“Strateji, güç ile amaç arasında bir köprü kurar; ne kadar güçlü olursanız olun, hedefleriniz net değilse zafer kazanamazsınız.” Carl Von CLAUSEWİTZ
Devlet denilen kavram ortaya çıktığından beri, güvenlik stratejileri, devletlerin ulusal çıkarlarını koruma ve küresel sahnede etki alanlarını güçlendirme çabalarının temel taşını oluşturur. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Türkiye, NATO ittifakı çerçevesinde stratejik ortaklar olarak uzun bir geçmişe sahip olsalar da güvenlik stratejileri, jeopolitik konumları, tarihi deneyimleri ve ulusal öncelikleri doğrultusunda farklı dinamikler üzerine inşa edilmiştir. Her iki ülke, küresel ve bölgesel tehditlere yanıt verirken, kendi çıkarlarını önceleyen yaklaşımlar geliştirmiştir. ABD, küresel hegemon olarak geniş kapsamlı bir güvenlik vizyonu benimserken, Türkiye, bölgesel bir güç olarak proaktif ve çok yönlü bir strateji izlemektedir.
ABD’nin güvenlik stratejisi, Soğuk Savaş’tan bu yana küresel liderlik rolünü sürdürmeye odaklanmıştır. ABD, ekonomik, askeri ve teknolojik üstünlüğünü kullanarak, uluslararası düzeni şekillendirme hedefini korumuştur. Pentagon’un hazırladığı, Ulusal Güvenlik Stratejisi belgeleri, ABD’nin önceliklerini açıkça ortaya koymaktadır: Küresel terörizmle mücadele, devlet dışı aktörlerin oluşturduğu tehditlere karşı koyma, Çin ve Rusya gibi büyük güçlerle rekabet ve müttefik ağını güçlendirme. Tabii, ABD, bu hedeflere ulaşmak için dünya çapında 700’den fazla askeri üssü, gelişmiş teknolojik altyapısı ve NATO gibi ittifak sistemleriyle desteklenen bir küresel güç projeksiyonu stratejisi izlemektedir. Pentagon’un 2022 Ulusal Savunma Stratejisi (NDS), Çin’i “en önemli stratejik rakip” olarak tanımlarken, Rusya’yı “akut bir tehdit” olarak nitelendirmiştir. Bu çerçevede, ABD’nin güvenlik stratejisi, küresel ölçekte caydırıcılık, teknolojik üstünlük ve ittifaklar aracılığıyla liderlik üzerine inşa edilmiştir.
Türkiye’nin güvenlik stratejisi ise, coğrafi konumu ve tarihsel deneyimleri tarafından şekillendirilmiştir. Karadeniz, Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkaslar gibi stratejik bölgelerin kesişim noktasında yer alan Türkiye, çok boyutlu tehditlerle karşı karşıyadır. Terör örgütleri, bölgesel istikrarsızlıklar, enerji güvenliği ve mülteci akınları, Türkiye’nin güvenlik önceliklerini belirleyen temel unsurlardır. Milli Güvenlik Kurulu’nun
ABD’NIN GÜVENLIK STRATEJISI,
KÜRESEL BIR PERSPEKTIFTEN
HAREKET EDERKEN, TÜRKIYE’NIN
YAKLAŞIMI DAHA ÇOK BÖLGESEL
DINAMIKLERE ODAKLANIR.
ABD, PASIFIK’TEN ATLANTIK’E,
ORTA DOĞU’DAN AFRIKA’YA
UZANAN GENIŞ BIR COĞRAFYADA
ETKI ALANINI KORUMAYI
HEDEFLER. ÖRNEĞIN, INDOPASIFIK
BÖLGESINDE ÇIN’E
KARŞI AUKUS VE QUAD GIBI
ITTIFAKLAR KURARAK, DENIZ
GÜCÜNÜ VE TEKNOLOJIK
ÜSTÜNLÜĞÜNÜ PEKIŞTIRMIŞTIR.
AYRICA, SIBER GÜVENLIK VE
YAPAY ZEKA GIBI YENI NESIL
TEHDIT ALANLARINDA LIDERLIK
POZISYONUNU SÜRDÜRMEK
IÇIN MILYARLARCA DOLARLIK
YATIRIMLAR YAPMAKTADIR.
