BARIŞIN KORUNMASI VE ULUSLARARASI GÜVENLIĞIN SAĞLANMASI MISYONUNU ÜSTLENEN BIRLEŞMIŞ MILLETLER, ÖZELLIKLE ÇOK AKTÖRLÜ VE ASIMETRIK NITELIK KAZANAN GÜNCEL KRIZLERDE KARAR ALMA SÜREÇLERININ YAVAŞLAMASI, BÜYÜK GÜÇ REKABETININ KURUMSAL IŞLEYIŞE YANSIMASI VE SINIRLI MALI KAYNAKLAR NEDENIYLE BÜYÜK KRIZLERDE BEKLENTILERIN ALTINDA KALMIŞ VETOLARLA KILITLENEN BIR SISTEME DOĞRU EVRILMIŞTIR.
Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, uluslararası çatışmaları önlemek ve devletler arasında iş birliğini artırmak amacıyla kurulmuştur. Zaman içinde üye sayısı ve görev alanı genişlemiş, barışı koruma, insani yardım, kalkınma ve insan hakları konularında kurumsal birikim oluşmuştur. Ancak Güvenlik Konseyi’ndeki veto dinamiği, sorumluluk paylaşımındaki dengesizlikler ve bazı üyelerin mali veya operasyonel taahhütlerini geciktirmesi ya da yerine getirmemesi, örgütün etkinliğini sınırlamakta, barışı korumadaki yeterliliği, örgütün uluslararası krizler ve silahlı çatışmalar karşısında sergilediği performans temelinde tartışılmaktadır.
Barışın korunması ve uluslararası güvenliğin sağlanması misyonunu üstlenen Birleşmiş Milletler, özellikle çok aktörlü ve asimetrik nitelik kazanan güncel krizlerde karar alma süreçlerinin yavaşlaması, büyük güç rekabetinin kurumsal işleyişe yansıması ve sınırlı mali kaynaklar nedeniyle büyük krizlerde beklentilerin altında kalmış vetolarla kilitlenen bir sisteme doğru evrilmiştir.
TARİHSEL BAĞLAM VE "BARIŞ İÇİN BİRLEŞME"
Bu husus Birleşmiş Milletlerin daha erken yıllarında daha pozitif işlerken bugün olumsuz sonuçlar görülmektedir. Güvenlik Konseyi’nin veto nedeniyle kilitlendiği durumlarda “Barış için Birleşme” prosedürünün nasıl işlediğine dair en açıklayıcı örneklerden biri 1956 Süveyş Krizi’dir. İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a müdahalesi karşısında Konsey vetolar nedeniyle etkili bir karar üretemeyince Genel Kurul 1 Kasım 1956’da “acil özel oturum”a geçerek süreci devralmış, peş peşe aldığı kararlarla hem normatif çerçeveyi tesis etmiş hem de sahada sonuç doğuracak icra araçlarını üretmiştir. 2 Kasım 1956 tarihli 997 (ES-I) sayılı karar derhâl ateşkes çağrısı yapmış, 4 Kasım’daki 998 (ES-I) sayılı karar Genel Sekreter’den bir Birleşmiş Milletler Acil Kuvveti planı hazırlamasını istemiş, 5 Kasım’daki 1000 (ES-I) sayılı karar ise UNEF I’in kurulmasını onaylayarak ilk kez Genel Kurul iradesiyle bir barış gücünün teşkiline kapı açmıştır1. Böylece temsil ile icra arasındaki köprünün yalnızca normatif çağrılarla değil, kurumsal tasarımla da kurulabildiği pratikte kanıtlanmıştır.
Ancak bazı durumlarda sahaya yansımayan çağrılar ve kararlar büyük krizlerin çözülmesinde oldukça etkisiz kalmıştır. BM, Kıbrıs’ta şiddetin durdurulması ve sivillerin korunması için 1964 yılında UNFICYP’i kurmuş, ateşkes–çekilme–müzakere üçlüsünü kararlarla desteklemiş ve Genel Kurul– Güvenlik Konseyi hatları üzerinden sözde siyasî bir çerçeve oluşturmuştur. Ne acıdır ki bu kararlar, “Türklere Karşı Yapılan Sistematik Soykırımın Durdurulması” şeklinde bir başlık taşımamış; iki toplumun korunması ve çatışmanın dondurulması odaklı olmuştur2.
Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı geniş çaplı saldırı sonrası atılan adımlar da Süveyş Krizi ile benzer sonuçlar üretmemiştir. Genel Kurul’un 2 Mart 2022 tarihli ES-11/1 sayılı kararı saldırıyı kınayarak derhal geri çekilme çağrısı yapılmış, geniş diplomatik tecrit ile bilgi meşruiyeti oluşturulmuş; fakat bağlayıcı icrai araçlara erişimi olmadığı için sahaya etkisi, Süveyş örneğinde olduğu kadar doğrudan ve hızlı olamamıştır. Bu vakalar birlikte düşünüldüğünde, “Barış için Birleşme” mekanizmasının hem tıkanıklık anlarında küresel bir siyasi pusula sağladığı hem de koşullar elverdiğinde barışın icrasına yönelik yaratıcı araçlar (barış gücü, geniş koalisyon baskısı, izleme ve raporlama) üretebildiği; fakat askeri-güvenlik dengelerinin sert olduğu durumlarda etkisinin daha çok meşruiyet ve baskı inşasıyla sınırlı kalabildiği görülmektedir3.
GAZZE’DE DURUM DAHA DA TRAJIK OLMUŞ, “DERHÂL ATEŞKES” ÇAĞRISINA VE ULUSLARARASI ADALET DIVANI’NIN SIVILLERI KORUMA VE INSANI ERIŞIM YÜKÜMLÜLÜKLERINE” RAĞMEN, UYGULAMA VE IZLEME KAPASITESINDEKI YETERSIZLIKLER NEDENIYLE ÇABALAR BAŞARISIZLIKLA SONUÇLANMIŞTIR. ÖZELLIKLE SIVIL–ASKER AYRIMININ ORTADAN KALKTIĞI VE BILGI EKOSISTEMININ DEZENFORMASYON RISKLERIYLE KUŞATILDIĞI BIR DÖNEMDE, BIRLEŞMIŞ MILLETLER’IN KARAR–UYGULAMA ZINCIRINDE GÖRÜLEN GECIKMELER SOYKIRIMA KADAR GIDEN BIR INSANLIK KRIZI HALINE DÖNÜŞMÜŞ VE GÜVENLIK KONSEYI’NIN AĞIR BIR ŞEKILDE ELEŞTIRILMESINE ZEMIN HAZIRLAMIŞTIR.
KURUMSAL REFORM İHTİYACI VE "DÜNYA BEŞTEN BÜYÜKTÜR"
Bu karmaşık tablo, kurumsal reformlara duyulan ihtiyacı güçlendirmekte ve değişen tehdit ortamına uyumlu, ölçülebilir sonuç üreten yeni yaklaşımların geliştirilmesini zorunlu hâle getirmektedir. Güvenlik Konseyi’nin işleyişine dair eleştirilerin odağında, temsilde adalet ve kararların uygulanabilirliği arasında kurulan hassas denge bulunmaktadır. Daimî üyelerin veto yetkisinin sınırsız veya özdenetimsiz kullanımı, soykırıma giden durumlarda dahi ortak irade üretimini güçleştirmekte ve normların caydırıcılığını etkisiz hale getirmektedir.
Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından 2013’ten itibaren BM platformlarında dillendirilen ve 2021’de yayımlanan “Daha Adil Bir Dünya Mümkün / A Fairer World Is Possible” adlı kitapta kurumsal reform perspektifiyle temellendirilen “Dünya beşten büyüktür” vurgusu, meşruiyeti güçlendiren ve sahaya yansıyan sonuçlar üretecek kurumsal bir çağrı olarak önem kazanmaktadır5.
