Ekonomilerini geliştiren, büyüme ve kalkınma hedeflerine ulaşan ülkelerin ortak bir özelliği vardır: Dış dünya ile ticari ve diplomatik ilişkilerini geliştiren ülkeler sürdürülebilir bir başarıya ulaşmaktadır. Konuyu iktisat kuramı çerçevesinde ele alarak başlamak faydalı olacaktır. Merkantilizm düşüncesine göre ülkeler ucuz ham madde alıp bunu işleyerek satmalı ve dış ticaret fazlası vermelidir. Dış ticaret fazlası da daha güçlü ordu ve donanma kurmak için kullanılmalıdır. Daha güçlü donanma ve ordu ise sömürgecilik ve ucuza ham madde elde etmek için kullanılmalıdır. Daha sonra Adam Smith ve David Ricardo gibi iktisatçılar mutlak üstünlükler ve mukayeseli üstünlükler teorilerini geliştirmişlerdir. Bu teorilere göre her ülke iş gücü verimliliği yüksek olan malı üretmeli ve iş gücü verimliliği düşük olan malı diğer ülkelerden satın almalıdır. Böylece ülkeler arasında iş bölümü ve uzmanlaşma artar, verimlilik yükselir. Merkantilizm nihai malların ithalatını sınırlama yanlısıyken; Smith, Ricardo ve sonradan gelen iktisatçılar ise bunun karşısında durmuşlardır. Daha sonra Heckscher-Ohlin (faktör donatımı) teorisi ortaya çıkmıştır. Bu teoriye göre de ülkeler sermaye veya emek yoğun faktör donatımına göre dış ticarette uzmanlaşmaktadır. Bebek sanayi teorisine göre ise sanayileşmesini tamamlamamış ülkeler, hedefledikleri sanayinin gelişmesini tamamlayana kadar kendilerini dış ülkelerin rekabetinden korumalı, sonrasında yavaş yavaş dış rekabete açmalıdır.
Teorik arka planın ardından, uluslararası ilişkilerini geliştiren ülkelerin tarihsel süreçteki iktisadi dönüşümlerine bakmak gerekir.
Milattan önce Lübnan ve Suriye’de yaşayan Fenikeliler Akdeniz ticaretini ellerinde tutuyorlardı. Akdeniz’in ilk büyük deniz ticaret filosunu kurdular. Erguvan rengi boya, sedir ağacı ve tarım ürünlerinin ticaretini yaparak zenginleştiler. Mısır, Mezopotamya ve Avrupa arasında aracı tüccar konumuna gelerek refahlarını artırdılar.
Göktürkler ve Uygurlar da Çin ile Doğu Roma İmparatorluğu arasındaki ticareti yönlendirdiler. Soğdlu ve Uygur tüccarlar bu dönemde zenginleştiler. Günümüz Özbekistan ve Türkmenistan coğrafyası uluslararası ticaretin merkezi oldu. Uygurlar kâğıt senet gibi uygulamaları ilk defa gerçekleştirdiler. Selçuklular kervansaraylar inşa ederek zarara uğrayan tüccarların kayıplarını devlet hazinesinden karşıladılar.
Çin'deki Song Hanedanlığı; ipek, porselen ve çay ihracatıyla dönemin en zengin ekonomisi olmuş, karadaki tıkanmalara karşı deniz ticaret yollarını devlet politikasıyla destekleyerek tarihteki ilk kâğıt parayı (jiaozi) tedavüle sokmuştur. 15. yüzyılın başında Amiral Zheng He liderliğindeki devasa Çin ticaret filoları Hint Okyanusu ve Doğu Afrika'ya kadar ulaşarak ticaret ağları kurmuş; ancak sonrasında içe kapanarak bu üstünlüğü Avrupalı deniz güçlerine kaptırmıştır.
