OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN SAVAŞLARDAKI YENILGILER SONUCUNDA TOPRAK KAYIPLARININ YANI SIRA FRANSIZ İHTILALI SONRASI YÜKSELEN MILLIYETÇILIK AKIMI NEDENIYLE DOĞU AVRUPA’DA ISYANLARLA UĞRAŞMIŞ VE SÖZ KONUSU ISYANLAR NETICESINDE DE BÜYÜK TOPRAK KAYIPLARI YAŞAMIŞTIR. ÇOK ULUSLU, ÇOK DINLI VE IÇERISINDE FARKLI MEZHEPLERI BARINDIRARAK MILLET (CEMAAT) SISTEMINE DAYALI VE KENDISINE ÖZGÜ ‘OSMANLI SENTEZI” OLARAK BETIMLENEBILECEK BIR IMPARATORLUK OLARAK BÜNYESINDE BARINDIRDIĞI BÜTÜN ETNIK GRUPLARIN VE DINLERIN KORUYUCULUĞUNU ÜSTLENEN OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDAN ILK AYRILANLAR, BÜYÜK ÖLÇÜDE DOĞU AVRUPA’DAKI ORTODOKS INANÇLI ULUSLAR OLMUŞTUR.
- yüzyılın hemen başında bir uç beyliği olarak kurulan ve Doğu Roma coğrafyası üzerinde gerek güç gerekse istimalet politikası da tatbik ederek üç kıtaya yayılan, II. Murat ve özellikle II. Mehmet döneminde imparatorluk haline dönüşen Kanunî döneminde ise gücünün zirvesine ulaşan Osmanlı, 16. yüzyılın sonlarından itibaren duraklama dönemine girmiş, 17. yüzyılın son çeyreğinde 1683’te II. Viyana Kuşatmasındaki yenilgisini takiben savaşlarda almış olduğu yenilgiler sonucunda büyük topraklar kaybederek geri çekilmeye başlamıştır. İlk büyük toprak kaybı 1699’da Karlofça Antlaşması sonucunda gerçekleşmiş ve Osmanlı İmparatorluğu Doğu Avrupa’daki üstünlüğünü yitirmiştir. Antlaşmada Banat ve Temeşvar dışındaki, bütün Macaristan ve Erdel Prensliği Avusturya-Macaristan’a, Ukrayna ve Podolya Lehistan’a, Mora Yarımadası ve Dalmaçya kıyıları ise Venediklilere bırakılmıştır.
1718 Pasarofça Antlaşması ile de Batı Eflak kaybedilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu üzerinde genişleme siyaseti güden devletlerden olan Rusya ile yapılan 1768-1774 savaşını kaybeden Osmanlı, bugünkü Ukrayna’nın güneyi, Kuzey Kafkasya ve Kırım’ı kaybetmiştir. Rusya ayrıca savaş sonrası yapılan 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti içerisindeki Ortodoks tebaanın koruyuculuğunu üstlenmiş, 1783 yılında da Kırım’ı tamamen işgal etmiştir. Kırım’dan hemen sonra 1798’de bu defa Napolyon tarafından Mısır işgal edilmiştir. Napolyon’un Mısır’ı son derece rahat bir şekilde işgal etmesi artık Osmanlıya ait olan yerlerin kolayca işgal edilebileceğini göstermesi bakımından önemli olmuştur.
