Yaser Arafat (1929–2004), Filistin davasının en sembolik ve etkili liderlerinden biriydi. Başındaki kefiyesiyle Filistin davasının ete kemiğe bürünmüş halini yansıtıyordu. 1960’lı yıllarda Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurucuları arasında yer aldı ve uzun yıllar boyunca hem örgütün hem de Filistin ulusal mücadelesinin başında bulundu. Arafat, Filistin halkının bağımsızlık ve devlet kurma mücadelesini uluslararası kamuoyuna taşıyarak Filistin meselesini küresel diplomatik gündemin kalıcı bir parçası haline getirmeye çalışıyordu.
Açık söylemek gerekirse Arafat’ın hayatı, başından sonuna kadar boyun eğmemek ve direnişi sürdürmek üzerine kuruluydu. 1982’de İsrail ordusunun Beyrut’u kuşatması üzerine, beraberindeki FKÖ kadrolarıyla birlikte Lübnan’ı terk etmek ve Tunus’a çekilmek zorunda kaldığında, birçok kişi bu gelişmeyi Arafat’ın ve FKÖ’nün sonu olarak yorumlamıştı. Ancak Arafat, bu sürgün döneminde bile Filistin davasını uluslararası arenada diri tutmayı başardı.
DIPLOMASI ARACILIĞIYLA KONTROL: OSLO ANLAŞMALARI
Arafat 1980’lerden itibaren özellikle diplomasi ve müzakere yoluyla çözüm arayışına yöneldi. Bu diplomatik görüşmelerin en somut çıktısı, ABD Başkanı Bill Clinton himayesinde Beyaz Saray’ın bahçesinde imzalanan Oslo Anlaşmaları (1993) oldu. Görüşmeler boyunca ABD ve Başkan Clinton, “İsrail yanlısı hakem” rolünü hiç terk etmedi. Zira Clinton görünüşte tarafsız bir arabulucu gibi görünse de politik, askeri ve ekonomik desteğini tamamen İsrail’den yana kullanarak müzakere masasında İsrail’in güvenlik endişelerine öncelik verdi. Böylece Filistin’in devletleşmesi, sınırları ve Kudüs’ün statüsü gibi temel konularda İsrail lehine sonuçlar çıkması için mücadele etti. Bununla birlikte Arafat’ı ve FKÖ’yü sürekli baskı altında tutarak Filistin’de silahlı direnişi tamamen sonlandırmaya çalıştı.
ARAFAT 1980’LERDEN ITIBAREN ÖZELLIKLE DIPLOMASI VE MÜZAKERE YOLUYLA ÇÖZÜM ARAYIŞINA YÖNELDI. BU DIPLOMATIK GÖRÜŞMELERIN EN SOMUT ÇIKTISI, ABD BAŞKANI BILL CLINTON HIMAYESINDE BEYAZ SARAY’IN BAHÇESINDE IMZALANAN OSLO ANLAŞMALARI (1993) OLDU. GÖRÜŞMELER BOYUNCA ABD VE BAŞKAN CLINTON, “İSRAIL YANLISI HAKEM” ROLÜNÜ HIÇ TERK ETMEDI. ZIRA CLINTON GÖRÜNÜŞTE TARAFSIZ BIR ARABULUCU GIBI GÖRÜNSE DE POLITIK, ASKERI VE EKONOMIK DESTEĞINI TAMAMEN İSRAIL’DEN YANA KULLANARAK MÜZAKERE MASASINDA İSRAIL’IN GÜVENLIK ENDIŞELERINE ÖNCELIK VERDI. BÖYLECE FILISTIN’IN DEVLETLEŞMESI, SINIRLARI VE KUDÜS’ÜN STATÜSÜ GIBI TEMEL KONULARDA İSRAIL LEHINE SONUÇLAR ÇIKMASI IÇIN MÜCADELE ETTI.
Oslo sürecinde ABD ve İsrail’in üç temel hedefi bulunuyordu. Bunlardan birincisi, İsrail’in bölgesel entegrasyonuna uygun bir zemin hazırlamaktı. Nitekim Soğuk Savaş sonrasında Orta Doğu’da yeni bir düzen kuruluyordu. 2 Ağustos 1990’da Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle başlayan krizin sonucunda gelen Körfez Savaşı, ABD’nin Orta Doğu’da tek hâkim güç olarak öne çıkmasını sağlarken diğer taraftan da bölgedeki Arap ülkelerini zayıflattı. Bilindiği üzere Washington, Arap devletlerini kendi liderliği altında bir araya getirerek Saddam Hüseyin’e karşı büyük bir koalisyon kurmayı başarmıştı.