TÜRKIYE ISE, BÖLGESEL ISTIKRAR
VE SINIR GÜVENLIĞI ÜZERINE
YOĞUNLAŞMIŞTIR.
(MGK) düzenli toplantıları ve Savunma Sanayii Başkanlığı’nın (SSB) yerli üretim hamleleri, Türkiye’nin güvenlik vizyonunun temel taşlarını oluşturur. Türkiye, son yıllarda savunma sanayiinde kaydettiği ilerlemelerle, özellikle insansız hava araçları (İHA), silahlı insansız hava araçları (SİHA) ve milli muharip uçak projesi gibi alanlarda, özerk bir güvenlik kapasitesi inşa etmiştir. Bu, Türkiye’nin dışa bağımlılığı azaltma ve kendi güvenlik ihtiyaçlarını karşılayabilme hedefini yansıtır.
ABD’nin güvenlik stratejisi, küresel bir perspektiften hareket ederken, Türkiye’nin yaklaşımı daha çok bölgesel dinamiklere odaklanır. ABD, Pasifik’ten Atlantik’e, Orta Doğu’dan Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyada etki alanını korumayı hedefler. Örneğin, Indo-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı AUKUS ve QUAD gibi ittifaklar kurarak, deniz gücünü ve teknolojik üstünlüğünü pekiştirmiştir. Ayrıca, siber güvenlik ve yapay zeka gibi yeni nesil tehdit alanlarında liderlik pozisyonunu sürdürmek için milyarlarca dolarlık yatırımlar yapmaktadır.
İKI ÜLKENIN GÜVENLIK STRATEJILERINDEKI TEMEL FARKLARDAN
BIRI, TEHDIT ALGILARINDAKI ÖNCELIKLERDIR. ABD IÇIN EN
BÜYÜK TEHDIT, ÇIN’IN EKONOMIK VE ASKERI YÜKSELIŞI VE
RUSYA’NIN REVIZYONIST POLITIKALARIDIR. BU NEDENLE,
ABD’NIN KAYNAKLARININ ÖNEMLI BIR KISMI, PASIFIK’TE DENIZ
GÜCÜNÜ ARTIRMAYA, SIBER ALANDA ÜSTÜNLÜK SAĞLAMAYA
VE ENERJI KAYNAKLARINI KONTROL ETMEYE ODAKLANMIŞTIR.
TÜRKIYE’NIN TEHDIT ALGISI ISE DAHA ÇOK YAKIN ÇEVRESINDEKI
ISTIKRARSIZLIKLARA VE TERÖR ÖRGÜTLERINE YÖNELIKTIR.
Türkiye ise, bölgesel istikrar ve sınır güvenliği üzerine yoğunlaşmıştır. Suriye’deki Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları, Türkiye’nin sınır ötesi tehditlere karşı proaktif bir yaklaşım benimsediğini gösterir. Bu operasyonlar, Türkiye’nin yalnızca savunma değil, aynı zamanda bölgesel istikrarı şekillendirme kapasitesini ortaya koymuştur.
Tabii, iki ülkenin güvenlik stratejilerindeki temel farklardan biri, tehdit algılarındaki önceliklerdir. ABD için en büyük tehdit, Çin’in ekonomik ve askeri yükselişi ve Rusya’nın revizyonist politikalarıdır. Bu nedenle, ABD’nin kaynaklarının önemli bir kısmı, Pasifik’te deniz gücünü artırmaya, siber alanda üstünlük sağlamaya ve enerji kaynaklarını kontrol etmeye odaklanmıştır. Türkiye’nin tehdit algısı ise daha çok yakın çevresindeki istikrarsızlıklara ve terör örgütlerine yöneliktir. PKK, DEAŞ ve diğer radikal gruplar, Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik temel tehditler olarak tanımlanır. Bu bağlamda, Türkiye’nin güvenlik stratejisi, sınır güvenliğini sağlama, terörle mücadele ve bölgesel istikrarı destekleme üzerine kuruludur. Örneğin, Türkiye’nin Libya’daki askeri varlığı ve Somali’deki eğitim misyonları, bölgesel güvenliğe katkısını ve etki alanını genişletme çabasını yansıtır.
