Eylül ayı Çin diplomasisi için oldukça hareketli geçti. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping önce Şanghay İşbirliği Örgütü Bişkek zirvesine katıldı. Ardından Mısır’ı ziyaret etti ve BRICS Yeni Delhi zirvesine katıldı. Eylül ayının son ziyareti ise Xi Jinping’in ABD ziyareti olacak. Şanghay İşbirliği Örgütü Bişkek bildirisi son 25 yılın en önemli bildirisi oldu ve Şanghay İşbirliği Örgütü ilk kez net bir duruş sergiledi. Bu haliyle Şanghay İşbirliği Örgütü 2026 Bişkek bildirisi bir manifesto olarak örgüt tarihine geçti. Özetle Bişkek Bildirisinde öne çıkan başlıklar şunlardır:
» Üye devletler, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün askeri-siyasi bir blok olmadığını ve diğer devletlere veya uluslararası kuruluşlara karşı yönlendirilmediğini vurgulamaktadır. Şanghay İşbirliği Örgütü açıklık, müdahale etmeme, eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde faaliyet göstermektedir.
» Üye Devletler, örgüt içinde işbirliğini derinleştirecekler; bu da Avrasya’da eşit ve bölünmez bir güvenlik alanının oluşturulmasına temel teşkil edebilir. Üye Devletler, uluslararası toplumu Şanghay İşbirliği Örgütü’nün «Adil Barış, Uyum ve Kalkınma için Dünya Birliği» Girişimine katılmaya çağırıyor .
» Üye devletler, Orta Asya’nın Şanghay İşbirliği Örgütü’nün çekirdeğini oluşturduğunu kabul eder.
» Üye Devletler, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarının hatırasının korunması ve tarihin tahrif edilmesinin önlenmesi için kararlılıkla savunuculuk yapmaya devam edeceklerdir.
» Üye Devletler, uzayın her türlü silahtan arındırılmış halde kalmasını desteklemekte ve uzayın yalnızca barışçıl amaçlarla kullanılmasını öngören mevcut yasal rejime sıkı sıkıya uyulmasının önemini kabul etmektedir.
» Uzayda silahlanma yarışını önlemek için daha fazla şeffaflık sağlayacak ve güvenilir güvenceler sunacak uluslararası, yasal olarak bağlayıcı bir belgenin sonuçlandırılması gerektiğinin altını çiziyorlar.
» Üye Devletler, tek tek ülkeler veya devlet grupları tarafından küresel füze savunma sistemlerinin tek taraflı ve sınırsız bir şekilde geliştirilmesinin uluslararası güvenlik ve istikrar üzerinde olumsuz bir etkisi olduğunu yinelemektedir.
» Kendi güvenliklerini diğer devletlerin güvenliği pahasına sağlamaya yönelik girişimleri kabul edilemez bulmaktadırlar.
» Üye Devletler, tüm ülkelerin interneti düzenleme konusunda eşit haklara sahip olmasını ve devletin kendi ulusal alanında interneti yönetme konusundaki egemen hakkını güvence altına almayı önemli görmektedir.
» 1 Temmuz 1968 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraf olan Üye Devletler, Antlaşma hükümlerine sıkı sıkıya bağlı kalınmasını, Antlaşmada yer alan tüm amaç ve ilkelerin kapsamlı ve dengeli bir şekilde desteklenmesini ve küresel nükleer silahsızlanma sürecinin ve uluslararası nükleer silahların yayılmasını önleme rejiminin güçlendirilmesini savunmaktadırlar.
» Üye Devletler, barışçıl amaçlarla atom enerjisi geliştirme, üretme ve kullanma haklarının ve bu alanda ayrımcılık yapılmaksızın adil, sürdürülebilir ve karşılıklı yarar sağlayan uluslararası işbirliğinin sürdürülmesinin vazgeçilmez olduğunu vurgulamaktadırlar.
» Üye Devletler, bu alandaki kısıtlayıcı önlemlerin uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirtmişlerdir.
» Üye devletler, Orta Doğu’da ve İran çevresinde yaşanan gelişmelerden derin endişe duyduklarını ifade ettiler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, İran İslam Cumhuriyeti topraklarına yönelik askeri saldırıları kınayan Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (SCO) tutumunu yinelediler; bu saldırılar çok sayıda sivilin ölümüne ve ülke ekonomisine önemli zararlar verilmesine yol açmıştır.