Bu durum, ABD’nin Orta Doğu’da düzen kurucu aktör olma rolünü güçlendirirken Filistin meselesini de kendi inisiyatifine alma fırsatı yakalamasına yol açtı. Körfez Savaşı sadece Arap ülkelerini zayıflatmakla kalmamıştı aynı zamanda FKÖ ve Arafat’ı da iyice hırpalamıştı. Bunun nedeni, Arafat’ın savaş boyunca Arap ülkelerinin aksine Saddam Hüseyin’in yanında saf tutmasıydı. Arafat’ın bu tercihi, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere çok sayıda Arap ülkesi tarafından tepkiyle karşılandı. Böylece FKÖ, maddi ve siyasi destek kaynaklarını hızla kaybetti ve Arap dünyasında büyük bir itibar kaybına uğradı. Arafat bu yalnızlığı aşmak ve yeniden meşruiyet kazanmak için barış sürecine dâhil olma ihtiyacı duydu. Bir bakıma 1990 sonrası dünyada ve Orta Doğu’da meydana gelen siyasi ve askeri gelişmelerin Arafat’ı Oslo görüşmelerine mecbur bıraktığı söylenebilir. O günlerdeki tartışmalar, Arafat’ın Oslo sürecine katılmayı reddetmesi halinde FKÖ ve Arafat’ın hem uluslararası hem de Arap dünyasındaki maddi ve diplomatik desteğini büyük ölçüde yitireceğini söylüyordu. Fakat Oslo Anlaşmaları, Filistin’e Nobel Barış Ödülü dışında hiçbir şey kazandırmadığı gibi bu süreçten Arafat da FKÖ de kaybederek çıktı.
Açık söylemek gerekirse Oslo’da ABD ve İsrail dışında kazanan yoktu. ABD yeni dönemde İsrail etrafında istikrarlı bir Orta Doğu düzeni inşa etmeye koyulurken Filistin meselesinin “barış süreci” adı altında kontrol altına alınmasıyla Arap ülkelerinin İsrail ile diplomatik ve ekonomik ilişkiler kurmasının da önü açılmış oldu. Oslo sürecinin hemen ardından İsrail-Ürdün Barış Anlaşması (1994) imzalanırken Fas, Tunus, Umman ve Katar gibi ülkeler, İsrail’le ticari ofisler açarak ilişkilerini normalleştirmeye başladı. ABD desteğiyle İsrail, bölgedeki enerji, teknoloji ve güvenlik alanlarında giderek daha etkin bir rol üstlendi. Sonuçta tüm bu gelişmeler, ilerleyen yıllarda Abraham Anlaşmaları (2020) gibi normalleşme süreçlerine uygun bir zeminin oluşmasını sağladı.
RESMIN TAMAMINI GÖREBILMEK
Oslo sürecinde ABD ve İsrail’in ikinci hedefi, Filistin’i İsrail’in güvenlik taleplerine göre yeniden şekillendirerek Filistin’in devletleşme hedefini sınırlamaktı. Körfez Savaşı’nın hemen ardından ABD öncülüğünde düzenlenen Oslo sürecinin itici gücü niteliğindeki Madrid Barış Konferansı (1991), aslında beklenenlerin habercisiydi. Her ne kadar Madrid’te olanlar Filistin davasının diplomatik masaya taşınması gibi takdim edilse de özü itibariyle Orta Doğu’da İsrail’in tezlerine meşruiyet kazandıran, Filistin’in dayandığı “iki devletli çözüm” tezini de musalla taşına yatıran diplomatik bir girişimdi. Nitekim bu vaziyet Oslo’dan kendini gösterdi. Burada imzalanan anlaşmalarla FKÖ İsrail’i resmen tanıdı. Böylece Filistin’in tam bağımsız bir devlet kurma hedefi de fiilen ve hukuken sınırlandı. Zira anlaşmalar, Filistin’e sembolik bir yönetim ve sınırlı özerklik sağlarken, toprak, sınır, güvenlik ve hava sahası gibi temel egemenlik unsurlarını İsrail’in kontrolünde bırakıyordu. Böylece iki devletli çözüm fikri, tam bağımsızlık yerine kısmi özerklik düzeyine indirgenmiş oldu ve Filistin’in devletleşme süreci önemli ölçüde zayıflatıldı. Ayrıca İsrail’in varlığının Arap dünyasında dolaylı olarak kabul edilmesi sağlandı. Bu, Tel Aviv’in ana hedeflerinden biriydi. Oslo’da Filistinlilerin kaderinin ve egemenliğinin büyük ölçüde İsrail’e devredilmesi hem FKÖ’nün hem de Arafat’ın meşruiyetini ve itibarını iyice azalttı. Bu, beklenen doğal bir gelişmeydi. Çünkü imzalanan anlaşmalar, Filistin’in bağımsızlık ve tam egemenlik taleplerini karşılamadığı gibi İsrail’in güvenlik ve siyasi çıkarlarını önceliklendiriyordu. Dahası Oslo Anlaşmaları ile Filistinlilere verilen özerklik, Batı Şeria ve Gazze’nin küçük ve parçalı alanlarıyla sınırlıydı. Bu topraklarda Filistin Yönetimi kendi bütçesini yönetme, eğitim, sağlık, polis ve iç güvenlik gibi hizmetlerden sorumluydu. Bunun dışında egemenlik ve toprak kontrolü büyük ölçüde İsrail’e aitti.