Orta Çağ’da ise İtalyan şehir devletleri (Venedik ve Ceneviz) Akdeniz ticaretini ellerinde tuttular. Bazen birbirleriyle rekabete giriştiler, koloniler kurdular ve Karadeniz ticaretini bile ele geçirdiler. İpek, baharat ve lüks kumaşların doğudan batıya ticaretini yürüttüler. Cenevizliler dünyanın en eski bankalarından biri olan Banco di San Giorgio’yu (1407) kurarak Avrupa’nın finans merkezi hâline geldiler.
İspanya, Portekiz, İngiltere ve Felemenkler de yeni ticaret yolları keşfettiler. Sömürgecilik ve köle ticareti ile zenginleştiler. Afrika’daki insanları köleleştirip Güney Amerika’daki çiftliklere sattılar. Hindistan ve Çin’e ulaşarak onlardan ham madde alıp nihai mal sattılar. Londra ve Amsterdam belli dönemlerde dünya finans merkezi oldu. 19. yüzyılda dünyanın süper gücü İngiltere oldu ve "Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk" olarak anıldı.

Tarihsel tecrübeden hareketle günümüz küresel ekonomisindeki dinamiklere bakabiliriz.
Japonya, 1868 sonrası Meiji döneminde ve 1945 sonrası dönemde büyük atılımlar yaptı. 1968 yılında ABD’nin ardından dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna geldi. Yüksek teknoloji üretimi dendiğinde akla Japonya gelmeye başladı. 2000’lerden itibaren yaşadıkları durgunluğa rağmen halen dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer almaktadırlar.
Güney Kore, 1960’lardan itibaren ihracata dayalı sanayileşme ve dışa açık piyasa modelini benimseyerek küresel bir teknoloji ve sanayi devine dönüştü. Samsung, Hyundai, SsangYong gibi küresel markalar çıkardı. Aynı coğrafyaya sahip olan Kuzey Kore ise dışa kapalı bir ekonomik yapıya sahip olup yoksullukla mücadele etmektedir.
Çin, dış dünyaya kapanma politikasından vazgeçip Özel Ekonomik Bölgeler kurarak doğrudan yabancı yatırımlara kapılarını açmış ve kısa sürede "dünyanın fabrikası" hâline gelmiştir. Yakın gelecekte ekonomik büyüklük açısından ABD’yi geçmesi beklenmektedir. Elektrikli araç, bilişim ve yapay zekâ alanlarında ABD ve Avrupa’yla rekabet eder duruma gelmiş, hatta onları geçmiştir. Günümüzde de Çin, küresel altyapı ve liman yatırımlarıyla (Kuşak ve Yol) yeni nesil bir ticari ve askerî etki alanı (gri alan stratejileri dâhil) yaratarak dış ilişkilerini geliştirmektedir. Kalkınma için altyapılarını geliştirmek isteyen Afrika kıtası dâhil birçok ülkeye düşük faizli krediler sağlamaktadır.
Singapur, doğal kaynağı ve hatta yeterli tatlı su rezervi dahi bulunmayan bir ada ülkesidir. Serbest liman statüsü, serbest ticaret anlaşmaları ve küresel sermayeyi çeken dışa açık politikaları sayesinde dünyanın en yüksek kişi başına düşen millî gelirine sahip ülkelerinden biri olmuştur. Aynı biçimde İsviçre gibi ülkeler de yeterli kaynaklara sahip olmasalar bile uyguladıkları dışa açık ekonomi politikaları ve yabancı sermayeyi çekme çabaları sonucunda gelişmiş, dünyanın finans merkezi hâline gelmişlerdir. Birleşik Arap Emirlikleri’nin çeşitli doğal kaynakları vardır; ancak bu ülke de yabancı sermayeyi çekmeye ve turizmi geliştirmeye yönelik politikaları sayesinde ekonomisini çeşitlendirip büyütebilmiştir.