Öte yandan, iki ülkenin savunma sanayii yaklaşımları da stratejilerinin ayrılmaz bir parçasını oluşturur. ABD, küresel savunma sanayiinin lideri konumundadır. Lockheed Martin, Boeing ve Raytheon gibi dev şirketler, ABD’nin teknolojik üstünlüğünü destekler. F-35 programı, nükleer denizaltılar ve hipersonik silahlar, ABD’nin savunma sanayindeki yenilikçi kapasitesini gösterir. Ancak bu, aynı zamanda dışa bağımlılığı olmayan bir sistemdir; ABD, silah üretiminde kendi kendine yeterlidir. Türkiye ise, son yirmi yılda savunma sanayinde dikkat çekici bir dönüşüm geçirmiştir. 2000’li yıllarda savunma ihtiyaçlarının %80’ini ithalat yoluyla karşılayan Türkiye, bugün bu oranı %20’lere düşürmüştür. Baykar, ASELSAN ve TUSAŞ gibi şirketler, İHA/SİHA teknolojilerinde dünya çapında rekabet edebilir hale gelmiştir. TB2 ve ANKA gibi platformlar, Türkiye’nin hem kendi güvenliğini sağlama hem de küresel savunma pazarında pay edinme kapasitesini artırmıştır.
TÜRKIYE-ABD ILIŞKILERI BAŞLADIĞINDAN BERI, STRATEJIK ITTIFAKLAR,
HER IKI ÜLKENIN GÜVENLIK STRATEJILERINDE MERKEZI BIR ROL
OYNAR. ABD, NATO, AUKUS VE QUAD GIBI ITTIFAKLARLA KÜRESEL BIR
AĞ KURMUŞTUR. BU ITTIFAKLAR, ABD’NIN GÜÇ PROJEKSIYONUNU
DESTEKLER VE MÜTTEFIKLERIYLE ORTAK TATBIKATLAR, ISTIHBARAT
PAYLAŞIMI VE TEKNOLOJI TRANSFERI GIBI MEKANIZMALARLA
GÜÇLENDIRILIR. TÜRKIYE DE NATO’NUN KILIT ÜYELERINDEN BIRIDIR
VE ITTIFAKIN GÜNEY KANADINDA VAZGEÇILMEZ BIR ROL OYNAR.
ANCAK TÜRKIYE, NATO’NUN YANI SIRA, ŞANGHAY İŞBIRLIĞI ÖRGÜTÜ
VE TÜRK DEVLETLERI TEŞKILATI GIBI ALTERNATIF PLATFORMLARLA DA
ILIŞKILERINI GELIŞTIRMEKTEDIR. BU, TÜRKIYE’NIN ÇOK YÖNLÜ BIR DIŞ
POLITIKA IZLEDIĞINI VE YALNIZCA BATI’YA DEĞIL, ASYA VE AFRIKA’YA DA
YÖNELDIĞINI GÖSTERIR.
Esasen, Türkiye-ABD ilişkileri başladığından beri, stratejik ittifaklar, her iki ülkenin güvenlik stratejilerinde merkezi bir rol oynar. ABD, NATO, AUKUS ve QUAD gibi ittifaklarla küresel bir ağ kurmuştur. Bu ittifaklar, ABD’nin güç projeksiyonunu destekler ve müttefikleriyle ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve teknoloji transferi gibi mekanizmalarla güçlendirilir. Türkiye de NATO’nun kilit üyelerinden biridir ve ittifakın güney kanadında vazgeçilmez bir rol oynar. Ancak Türkiye, NATO’nun yanı sıra, Şanghay İşbirliği Örgütü ve Türk Devletleri Teşkilatı gibi alternatif platformlarla da ilişkilerini geliştirmektedir. Bu, Türkiye’nin çok yönlü bir dış politika izlediğini ve yalnızca Batı’ya değil, Asya ve Afrika’ya da yöneldiğini gösterir. Örneğin, Türkiye’nin Afrika’daki askeri eğitim misyonları ve Körfez ülkeleriyle savunma anlaşmaları, bu çok yönlü yaklaşımın bir yansımasıdır.