Oslo sürecinde ABD ve İsrail’in üçüncü hedefi ise Filistin’de İsrail işgaline karşı verilen meşru mücadeleyi uluslararası toplum nazarında gayri meşru hale getirmekti. Bu stratejiye göre bir taraftan İsrail’in politikalarının güvenliği garanti altına alınacak diğer taraftan ise Filistin direnişi diplomatik ve politik olarak izole edilecekti. Açıkçası İsrail’in işgal ve yerleşim politikaları uluslararası toplum gözünde meşru bir çerçeveye oturtulmak isteniyordu. Filistin direnişi ise “terörist faaliyet” olarak damgalanacaktı. Bu noktada beklenen fırsat, 11 Eylül 2001 saldırılarıyla geldi. 11 Eylül sonrası süreçte uluslararası toplum, “terörle mücadele” söylemi altında Filistin direnişini eleştirmeye veya sınırlamaya daha yatkın hale geldi. Nitekim ABD’nin başını çektiği güvenlik odaklı küresel politika sayesinde İsrail’in işgal ve güvenlik politikalarının meşruiyeti artarken Filistin direnişi aynı ölçüde izole edildi. Öyle ki İsrail’in güvenlik gerekçeleriyle uyguladığı politikalar kolayca haklı gösterildi. Bu süreçte ABD, İsrail-Filistin çatışmasını da terörizmle mücadele çerçevesine oturtarak Filistin direnişini uluslararası arenada “terörist faaliyet” olarak kolayca damgalayabildi. Böylece İsrail işgaline karşı silahlı direnişi örgütleyen en etkili Filistinli grup olarak öne çıkan Hamas 11 Eylül sonrası küresel terörle mücadele söylemi çerçevesinde “terör örgütü” olarak tanımlandı. Dolayısıyla bir bütün olarak ele alındığında, Hamas’ın “terör örgütü” olarak damgalanması, ABD’nin Oslo sonrası Filistin direnişini meşru olmayan bir hareket olarak sunma stratejisinin somut ve görünür sonucu olduğu söylenebilir.
OSLO SÜRECINDE ABD VE İSRAIL’IN ÜÇ TEMEL HEDEFI BULUNUYORDU. BUNLARDAN BIRINCISI, İSRAIL’IN BÖLGESEL ENTEGRASYONUNA UYGUN BIR ZEMIN HAZIRLAMAKTI. NITEKIM SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA ORTA DOĞU’DA YENI BIR DÜZEN KURULUYORDU. İKINCI HEDEF, FILISTIN’I İSRAIL’IN GÜVENLIK TALEPLERINE GÖRE YENIDEN ŞEKILLENDIREREK FILISTIN’IN DEVLETLEŞME HEDEFINI SINIRLAMAKTI. KÖRFEZ SAVAŞI’NIN HEMEN ARDINDAN ABD ÖNCÜLÜĞÜNDE DÜZENLENEN OSLO SÜRECININ ITICI GÜCÜ NITELIĞINDEKI MADRID BARIŞ KONFERANSI (1991), ASLINDA BEKLENENLERIN HABERCISIYDI. ÜÇÜNCÜ HEDEF ISE FILISTIN’DE İSRAIL IŞGALINE KARŞI VERILEN MEŞRU MÜCADELEYI ULUSLARARASI TOPLUM NAZARINDA GAYRI MEŞRU HALE GETIRMEKTI. BU STRATEJIYE GÖRE BIR TARAFTAN İSRAIL’IN POLITIKALARININ GÜVENLIĞI GARANTI ALTINA ALINACAK DIĞER TARAFTAN ISE FILISTIN DIRENIŞI DIPLOMATIK VE POLITIK OLARAK IZOLE EDILECEKTI.
