yok.

Avrupa’nın Dağınıklığı

Orta Doğu’da tablo böyle iken, Avrupa’da farklı değil. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ile Avrupa Kıtası’nda “Sovyet tehdidi korkusu” yeniden canlandı. Avrupa kendisini korumak için peş peşe Ukrayna’ya askeri ve ekonomik destek paketleri açıklarken Trump, “ya NATO bütçenizi artırırsınız, ya başınızın çaresine bakarsınız. NATO’dan çıkarım” resti ile kenara çekildi. Bu rest, ABD’nin koruma kalkanı altında yaşayan Avrupa’da Körfez ülkelerindekine benzer bir tecrübeye yol açtı, ABD’nin öngörülemezliğini, güvenilmezliğini ve varlığının bölge müttefiklerini nasıl riske attığını yaşayarak öğrendi.

Hint-Pasifik bölgesinde her ne kadar Japonya, Hindistan, Güney Kore, Filipinler gibi müttefikleri olsa da, bu ülkelerin gelişmeleri yakından izlediği ve ilişkilerini “bağımlılık” boyutundan “dengeli politika” boyutuna çevirdiği biliniyor.

Bu noktada da Türkiye’nin stratejik ve askeri önemi artıyor. NATO’nun ABD’den sonra en büyük ve güçlü kara ordusuna sahip olan Türkiye, Trump’ın güvenilmezliği karşısında Avrupa’nın en önemli güvencesi durumunda.

“Amerikan Orta Doğusu Bitti”

Bu cümle, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na stratejik düşünce üreten dış politika dergisi Foreign Affairs’in 18 Ağustos tarihli sayısında yazar Marc Lynch’e ait.

ABD’nin geleceği bu cümlede gizli. Biten sadece Amerikan Orta Doğusu değil. Amerikan Avrupası, Amerikan Asyası da bitti. Kabul edelim ki, ABD erime sürecine girdi ve bu süreç geri döndürülemez.

ABD’yi ABD yapan iki kritik gücü vardır. Ordusu ve ekonomisi.

ABD Ordusu’nun Büyüsü Bozuldu Mu?

ABD ordusunun mühimmat stoklarının kritik düzeyde azaldığı uyarılarını yine kendi otoriteleri yapıyor. Son olarak Washington Post (WP), Amerikan ordusunun anakarayı savunamayacak durumda olduğu uyarısında bulundu.

Amerikan ordusu, konvansiyonel bir kara istilasından korkmuyor. Coğrafi olarak iki okyanusla korunan ABD anakarasının konvansiyonel bir ordu tarafından işgal edilmesi imkansıza yakın görülse de, Pentagon’un güncel raporları ve askeri düşünce kuruluşları yeni nesil tehditler karşısında ciddi açıklar olduğunu doğruluyor.

Amerikan Anakarası Savunmasız mı?: ABD Kara Kuvvetleri’nin analizlerine göre, Amerikan anakarası artık “güvenli sığınak” değil. Çin ve Rusya gibi rakipler; siber saldırılar, hipersonik füzeler ve ucuz dron sürüleriyle ABD içerisindeki askeri üsleri, limanları ve lojistik hatları doğrudan vurma kapasitesine ulaştı.

ABD bugüne kadar, “küresel güç” misyonu nedeniyle hem üsleri ile dünyanın her bölgesine yayıldı hem de anakarayı koruma görevi üstlendi. Ancak, The Heritage Foundation gibi kuruluşların “Index of U.S. Military Strength” raporları, Amerikan ordusunun, hem anakarayı koruyup hem de Orta Doğu, Pasifik veya Avrupa’da büyük ölçekli iki savaşı yürütecek kapasitede olmadığını gösteriyor.

Pentagon açığı kapatabilir mi?: Amerikan ordusundaki zaafları kapatmak adına Pentagon ve Trump yönetimi 2026 Ulusal Savunma Stratejisi (NDS) ile askeri doktrinde köklü değişikliklere gitti. Golden Dome (Altın Kubbe), Anakara Öncelikli Doktrin, Monroe Doktrini’nin Dönüşü gibi Amerikan merkezli bir stratejiye yöneldi.

Ancak köklü değişikliklere rağmen Amerikan ordusunun mevcut mühimmat açığını kısa vadede tamamen kapatması beklenmiyor. Milyarlarca dolarlık yatırımlar ve endüstriyel dönüşüm hamleleriyle orta ve uzun vadede bu açığı kapatması mümkün görünüyor.

Pentagon yetkilileri kısa vadeli acil bir kriz olmadığını savunsa da, askeri uzmanlar eksilen hassas füze ve hava savunma stoklarının tamamen yenilenmesinin 4 ila 6 yıl sürebileceğini belirtiyor. Bunun için de büyük bütçelere ihtiyaç olacak. Amerikan ekonomisinin içinde bulunduğu şartlar göz önüne alındığında “gerekli kaynak nasıl bulunacak?” sorusu soruluyor.