» Bu tür eylemler uluslararası hukukun ve BM Şartı’nın ilke ve normlarını ihlal etmekte ve uluslararası barış, güvenlik ve istikrar için ciddi riskler oluşturmaktadır.
» Üye Devletler, İran İslam Cumhuriyeti halkına ve hükümetine, Yüksek Lider Seyyed Ali Hameney’in trajik ölümünden dolayı ve kurbanların ailelerine en içten taziyelerini sunarlar. Üye Devletler, İran İslam Cumhuriyeti’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne olan desteklerini yeniden teyit ederek, çatışmanın yalnızca siyasi ve diplomatik yollarla çözülmesini savunmaktadırlar. Bu bağlamda, bölgedeki durumu yatıştırmaya yönelik tüm çabaları memnuniyetle karşılamaktadırlar.
» Üye Devletler, Orta Doğu’da barış ve istikrarın sağlanmasının tek yolunun Filistin sorununun kapsamlı ve adil bir şekilde çözülmesi olduğunu belirtmektedir.
» Üye Devletler, Afganistan’ın terörizmden, savaştan ve uyuşturucudan arınmış bağımsız, tarafsız ve barışçıl bir devlet olarak kurulmasına olan bağlılıklarını yeniden teyit ederek, bu ülkede barış, istikrar ve kalkınmanın sağlanması için uluslararası toplumun çabalarını desteklemeye hazır olduklarını ifade ederler.
» Üye Devletler, Afgan toplumunun tüm etnik ve siyasi gruplarının temsilcilerinin geniş katılımıyla kapsayıcı bir hükümetin kurulmasının, bu ülkede kalıcı barış ve istikrarın sağlanmasının tek yolu olduğunu yinelemektedir.
» Üye Devletler, terörizmi her türlü biçim ve tezahürüyle şiddetle kınamakta, terörizmle mücadelede “çifte standartların” kabul edilemez olduğunu vurgulamakta ve uluslararası toplumu, teröristlerin sınır ötesi hareketleri de dahil olmak üzere terörizmle mücadele etmeye çağırmaktadır. Bu mücadelede BM, BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarını ve BM Küresel Terörle Mücadele Stratejisini BM Şartı ve uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak tam olarak uygulayarak merkezi bir rol oynamalıdır.
» Üye Devletler, Uluslararası Terörizmle Mücadele Kapsamlı Sözleşmesi’nin oy birliğiyle kabul edilmesinin önemini de belirtmektedir.
Şangay İşbirliği Örgütü Bişkek bildirisi ağırlıklı Çin tarafından oluşturuldu. Bildiride özellikle Ukrayna’nın adının geçmemesi ama buna karşılık İran’ın ve Filistin meselesinin daha fazla vurgulanması dikkat çekicidir. Bu noktada benzer şekilde kısa bir süre sonra yapılan BRICS Yeni Delhi zirve bildirisinde de Ukrayna’nın ismi geçmemektedir. Aslında başından beri bu yapılar Ukrayna’nın ismini doğrudan bildirilerde yazmayarak bir nevi çatışmanın tarafı haline gelmemek için çabalamışlardır. Rusya buna tepki gösterse de birlik ruhunun bozulmaması adına çok fazla da diplomatik bir sorun etmemiştir ama bir yere de not etmiştir.
Tam da bu zirveler tartışılırken ve Xi Jinping’in Eylül ayı sonunda ABD’ye yapacağı ziyaret gündemdeyken ABD Başkanı Trump’a gazeteciler Çin’in Ürdün’deki Amerikan üssüyle ilgili uydu görüntülerini İran’a verdikleri konusunda bir sorusu oldular. Trump verdiği cevapla özetle bu meseleyi çok fazla önemsemediklerini, “bizim onları takip ettiğimiz gibi onlar da bizi takip ediyor” şeklinde geçiştirdi. Ancak bilinen gerçek şu ki tüm savaş boyunca Çin’in İran’a özellikle teknolojik anlamda teknolojik istihbarat anlamında büyük yardımı olduğu herkes tarafından biliniyordu. İran navigasyon sistemini Çin navigasyon sistemine geçirmesi füzelerin hedefleri daha isabetli vurmasına neden olduğu da biliniyor. Trump, hemen her fırsatta Çin’in İran’a silah satmaması konusunda büyük uyarılarda bulunsa da Çin, bu kadim dostunu ve stratejik ortağını yalnız bırakmayacağını gösterdi. Zira İran cephesinin düşmesi aynı zamanda Çin’e giden jeopolitik yolların da açılması anlamına gelecekti. Özellikle 25 yıllığına yapılan 100 milyarlarca dolarlık petrol anlaşması da çöpe gidecekti. Zaten Trump yönetimi İran petrolleri üzerindeki emellerini hiçbir zaman gizlemedi; hatta Dışişleri Bakanı Rubio Venezuela petrolleri için yaptıkları operasyonun bir benzerini İran petrolleri için de yapacaklarını kongrede bizzat itiraf etti.