SONUÇ
Yaser Arafat’ın Oslo Anlaşmaları çerçevesinde İsrail’i tanıma kararı, Filistin davasının tarihsel ve stratejik perspektifinden bakıldığında ciddi sonuçlar doğurmuştur. Öncelikle, bu adım FKÖ’nün ve Arafat’ın uluslararası arenadaki meşruiyetini sınırlamış, onları direnişi sürdürmek isteyen Filistinli gruplar nezdinde uzlaşmacı ve taviz veren bir taraf olarak göstermiştir. Böylece Filistin halkının büyük bir kesimi, Arafat’ı ve FKÖ’yü eleştirmiş ve örgütün iç birliği zayıflamıştır. Böylece uzun vadede Arafat’ın liderlik otoritesi ciddi ölçüde sarsılmıştır.
Oslo süreciyle birlikte Filistin’in bağımsız devlet kurma hedefi, sembolik bir yönetim ve sınırlı özerklik ile sınırlanmıştır. Toprak, sınır, hava sahası ve güvenlik kontrolü gibi temel egemenlik unsurları İsrail’in elinde kalmış, iki devletli çözüm fikri fiilen zayıflatılmıştır. Tüm bunlar, Filistin halkının devletleşme umudunu sınırlandırmış ve Oslo’nun başlangıçta sunduğu barış perspektifini uzun vadede boş bir vaat hâline getirmiştir.
Ayrıca, Arafat’ın İsrail’i tanıması, direnişin uluslararası algısını da olumsuz etkilemiştir. Filistin’in meşru mücadelesi, özellikle ABD ve Batı dünyası tarafından “terörist faaliyet” olarak damgalanmış; Hamas gibi direniş odaklı gruplar bu süreçte izole edilmiş ve zayıflatılmıştır. 11 Eylül sonrası küresel güvenlik söylemleri, bu algının pekişmesini kolaylaştırmış ve İsrail’in işgal politikalarını meşru kılan bir zemin oluşturmuştur.
Arafat’ın bu adımı, Filistin davasının uzun vadeli stratejik hedeflerini olumsuz etkilemiştir. Kısa vadede Oslo süreciyle uluslararası tanınma ve diplomatik kazanımlar elde edilse de bu kazanımlar bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğü gibi temel hedeflerin önüne geçememiştir. Bugün dahi Filistin’in statüsü ve toprak kontrolü açısından ortaya çıkan sorunlar, Arafat’ın Oslo’da attığı adımların uzun süreli etkilerinin bir göstergesidir. Özetle, İsrail’in tanınması Arafat için diplomatik bir kazanım gibi sunulsa da Filistin davası açısından değerlendirildiğinde stratejik bir hata olduğu söylenebilir.
Bununla birlikte Arafat’ın Oslo sürecinde imza dışındaki seçenekleri de oldukça sınırlıdır. Kaldı ki bunların hiçbiri kolay veya risksiz değildi. Masadan kalkmak ve anlaşmayı reddetmek teorik olarak mümkündü. Böyle bir pozisyonda FKÖ ve Arafat direnişin simgesi olarak yeniden prestij kazanabilir, Filistinli gruplar ve halk nezdinde “boyun eğmeyen lider” olarak öne çıkabilirdi. Ancak bu seçenek, aynı zamanda uluslararası izolasyon, ekonomik ve diplomatik yaptırımlar anlamına geliyordu. Benzer şekilde FKÖ’nün Arap dünyasındaki desteği de ciddi şekilde azalabilir ve İsrail’in tek taraflı baskılarıyla karşı karşıya kalabilirdi. Özetle, Arafat için her iki seçenek de büyük riskler içeriyordu.
ARAFAT’IN İSRAIL’I TANIMASI, DIRENIŞIN ULUSLARARASI ALGISINI DA OLUMSUZ ETKILEMIŞTIR. FILISTIN’IN MEŞRU MÜCADELESI, ÖZELLIKLE ABD VE BATI DÜNYASI TARAFINDAN “TERÖRIST FAALIYET” OLARAK DAMGALANMIŞ; HAMAS GIBI DIRENIŞ ODAKLI GRUPLAR BU SÜREÇTE IZOLE EDILMIŞ VE ZAYIFLATILMIŞTIR. 11 EYLÜL SONRASI KÜRESEL GÜVENLIK SÖYLEMLERI, BU ALGININ PEKIŞMESINI KOLAYLAŞTIRMIŞ VE İSRAIL’IN IŞGAL POLITIKALARINI MEŞRU KILAN BIR ZEMIN OLUŞTURMUŞTUR.