Bu sıkıntılara, Çin’in tekelindeki mikroçipler, katı roket motorları ve tedarik zinciri sorunlarını da eklemek gerekiyor.

ABD Ekonomisinin Büyüsü Bozuldu Mu?

40 trilyon dolar sınırını aşarak rekor kırdı. Yüksek faiz oranları nedeniyle bu borcun yıllık faiz maliyetinin 1 trilyon doları aşması sürdürülebilirliği zorluyor. Yaşam maliyetleri ve enerji fiyatları nedeniyle halktaki hoşnutsuzluk artıyor. Trump’ın geniş kapsamlı gümrük tarifeleri ve Orta Doğu’daki jeopolitik gerilimlerin petrol ve gaz fiyatlarını yükseltmesi, ekonomi üzerinde arz şoku yaratma riskini artırıyor. Yani Amerikan ekonomisi zor bir dengede yürüyor.

Bu veriler Amerikan ekonomisinin çöktüğünü göstermez. Ancak, Amerikan toplumunun ilk kez yüzleştiği “yoksulluk ve güvensizlik” kavramı geri dönülmez bir travmaya yol açarken, “dokunulmaz/yıkılmaz ABD” algısı da yıkılıyor. Buna karşılık Çin’in ekonomik gücü, olası bir savaşın sürdürülebilirliği noktasında ABD’ye göre avantaj sağlayacak gibi görünüyor.

Buraya kadar yazılanlar, küresel bir boşluk oluştuğu gerçeğinin yansıması. Asıl soru şu; doğan boşluğu kim/kimler dolduracak?

Yeni dünya düzeninde yeni ABD’ler olmayacak. Büyük ülkeler arasında askeri ve ekonomik güç eşitlenmesi sağlandı. Küçük ülkeler ucuz ama etkili silahların gücünü keşfetti ve kendilerine güven oluştu. Öyle görünüyor ki, yeni dünya düzeninde «lider devlet» sistemi olmayacak. Yerine, her bölgenin başat güçlerinden oluşan bir «Dünya Konseyi» sistemi kurulacak. Bu konseyin lideri olmayacak, «her coğrafyadan koordinatör ülkeler» olacak.

image-34.png

Türkiye, Yeni Dünyanın Kavşak Ülkesi

Yukarıdaki özet gelişmeler hemen her ülkeyi yakından ilgilendirirken Türkiye’yi tam merkeze oturtuyor. Politik, stratejik ve enerji güzergahının merkez ülkesi konumunda bulunan Türkiye, yeni misyonlar ve roller yüklenmek zorunda kalıyor.

Hürmüz krizi, enerji güvenliğini jeopolitiğin merkezine taşıdı. Alternatif rotalar (Irak-Türkiye boru hatları, Ceyhan limanı üzerinden Akdeniz çıkışı, Orta Koridor) öne çıktı. Türkiye, Kerkük-Ceyhan hattı ve potansiyel Basra uzantılarıyla Körfez petrolünün bir kısmını Hürmüz riskinden uzak tutma potansiyeline sahip. LNG terminal kapasitesinin ciddi artışı, ABD ve diğer kaynaklardan gaz ithalatı, Azerbaycan gazı ve Karadeniz’deki Sakarya sahası üretimiyle birlikte Ankara’yı bölgesel enerji hub’ı olma iddiasına yaklaştırıyor.

Bu durum çift yönlü bir özellik taşıyor. Türkiye’nin enerji ithalatçısı olarak petrol gideri artıyor. Öte yandan, transit ve ticaret hub’ı olarak jeopolitik ağırlığını artırıyor. Avrupa’nın Rusya gazına olan ihtiyacını azaltma çabaları ve Körfez’in alternatif arayışı, Türkiye’nin “Orta Koridor + Dört Deniz” vizyonunu güçlendiriyor. Bu açıdan bakınca Türkiye bölgede “enerji güvenliğini sağlayabilecek ülke” misyonunu üstlenmiş oluyor.

Türkiye, Amerika’nın Orta Doğu’daki göreli gerilemesi, İran-Körfez krizi ve küresel enerji güvenliği sarsıntısı bağlamında, Avrupa-Asya-Orta Doğu kesişiminde “kaçınılmaz orta güç” konumunu güçlendiriyor. Coğrafyası, NATO üyeliği, büyüyen savunma sanayi, enerji koridoru potansiyeli ve bölgesel manevra kabiliyeti bunu mümkün kılıyor. Türkiye hem NATO içinde hem de bölgede “dengeleyici” rol üstlendi. Batı ile bağlarını korurken Doğu ile de ilişkilerini geliştiriyor ve stratejik özerkliğini genişletiyor.