Mısır’ın işgalinden 8 yıl sonra Ruslar bu defa Kafkasya’da 1806’da Bakü’yü işgal etmiş, burasının Derbend, Şirvan ve diğer yerlerle birlikte terki de yenik düşmüş İran ile yapılmış olan 1813 Gülistan Antlaşması ve İran topraklarındaki diğer ilhaklar da 1828 Türkmençay Antlaşmasıyla onaylanmıştır. Osmanlı topraklarına yönelik işgaller 19. yüzyıl boyunca da devam etmiştir. Öyle ki, 1830’da Cezayir’i işgal eden Fransa, yüzyılın sonlarında Kuzey Afrika’ya yerleşmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu açısından asıl büyük kayıplar XIX. yüzyılın son çeyreği ile XX. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşmiştir. 1876’da tahta çıkan ve 1908’e kadar hüküm süren II. Abdülhamit döneminde, Sudan, Mısır, Habeş vilayetleri olan Cibuti, Eritre, Kuzey Somali toprakları, Mısır, Kıbrıs, Tunus, Sırbistan, Karadağ, Dobruca ile Romanya, Bulgaristan, Girit, Kars, Ardahan, Batum, Bosna-Hersek ve Kotur şehri olmak üzere yaklaşık 1 milyon 550 bin kilometre kare toprak kaybedilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşlardaki yenilgiler sonucunda toprak kayıplarının yanı sıra Fransız İhtilali sonrası yükselen milliyetçilik akımı nedeniyle Doğu Avrupa’da isyanlarla uğraşmış ve söz konusu isyanlar neticesinde de büyük toprak kayıpları yaşamıştır. Çok uluslu, çok dinli ve içerisinde farklı mezhepleri barındırarak Millet (cemaat) sistemine dayalı ve kendisine özgü ‘Osmanlı sentezi” olarak betimlenebilecek bir imparatorluk olarak bünyesinde barındırdığı bütün etnik grupların ve dinlerin koruyuculuğunu üstlenen Osmanlı İmparatorluğu’ndan ilk ayrılanlar, büyük ölçüde Doğu Avrupa’daki Ortodoks inançlı uluslar olmuştur.
1789 Fransız İhtilali’nden 15 yıl sonra ilk olarak 1804 yılında Sırplar, Sırpları takiben de 1814’te Rusya’da kurulan Filiki Eterya Cemiyeti ve Ortodoks kilisesi öncülüğünde 1821’de Mora Ayaklanması ile Osmanlının iltifat ederek ve devlet bürokrasisi içerisinde üst düzey görevleri verdiği Rumlar isyan etmiş ve bu isyan 1830’da bağımsız Yunan krallığının kurulmasıyla sonuçlanmıştır.
1823 yılında Dionysios Solomos adlı bir Yunanın Mora İsyanından esinlenerek yazdığı 158 kıtadan oluşan ’Ὕμνος εἰς τὴν Ἐλευθερίαν (Bağımsızlık İlahisi)’ adlı şiir Yunanların Türklere bakışını göstermesi açısından önemlidir.
158 KITALIK ŞIIRIN BIR BÖLÜMÜ ŞÖYLEDIR:
“Derin okyanus, işte böyle uğuldasın isterdim. Ve dalgasında boğulsun, her Türk tohumu. Neden muharebeye yavaşladı bir an? Neden azaldı dökülen kan? Hem palaskalar hem kılıçlar Etrafa saçılmış beyinlere, Baştan başa yarılmış kafataslarına, Kımıl kımıl oynayan iç organlarına bulanmış Köpekler azalıyordu Ve Allah diye bağırıyorlardı, Allah! Fakat Hristiyanların dudakları daha doğruydu Ateş diye bağırıyorlardı ateş! Aslanlar gibi vuruşuyorlardı. Hep ateş! diye bağırıyorlardı. Ve pislikler ölüyorlardı, Allah diye böğürerek. Pis kanları nehir olmuş Ovada akmakta Masum otlar su yerine Kan içmekte En cesurları sarsıldı Kör adımlarıyla Korint'ten kovuldular. Saklandılar ve kaçtılar. Ölüm, meleğini gönderir, Kıtlık ve hastalıkla dolar, İskelete benzer şekilleri, Yürürler öyle yan yana.”
Solomos’un şiirden alınan bir bölüm ‘Özgürlüğe Övgü” adıyla bugünkü Yunanistan’ın Milli Marşı yapılmıştır. Dionysios Solomos’un şiirinin bu bölümü yani Yunanistan Milli Marşı şöyledir:
“Tanrım seni o korkunç Keskinliğinden kılıcının Tanrım seni o şiddetle Yurdu sarmalayan bakışından Kutlu kemiklerinden Dirilmiş Elenlerin O eski yiğitliğinle yeniden Yaşa, çok yaşa ey özgürlük”
Benzer durum Araplar ile Ermeni toplumunda da ortaya çıkmıştır. Ancak Osmanlı Devleti içerisinde yaşayan Yahudi toplumu XIX. yüzyılda bu tür bir ayaklanma veya isyana benzer bir tutum içerisine girmemiştir. Osmanlı yönetimi, askerî tedbirlerle başarılı olamadığı 19. yüzyıl isyanlarının önünü almak ve devletin dirliğini sağlamak için imparatorluk içerisindeki bütün tebaanın eşitliğine dayanan Tanzimat ve bunu tamamlayan Islahat Fermanı ile Müslim-Gayrimüslim eşitliğini sağlamaya yönelik çaba sarf etmişse de imparatorluğun parçalanmasına engel olamamıştır.