Hiç kuşkusuz, enerji güvenliği, her iki ülkenin güvenlik stratejilerinde önemli bir yer tutar. ABD, küresel enerji piyasalarını kontrol etme ve enerji kaynaklarına erişimi garanti altına alma hedefindedir. Shale gaz devrimi ve yenilenebilir enerji yatırımları, ABD’nin enerji bağımsızlığını güçlendirmiştir. Ayrıca, Orta Doğu’daki petrol ve doğal gaz rezervlerine erişim, ABD’nin stratejik önceliklerinden biridir. Türkiye ise, enerji güvenliğini bölgesel bir perspektiften ele alır. Hazar Denizi, Akdeniz ve Karadeniz’deki enerji projeleri, Türkiye’nin enerji merkezi olma hedefini destekler. TANAP ve TürkAkım gibi boru hatları, Türkiye’nin enerji güvenliğini artırmış ve Avrupa’ya enerji arzında stratejik bir rol üstlenmesini sağlamıştır. Karadeniz’deki doğal gaz keşifleri, Türkiye’nin enerji bağımlılığını azaltma yolunda önemli bir adım olmuştur.
Son yıllarda, siber güvenlik, her iki ülkenin güvenlik stratejilerinde giderek daha fazla önem kazanmaktadır. ABD, siber alanda küresel lider konumundadır. Ulusal Siber Strateji (2023), siber saldırılara karşı caydırıcılığı artırmayı ve kritik altyapıyı korumayı hedefler. NSA(Ulusal Güvenlik Ajansı) ve Cyber Command gibi kurumlar, ABD’nin bu alandaki kapasitesini güçlendirir. Türkiye de siber güvenliğe yönelik adımlar atmaktadır. Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi ve Eylem Planı, kritik altyapının korunmasını ve siber savunma kapasitesinin artırılmasını öngörür. BTK ve TÜBİTAK gibi kurumlar, siber güvenlik teknolojilerinin geliştirilmesinde önemli bir rol oynar. Ancak Türkiye’nin bu alandaki yatırımları, ABD’nin küresel ölçekteki kapasitesine kıyasla daha sınırlıdır. Bugün bu yatırımların sınırlı olması gayet normaldir. Elbette, gelecekte iki ülkenin işbirliğinin artması ve Türkiye’nin dış politikadaki stratejik özerkliğinin etkisiyle bu yatırımlarda ciddi oranda artış söz konusu olacaktır.
Esasen, iki ülkenin güvenlik stratejilerindeki bir diğer önemli fark, küresel ve bölgesel liderlik anlayışlarındadır. ABD, küresel hegemon olarak, uluslararası düzeni şekillendirme ve liberal demokratik değerleri yaygınlaştırma hedefini benimser. Bu, bazen diğer ülkelerin iç işlerine müdahale olarak algılanabilir. Türkiye ise, bölgesel liderlik vizyonuna odaklanır. Ankara, Orta Doğu, Kafkaslar ve Balkanlar’da istikrar sağlayıcı bir güç olmayı hedefler. Örneğin, Türkiye’nin Ukrayna-Rusya Savaşı’ndaki arabuluculuk rolü, tahıl koridoru anlaşmasının sağlanmasında kilit bir başarı olarak kaydedilmiştir. Bu, Türkiye’nin bölgesel ve küresel meselelerde yapıcı bir aktör olarak hareket etme kapasitesini gösterir.
Diğer taraftan, askeri güç projeksiyonu, ABD ve Türkiye’nin güvenlik stratejilerinde önemli bir farklılık noktasıdır. ABD, küresel ölçekte güç projeksiyonu yapabilen az sayıda ülkeden biridir. Uçak gemileri, küresel uydu ağları ve dron teknolojileri, ABD’nin bu kapasitesini destekler. Türkiye ise, bölgesel ölçekte güç projeksiyonuna odaklanır. Libya, Somali ve Katar’daki askeri varlığı, Türkiye’nin bölgesel etki alanını genişletme çabasını yansıtır. Türk SİHA’larının Ukrayna, Etiyopya ve Azerbaycan gibi ülkelerde kullanılması, Türkiye’nin savunma teknolojilerindeki başarısını ve küresel savunma pazarındaki etkisini artırmıştır.