Bunun ilk örneği Suriye’de yaşandı. Esad sonrası ortaya çıkan boşluğu bölgesel komşuluk ve tarihsel bağlar gereği Türkiye doldurdu. Bu süreçte Trump’ın Şara’yı koruma altına alması ve Suriye’nin bütünlüğü ile devlet sistemini koruma altına almasında Türkiye’nin başat ülke olması etkili oldu.

Türkiye, Rusya-Ukrayna çatışmasında da dengeleyici rolüne devam etti. “Her iki ülkenin de güveneceği ülke” konumu kazandı ve ilk görüşmelere ev sahipliği yaptı. Bu politika, Türkiye’nin paradigma değişikliğinin sonucuydu. Rusya ve Ukrayna arasındaki görüşmelerde Türkiye’nin kenara çekilmesi Ankara’dan kaynaklanmıyor. Trump’ın “Rusya-Ukrayna Savaşını ben bitireceğim” takıntısı ile, İngiltere ve Almanya’nın savaşı sürdürmesi için Zelensky’yi kışkırtmasından kaynaklanıyor.

Türkiye’nin etki alanını yakın çevresinden başlayarak genişletme stratejisi dikkat çekiyor. Ki, bir diğer örnek Libya. Trablus merkezli uluslararası alanda tanınan resmi hükümete rakip olan silahlı güçlerin (Libya Ulusal Ordusu) lideri Halife Hafter, birkaç yıl öncesine kadar Türkiye karşıtlığı ile tanınıyordu. Bugün Türkiye ile hareket ediyor. Libya ile imzalanan MEB anlaşması Doğu Akdeniz’de önemli bir denge sağlıyor.

Türkiye’nin Orta Doğu’daki son hamlesi, Mekke Savunma Anlaşması oldu. Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzalanan anlaşma, bölgedeki tüm dengeleri değiştiren bir girişim olarak kabul ediliyor. “Anlaşma’nın İran’a karşı yapıldığı” iddiaları ortaya atılsa da, ittifak belirli bir ülkeye karşı yapılmış değil. İran “endişe edilecek bir durum olmadığını” açıkladı. İsrail’de ise tedirgin bir bekleyiş var. Bu tedirginliğin sebebi, Mekke Savunma Anlaşması’nın kendisine karşı yapılması değil, “dışlanma ve yalnız bırakılma korkusu.”

Türkiye Nasıl Bir Rota İzliyor?

Mekke Savunma Anlaşması ve 7-8 Temmuz 2026 tarihinde Ankara’da yapılan NATO zirvesinde alınan kararlar “Türkiye politika değişikliğine mi gidiyor? Tarafsızlık politikasını terk ederek NATO (ABD) safını mı güçlendiriyor?” sorusunu sorduracak nüanslar içeriyor.

Bu sorunun cevabı, küresel ve bölgesel konjonktür değişiminde gizli. Bu değişim ile Türkiye’nin sahip olduğu unsurlar birleşince farklı bir tablo ortaya çıkıyor.

Türkiye bugün itibariyle Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktası. Orta Koridor ve enerji hatları üzerinden transit ülke konumunda bulunuyor.

Çin’in Gri Alanı

Trump ABD’si ikinci rakibi Rusya’ya ve birinci rakibi Çin’e karşı iki strateji izliyor.

Avrupa ile Rusya’yı Ukrayna cephesinde karşı karşıya bırakarak savaşın sürmesini sağlıyor. Böylece hem Avrupa’yı terbiye ediyor hem Rusya’yı Ukrayna ile oyalayarak küresel aktör rolünü güçlendirmesini önlüyor.

Çin’e karşı ise Pekin’e karşı blok oluşturma stratejisi izliyor. ABD’nin baskısı ile Çin’in “gri alanları” artıyor. Son olarak Grönland hamlesi örnektir. Gri alanda ABD’nin de Çin’in de hareket alanları daralıyor. Bu noktada Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan saldırısı, ABD’nin Avrupa’yı Rusya karşısında yalnız bırakmasına benzer şekilde Suudileri Husiler karşısında yalnız bırakması Orta Doğu’da gerilimin devamı anlamına geliyor.

Sözkonusu gerilim, Çin’in gri alanını tehlikeli boyutlara yükseltiyor.

Mekke Savunma Anlaşması bu noktada önem kazanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Mekke İttifakı, çok oyun değiştirici bir platform olacak” açıklaması önemli. Mekke Anlaşması, ABD’nin CENTKOM’un merkezi konumu üzerinden sürdürmeye çalıştığı etkinliğine alternatif olma ve Orta Doğu’nun yeni güvenlik mimarisini üstlenebilme potansiyeli taşıyor. Bunu başarabilirse, Çin’in Orta Doğu’daki gri alanı, Pekin’in lehine net bir alana dönüşebilir.