Bu noktada ABD’nin temel hedefi aslında İran rejiminin ötesinde Avrasya coğrafyasındaki enerji kaynaklarına ve özellikle enerji taşıyacak koridorların kontrol edilmesiydi. Bu bağlamda Kafkaslar, Hazar veya Orta Asya, ABD için özel öneme sahip stratejik yerler olarak görülüyordu. ABD’nin diğer bir hedefi ise aslında Avrasya coğrafyasında Çin ve Rusya’nın büyük Avrasya ortaklığı olarak adlandırılan stratejik ortaklıklarını bozma adına coğrafi ve jeopolitik anlamda iki ülkenin arasına yerleşmedir. Nihai hedefi Şanghay İşbirliği Örgütünü bir şekilde dağıtmak, bu nedenle Trump geçtiğimiz yıl beş Orta Asya devletiyle C5 + 1 toplantısını Beyaz Saray’da gerçekleştirdi. Bu devletlerden Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan Şanghay İşbirliği Örgütünün kurucu üyeleri olduğunu unutmamak lazım. Aynı zamanda Şanghay İşbirliği Örgütünün diğer daimi bir üyesi olan Pakistan ile de Trump’ın çok yakın ilişkileri olduğu biliniyor.
ABD-Çin -Pakistan stratejik üçgeni
Çin’in yakın müttefiki ve stratejik ortağı Pakistan jeostratejik açıdan oldukça önemli bir ülke. Pakistan’ı kontrol eden, hem Afganistan hem İran hem de Hindistan’ı kontrol edebilir. Trump’ın birinci döneminde teröre destek verdiği gerekçesiyle adeta lanetlediği ABD’nin hasım devletler listesine aldığı Pakistan’ı ikinci başkanlık döneminde bir anda ABD’nin bölgedeki stratejik ortağı ve müttefiki haline getirmesinin arkasında yatan nedenler oldukça önemlidir. Bu nedenlerin başında Afganistan ve Hindistan gelmektedir.
ABD, 2020’de Doha anlaşmasıyla Afganistan iktidarını tekrar Taliban’a vermenin altında yatan bir takım nedenler olduğu açıktır; ancak Doha anlaşmasının içeriği kamuoyunca bilinmiyor. Hangi gerekçeyle hangi tavizler veya sözler karşılığında ABD’nin Afganistan devletinin feshederek iktidarı 20 yıl boyunca terörle mücadele kapsamında mücadele ettiği Taliban örgütüne verdiği bilinmiyor. Kuşkusuz Taliban’la Çin üzerine bir pazarlık yapıldığı açık. Özellikle Trump’ın Bagram üssünün Biden tarafından Taliban’a verilmesinin vatana ihanet suçuyla eş değer olduğunu söylemesi sonra Londra ziyaretinde Bagram üssünü Taliban’dan istemesi ve Taliban’ın Bagram üssünü vermeyeceklerini söylemesi, Trump’ı çileden çıkartmış ve Taliban’ın kötü günleri beklemesi gerektiği konusunda da bir tehditte bulunmuştur. Gerçekten kısa bir süre sonra Pakistan terörle mücadele kapsamında Afganistan topraklarına hava saldırısı düzenlemiştir.
Biden döneminden itibaren ABD, Hindistan’la ilişkilerinde de bir zayıflama baş gösterdi ve özellikle Ukrayna savaşıyla birlikte Hindistan Rusya tarafına daha yakın durdu çünkü buradan ucuz petrol imkânı yakalamıştı, ayrıca Rusya ve Hindistan ortak savunma ekipmanları üretiyorlar ürettikleri birtakım silahları da Vietnam gibi ülkelere satıyorlar. Hindistan aynı stratejik ilişkiyi ABD’yle de sürdürmek istiyor ancak Hindistan dışişleri bakanına göre ABD sadece ve sadece Çin’i kuşatmak üzerinde bir ABD-Hindistan ilişkileri kurguluyor. Bu nedenle Hindistan’ın böyle bir politikaya araç olmayacağını söyleyerek bu karşı çıkıyor. Çin’in kuşatılması politikasında ABD’nin Asya’da iki önemli müttefiki vardı; doğuda Japonya batıda Hindistan; ancak Modi yönetimi ABD için Çin’le karşı karşıya gelmek istemiyor. Belki de 1950’lerde olduğu gibi Çin ile omuz omuza batı emperyalizmine karşı duruş sergilemeyi planlıyor.