Her iki ülkenin güvenlik stratejilerindeki ortak noktalar da dikkat çekicidir. Her ikisi de NATO’nun temel ilkelerine bağlıdır ve ittifakın kolektif savunma ilkesini destekler. Karadeniz’deki güvenlik dinamikleri, özellikle Rusya’nın revizyonist politikalarına karşı, iki ülkeyi ortak bir zeminde birleştirir. Ayrıca, terörizmle mücadele, her iki ülkenin de önceliklerindendir. ABD, DEAŞ ve El Kaide gibi küresel terör ağlarına odaklanırken, Türkiye, PKK ve DEAŞ gibi bölgesel tehditlere karşı mücadele eder. İki ülke, istihbarat paylaşımı ve ortak operasyonlar yoluyla bu alanda işbirliği yapmaktadır.
GELECEĞE BAKILDIĞINDA, ABD VE TÜRKIYE’NIN GÜVENLIK STRATEJILERI, KÜRESEL VE
BÖLGESEL DINAMIKLERE BAĞLI OLARAK EVRILMEYE DEVAM EDECEKTIR. ABD, ÇIN VE
RUSYA ILE REKABETI MERKEZE ALARAK, TEKNOLOJIK ÜSTÜNLÜĞÜNÜ VE ITTIFAK AĞINI
GÜÇLENDIRMEYE ODAKLANACAKTIR. TÜRKIYE ISE, BÖLGESEL ISTIKRARI SAĞLAMA,
SAVUNMA SANAYINDE ÖZERKLIĞINI ARTIRMA VE ÇOK YÖNLÜ BIR DIŞ POLITIKA IZLEME
HEDEFLERINI SÜRDÜRECEKTIR. İKI ÜLKENIN GÜVENLIK STRATEJILERI, NATO ÇERÇEVESINDE
IŞBIRLIĞINI DEVAM ETTIRECEK, ANCAK HER BIRI KENDI ULUSAL ÇIKARLARINI ÖNCELEYEN
YAKLAŞIMLARINI KORUYACAKTIR. ÖRNEĞIN, TÜRKIYE’NIN KARADENIZ’DEKI ENERJI KEŞIFLERI
VE ABD’NIN BU BÖLGEDEKI GÜVENLIK POLITIKALARI, GELECEKTE DAHA FAZLA IŞBIRLIĞI
POTANSIYELI SUNABILIR.
Geleceğe bakıldığında, ABD ve Türkiye’nin güvenlik stratejileri, küresel ve bölgesel dinamiklere bağlı olarak evrilmeye devam edecektir. ABD, Çin ve Rusya ile rekabeti merkeze alarak, teknolojik üstünlüğünü ve ittifak ağını güçlendirmeye odaklanacaktır. Türkiye ise, bölgesel istikrarı sağlama, savunma sanayinde özerkliğini artırma ve çok yönlü bir dış politika izleme hedeflerini sürdürecektir. İki ülkenin güvenlik stratejileri, NATO çerçevesinde işbirliğini devam ettirecek, ancak her biri kendi ulusal çıkarlarını önceleyen yaklaşımlarını koruyacaktır. Örneğin, Türkiye’nin Karadeniz’deki enerji keşifleri ve ABD’nin bu bölgedeki güvenlik politikaları, gelecekte daha fazla işbirliği potansiyeli sunabilir.
Nihayetinde, ABD ve Türkiye’nin güvenlik stratejileri, jeopolitik konumları, ulusal öncelikleri ve küresel vizyonları doğrultusunda farklılıklar ve ortaklıklar barındırır. ABD, küresel liderlik rolünü sürdürmek için geniş kapsamlı bir strateji izlerken, Türkiye, bölgesel bir güç olarak proaktif ve özerk bir yaklaşım benimsemiştir. Her iki ülke, NATO’nun temel taşları olarak, ortak güvenlik çıkarları etrafında işbirliğini sürdürecektir. Ancak Türkiye’nin savunma sanayindeki yükselişi, çok yönlü dış politikası ve bölgesel liderlik vizyonu, onu yalnızca bir müttefik değil, aynı zamanda bağımsız bir aktör olarak konumlandırmaktadır. Bu dinamik, Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceğini şekillendirecek ve küresel güvenlik ortamında her iki ülkenin etkisini güçlendirecektir.