FRANSIZ İHTILÂLI’NDEN SONRA OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA MILLI UYANIŞ HAREKETI IÇERISINE GIREN GAYRIMÜSLIMLER -ÖNCE SIRPLAR, DAHA SONRA MORA AYAKLANMASI ILE RUMLAR- OLMUŞ VE ISYAN EDEREK -ÖNCE RUMLAR- OSMANLI’DAN AYRILMIŞTIR. 19. YÜZYIL BOYUNCA BALKAN COĞRAFYASINDA CEREYAN EDEN ISYANLAR VE 1877-1878 OSMANLI RUS SAVAŞI SONRASI YAPILAN AYASTEFANOS/BERLIN ANTLAŞMALARIYLA DIĞER ULUSLAR VE SON OLARAK DA ARAPLAR OSMANLI’DAN AYRILMIŞTIR. OSMANLI DEVLETI’NE BAĞLI ANCAK KURUMSAL OLARAK TAM HÂKIM OLUNAMADIĞI BÖLGELER HIZLI BIR ŞEKILDE IMPARATORLUKTAN KOPMUŞTUR. BU KOPUŞ ANADOLU TOPRAKLARINDA DERIN BIR DEMOGRAFIK YAPININ DEĞIŞIM VE DÖNÜŞÜMÜNE ZEMIN HAZIRLAMIŞTIR.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılda karşılaştığı milliyetçilik hareketlerinin siyasallaşması, imparatorluğun farklı milletler arasında merkeziyetçi gücünü zayıflatmıştır. Osmanlı klasik döneminde Millet (cemaat) sistemi, farklı dinî ve etnik grupların kendi iç işlerini yönetme ve özerkliklerini koruma amacıyla oluşturulmuş bir yapıydı. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşen reform çağıyla birlikte de Millet (cemaat) sisteminde önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Bu reformlarla Osmanlı yönetimi, gayrimüslim toplulukların kendi yönetimlerine daha fazla katılım ve özerklik sağlamayı amaçlamıştır. Gerek Tanzimat Fermanı gerekse sonrasında ilan edilen özellikle Islahat Fermanı, Osmanlı İmparatorluğu’nda gayrimüslimlerin haklarını güçlendirmek için önemli adımlar olarak kabul edilir. Bu ferman ile vilayet ve belediye meclislerinde Müslim ve gayrimüslimlerin uygun oranda temsil edilmesi, Meclis-i Ahkam-ı Adliye’ye gayrimüslimlerden de üye alınması gibi yenilikler getirilmiştir.
Yine bu reformlarla birlikte, gayrimüslim tebaanın örgütlenmesi de yeniden düzenlenmiş ve Millet (ulus) sistemi, anayasal temsiliyet ve kendi içlerinde özgürlük ilkesi doğrultusunda yapılandırılmıştır. Islahat Fermanı sonrasında da yenilikler devam etmiş, II. Mehmet döneminde verilmiş olan haklar daha da artırılmıştır. Osmanlı’da 1862-1865 yılları arasında tüm milletler için yeni nizamnameler kabul edilmiştir. Böylece 1862’de Rum Milleti Nizamnamesi, 1863’te Ermeni Gregoryen Milleti Nizamnamesi, 1865’te Yahudi Milleti Nizamnamesi ve 1878’de Protestan Milleti Nizamnamesi gibi belgelerle, gayrimüslim toplulukların örgütlenmesi ve yönetimleri belirlenmiştir. Bu nizamnameler, gayrimüslim toplulukların kendi iç işlerini düzenleme ve temsil etme konusunda daha fazla yetkiye sahip olmalarını sağlamıştır.
Reformlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli etnik ve dinî gruplarını tatmin etmeye çalışırken, aynı zamanda imparatorluğun merkeziyetçi yapısını korumaya yönelik bir denge arayışını temsil etmiştir. Ancak, bu reformlarla istenilen başarı elde edilememiş ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle sonuçlanan süreçte, etnik gerilimler daha da güçlenmiş ve etnik unsurlar isyan ederek imparatorluktan ayrılmışlardır. Fransız İhtilâli’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda milli uyanış hareketi içerisine giren gayrimüslimler -önce Sırplar, daha sonra Mora Ayaklanması ile Rumlar- olmuş ve isyan ederek -önce Rumlar- Osmanlı’dan ayrılmıştır. 19. yüzyıl boyunca Balkan coğrafyasında cereyan eden isyanlar ve 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sonrası yapılan Ayastefanos/Berlin antlaşmalarıyla diğer uluslar ve son olarak da Araplar Osmanlı’dan ayrılmıştır. Osmanlı Devleti’ne bağlı ancak kurumsal olarak tam hâkim olunamadığı bölgeler hızlı bir şekilde imparatorluktan kopmuştur. Bu kopuş Anadolu topraklarında derin bir demografik yapının değişim ve dönüşümüne zemin hazırlamıştır.
OSMANLI İMPARATORLUĞU GÖZLE GÖRÜLÜR ŞEKILDE PARÇALANIRKEN FRANSIZ İHTILÂLI’NDEN YAKLAŞIK OLARAK 100 YIL SONRA, ANADOLU’DA, RUMELI DE VE TÜRKISTAN COĞRAFYASINDA TÜRKÇE KONUŞAN, TÜRKÇE DÜŞÜNEN TÜRK SOYLU ASKER, BÜROKRAT VE AYDINLARIN KAFASINDA DA ARTIK ŞU SORU OLUŞMAYA BAŞLAMIŞTIR: SIRP, ‘BEN SIRP’IM’, RUM, ‘BEN RUM’UM’, SLAV, ‘BEN SLAV’IM, ERMENI ‘BEN ERMENI’YIM, HATTA MILLETI NECIBE OLARAK BAŞ ÜSTÜNDE TUTULAN ARAPLAR BILE ‘BEN ARAP’IM DERKEN ‘PEKI BIZ KIMIZ?
Bütün bu gelişmelerle Osmanlı İmparatorluğu gözle görülür şekilde parçalanırken Fransız İhtilâli’nden yaklaşık olarak 100 yıl sonra, Anadolu’da, Rumeli de ve Türkistan coğrafyasında Türkçe konuşan, Türkçe düşünen Türk soylu asker, bürokrat ve aydınların kafasında da artık şu soru oluşmaya başlamıştır: Sırp, ‘ben Sırp’ım’, Rum, ‘ben Rum’um’, Slav, ‘ben Slav’ım, Ermeni ‘ben Ermeni’yim, hatta milleti necibe olarak baş üstünde tutulan Araplar bile ‘ben Arap’ım derken ‘peki biz kimiz?’
Elbette ki her zaman, etki-tepki, aksiyon-reaksiyon, tez ise bir anti tez ortaya çıkartır. Bu durum, yüzyıllardır Balkan coğrafyasında Türkçe konuşan Rumeli Türklerine gayrimüslim unsurlar tarafından: ‘sen Türk’sün’, ‘pis Türk, defol bu topraklardan’ diyerek bu evlad-ı fatihanlar, önce Osmanlı Rus harbi sırasında son olarak Balkan Savaşları/felaketi sırasında dışlanmış, son kale olarak Anadolu’ya sığınan Türk soylular açısından bir antitez oluşturmuş ve bu da ‘Peki biz kimiz?’ sorusunu olgunlaştırmıştır.
Özellikle Balkan coğrafyasında gayrimüslim farklı etnik yapılar tarafından dışlanarak Türklük bilincine zorlanmış olan ve Anadolu’ya sürülen/sığınan Türkler ile Kırım’dan sürülen Türkler, Anadolu’da yüzyıllar boyunca ‘Etrak-ı bî-idrak’ (idraksiz Türkler) olarak dışlanan ve aşağılanan Türkler/Türkmenler ile birleşince, yüzyıllardır Anadolu coğrafyasının sakinleri, Türk soylular olarak, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde emperyalizme karşı yürütülmüş olan Millî Mücadele sonucunda yeni Türk devletini 23 Nisan 1920’de kurmuşlar, devletin adına Türkiye, milletin adına da “Türk” demişlerdir.
Yeni Türk devleti, büyük oranda Misak-ı Milli olarak tanımlanan toprakları içerisine alarak kurulmuştur. Ermenilere yönelik 1915 Sevk ve İskân Kanunu ile Yunanistan’la yapılan mübadele sonucunda Anadolu’da kurulan yeni devletin demografik yapısı ise gelenler ve gidenler ile şekillenmiştir.