ABD Hindistan’ı Çin planına ihanet etmekle suçlamaktan çok Hindistan’ın artık ABD’nin Asya’daki bölgesel politikalarına karşı yeni bir tehdit olarak görmeye başladığını da not etmek gerekir. Özellikle Trump, bu noktada önemli adımlar atıyor. ABD şimdilerde Çin ve Pakistan ile belki de Hindistan’ı çevrelemek istiyor gibi. Yakın zamanda Hindistan’ın bir müttefik olmaktan çok bir rakip olarak ABD’de görülüp değerlendirilmeye başlandığı da bir gerçek.
Çin, ABD ve Kuzey Kore arasında arabulucu oluyor
Xi Jinping’in ikili zirve için Washington’a gitmesinden sadece birkaç hafta önce Çin medyasından ilginç bir iddia geldi. İddiaya göre Çin’in ABD Başkanı Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un arasında olası bir görüşmeye aracılık etmeye istekli olduğu şeklindedir. Konuyla ilgili bilgi sahibi birçok kişi Pekin’in ABD-Kuzey Kore diplomasisini yeniden canlandırmada “aktif” ve “yapıcı” bir rol üstlenmeye hazırlandığını ve Trump’ın Pyongyang ile diyaloğu yeniden başlatma çabaları doğrultusunda Kore Yarımadası’ndaki müzakerelerde merkezi bir oyuncu olarak kalma kararlılığının altını çizdiğini söyledi. Kaynaklara göre Pekin, diyaloğun yeniden başlamasına yol açabilecek tüm güvenilir çabaları destekleyecektir.
Ancak buradaki en önemli soru şu: Bugüne kadar Pekin yönetimi Kuzey Kore’nin dış ilişkilerine hiç müdahil olmamışken ya da bir başka deyişle arabulucu olmamışken şimdi birden neden politika değişikliğine gitti? Tüm değerlendirmeler Rusya’yı işaret ediyor. Özellikle Putin’in 2024 yılında Kuzey Kore’yi ziyaret etmesi ve burada önemli bir işbirliği anlaşması imzalaması ve ardından Ukrayna savaşında Kuzey Kore’nin hem mühimmat hem de asker yardımında bulunması iki ülke arasındaki ilişkileri de sıkılaştırmıştır. Pekin’in yanı başında başkasının kontrolünde bir nükleer güce sempati ile bakmayacağı açıktır. Kaldı ki yüzyıllardan beri Kore yarımadası hep Çin’in kontrolünde olmuştur. Rusya, Kuzey Kore füze programı için yüksek teknoloji vermektedir. Rusya Kuzey Kore’yi yedek bir güç olarak tutarken aslında Çin’in yanı başında da bir güç oluşturmaktadır. Kuzey Kore her ne kadar askeri anlamda Rusya’yla son dönemde önemli ilişkiler geliştirse de yanı başındaki Çin’den tüm temel ihtiyaçlarını da karşılamaktadır. Dolayısıyla şimdi Xi, Trump ile Kim’i kendi kontrolü altında bir araya getirerek bir nevi hem Rusya’yı hem de ABD’yi dengelemek istiyor. Burada özellikle Japonya’nın milliyetçi Başbakanı Takaichi’nin Çin düşmanlığını devam ettirmesi de önemli rol oynamaktadır.
Sonuç olarak Kim jong-un’un aslında Trump ile görüşmesinin koşulu yaptırımların kaldırılması. Eğer Trump yönetimi bu yönde adım atarsa görüşme sağlanabilir ancak daha önceki görüşmelerde Trump bu adımı atmayı kabul etmemişti. Son bir not: bir takım haber kaynaklarına göre Kasım ayında Shenzhen’de düzenlenecek Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi sırasında Trump ile Kim arasında bir görüşme yapılması olasılığının konuşulduğunu, ancak henüz hiçbir şeyin doğrulanmadığı belirtiliyor.