İncelediğimiz örneklerdeki ülkelerin hepsi farklı ekonomi politikaları izlemiş ve birbirlerinden farklı dönemlerde hüküm sürmüşlerdir. Ancak ortak bir noktaları vardır: Dış dünya ile iletişimleri ve ticaretleri oldukça gelişmiştir. Diğer ülkelere mal satmış, onlardan mal almışlardır. Bu ülkelerin insanları başka ülkelere gitmiş, sonrasında bir kısmı geri dönerek yurt dışında gördüklerini kendi ülkelerinde uygulamışlardır; yani teknoloji transferi gerçekleştirmişlerdir. Bir kısmı merkantilist politikalar izlese de yine diğer ülkelerden ham madde alıp nihai ürün satmıştır. Mümkün olduğunca çok sayıda ülke ile ticaret yapmışlardır. Günümüzde yabancı sermayeyi —özellikle de sabit sermaye yatırımlarını— ve nitelikli, zeki gençleri ülkelerine çekmeye yönelik politikaları başarıyla uygulayan ülkeler ekonomik açıdan ileriye gitmektedir.
Dış ülkelerle olan ilişkileri sadece mal ve hizmet ticareti (ihracat ve ithalat) ile sınırlandırmak çok sığ bir bakış açısı olur. Bu süreçte bilgi ve teknolojinin taşınması ile göç dalgaları gibi çeşitli unsurlar da yer alır. Kâğıt, barut, pusula ve matbaa gibi icatlar Çin’den Avrupa’ya Türk tüccarlar sayesinde ulaşmıştır. Günümüzde de ABD ve Avrupa’dan Çin’e teknoloji transferi gerçekleşmiştir. Dış dünyaya açık olan ülkeler diğer ülkelerde meydana gelen teknolojik gelişmelerden haberdar olmakta, bu teknolojileri kullanabilmekte ve hatta daha da geliştirebilmektedir.
İşin bir de göç boyutu vardır. Ülkeler açısından önemli üretim faktörlerinden biri de beşerî sermayedir. ABD, Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda gibi ülkeler Avrupa’dan kaybedecek bir şeyi olmayan, risk alabilecek kişilerin göçüyle kurulmuştur. Girişimci ve risk alabilen nüfus sayesinde bu ülkelerin ekonomileri gelişmiştir. Günümüzde niteliksiz kişilerin göçüne sınırlandırmalar getirilmekte; ancak kendini yetiştirmiş kalifiye iş gücüne açık politikalar uygulanmaktadır. Ülkeler zeki, girişimci ve yetenekli bireyleri kazanmak için çeşitli stratejiler izlemektedir. Fransa ve Almanya gibi çeşitli ülkelerin millî takımlarında artık Afrika’dan getirilen yetenekli sporcular bulunmaktadır. ABD, Kanada, Avustralya ve Birleşik Krallık gibi ülkelerin üniversitelerine diğer ülkelerden yetenekli gençleri kabul etmelerine de bu açıdan bakmak mümkündür. Zira bu devletler diğer ülkelerin yetenekli ve zeki gençlerini, üniversite eğitimlerinin ardından kendi ülkelerinde kalmaya ikna etmeye çalışmaktadır. ABD’deki üniversitelerde 1,1 milyon; İngiltere ve Kanada’da ise 700.000 ile 800.000 arasında yabancı uyruklu öğrenci bulunmaktadır. Bu öğrenciler ülkelerine dönseler bile eğitim aldıkları ülke ile ticari ilişkiler geliştirebilmektedir.
Ayrıca göç veren ülkelerin de çeşitli kazançları bulunmaktadır. 1960’lı yıllarda Türkiye’den Almanya’ya yoğun işçi göçü gerçekleşmiştir. Gurbetçi işçilerin Türkiye’ye gönderdikleri dövizler, 1970’li yıllarda Türkiye ekonomisi açısından kritik faydalar sağlamıştır.
Şimdi de Türkiye’nin dünya ile ekonomik entegrasyonu hakkında konuşalım. Türkiye’nin 2025 yılı mal ihracatı 273 milyar dolar iken, mal ve hizmet ihracatı toplamı da 396 milyar dolar olmuştur. Oysa 2000 yılında mal ihracatı 27 milyar dolar, mal ve hizmet ihracatı toplamı da 47 milyar dolar seviyesindeydi. Yani ihracat rakamlarımız son 25 yılda yaklaşık 9-10 katına çıkmıştır. Çin ve birkaç ülke dışında bu artış oranını yakalayan başka bir ülke bulunmamaktadır.
AB ile gerçekleştirilen Gümrük Birliği Anlaşması sonucunda ihracatımızın yarıdan fazlasını AB üyesi ülkelere gerçekleştiriyoruz. Otomotiv, beyaz eşya ve savunma sanayisi gibi sektörlerde üretimimiz ve ihracatımız arttı. Artık dünyanın diğer ucundaki Uruguay, Filipinler ve Endonezya gibi ülkelere savunma sanayisi ürünleri satabiliyoruz. Beyin göçü veriyoruz; ancak özellikle savunma sanayisi şirketlerimize ve üniversitelerimize tersine beyin göçü ile yetişmiş Türk gençlerini getirebiliyoruz. Hatta yabancı mühendis ve akademisyenleri de bünyemize katabiliyoruz. Halen yurt dışındaki üniversitelerde eğitim alan gençlerimiz ve yine yurt dışındaki üniversitelerde çalışan akademisyenlerimiz var. Bunlardan bazıları (Aziz Sancar vb.) uluslararası başarılar elde ediyor.
Türk üniversitelerinde eğitim gören uluslararası öğrenci sayısı 300.000’i geçmiştir. Diğer ülke devlet başkanları ile yapılan ziyaretlerde yeni ticaret anlaşmaları imzalanıyor. Modern İpek Yolu, Kalkınma Yolu, Zengezur Koridoru, yeni petrol ve doğal gaz boru hatlarının yapımı için Türkiye aktif olarak çalışıyor. Suriye, Somali, Tanzanya, Irak ve Kuzey Makedonya gibi ülkelerde Türk üniversitelerinde eğitim almış kişiler bakanlık yapıyor. 2000 yılında 65 olan başkonsolosluk sayımızı 101’e çıkardık. Türkiye’nin ondan fazla ülkede kalıcı askerî üssü bulunuyor. Türkiye, dünyanın en çok turist çeken ülkelerinden biri oldu; ayrıca çok sayıda Türk vatandaşı da diğer ülkelere turist olarak gidiyor. Avrupa’da en yoğun hava trafiğine sahip olan İstanbul Havalimanı’nı inşa ettik. Avrupa ve Asya arasındaki ticaret için küresel bir lojistik merkez olmayı amaçlıyoruz.
Sonuç olarak; iktisadi büyüme, askerî caydırıcılık ve uluslararası etki alanı birbirini besleyen unsurlardır. Ülkeler içe kapandığında ekonomik olarak geriye gitmiş, dış dünya ile yakın ilişkiler kurduğunda ise ekonomilerini geliştirmişlerdir. Dışa açık ülkeler; dışarıdan malları ucuza ithal etme, mümkün olduğunca çok ihracat gerçekleştirme, dış dünyada ortaya çıkan teknolojik gelişmelerden haberdar olarak bu teknolojiyi kullanma ve hatta geliştirme fırsatlarını yakalamaktadır. Diğer ülkelerden yetenekli ve zeki gençleri kendi ülkelerinde istihdam ederek ekonomik büyümelerini sürdürebilmektedirler. Türkiye, dış dünya ile kurduğu çok boyutlu ticari ve stratejik bağları derinleştirdikçe bölgesel ve küresel bir güç merkezi olma vizyonunu pekiştirmeye devam edecektir.