BM'NİN YAPISAL ANALİZİ
Bu perspektifi ayrıntılandırabilmek üzere Birleşmiş Milletlerin yapı ve işleyişini hatırlamak faydalı olacaktır. Temel misyonu barış ve güvenliğin korunması, insan haklarının geliştirilmesi ve sürdürülebilir kalkınmanın desteklenmesi şeklinde üç sütunda toplanan Birleşmiş Milletler; Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Uluslararası Adalet Divanı ve Sekreterlik ile bunlara bağlı uzmanlık kuruluşlarından oluşan çok katmanlı bir yapıdır. Bu mimari, temsil ve meşruiyet ile icra kabiliyeti arasındaki dengeyi amaçlamakla birlikte, güncel güç dengeler, hibrit tehditler, siber riskler ve iklim kaynaklı güvenlik sorunları bu dengenin sınırlarını zorlamaktadır.
Genel Kurul, tüm üyelerin eşit temsil edildiği bir istişare alanı sunarak norm üretimi ve küresel gündemin görünür kılınması açısından merkezi bir rol oynar; ancak kararlarının bağlayıcı niteliği kural olarak sınırlamakta ve çoklu çıkarların uzlaştırılmasını zora sokmaktadır6.
Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında birincil sorumluluğa sahiptir; daimî üyelerin veto yetkisi ve temsil dengesizlikleri, acil durumlarda hızlı ve eşgüdümlü eylemin önünde engel oluşturabilmektedir. Konsey, yaptırım rejimleri, barışı koruma yetkilendirmeleri ve siyasi misyonların yönlendirilmesi alanlarında belirleyici rolünü sürdürme hükümlülüğündedir.
Ekonomik ve Sosyal Konsey, sürdürülebilir kalkınma amaçları odağında eşgüdüm ve politika uyumu sağlar; fakat finansman kısıtları ve parçalı kurumsal yapı, etkinliği azaltabilmektedir.
Uluslararası Adalet Divanı, devletler arası uyuşmazlıklarda bağlayıcı kararlarla hukukun üstünlüğünü güçlendirir; buna karşılık kararların uygulanmasındaki isteksizlik ve yargı yetkisine rıza koşulu, fiilî etkiyi sınırlayabilmektedir7.
Sekreterlik ise örgütün idari omurgasıdır; erken uyarıdan saha–merkez koordinasyonuna kadar “günlük işleri” yürütür, fakat bürokratik yavaşlık ve kaynak kısıtları uygulama kapasitesini daraltmaktadır.
KRİZLER VE KAPASİTE SINAMALARI
Son dönemdeki krizler bu kapasite sınamalarını çıplak biçimde açığa çıkarmıştır. Suriye’de 2011’den bu yana süren çatışmada, sınır-ötesi insani erişimi düzenleyen 2165 sayılı karar 2014’te kabul edilmiş, ancak sonraki yıllarda yenilemeler yoğun tartışma ve vetolarla karşılaşmıştır; bu dalgalı çerçeve, sahadaki etkilerin 2 Mart 2022’de acil özel oturumda kararlar tutarlılığını zayıflatmıştır8.
Ukrayna’da 24 Şubat 2022’de çıkan savaşın ardından “Rusya Federasyonu’nun kuvvet kullanması “en güçlü ifadelerle” kınanmış, Rusya’dan askeri operasyonlarını derhâl durdurması ve Ukrayna’nın uluslararası tarafından tanınan sınırları içinden “tam ve koşulsuz” çekilmesi talep edilmiş, Ukrayna’nın egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğü teyit edilerek, Belarus’un eylemlerinden duyulan endişe kayda geçirilmiştir9. Oylamada 141 “evet”, 5 “hayır” ve 35 “çekimser” oy çıkmış; bu dağılım, Güvenlik Konseyi’ndeki bölünme ve tıkanmalara rağmen Genel Kurul’un “Barış için Birleşme” çerçevesiyle geniş bir meşruiyet zemini oluşturabileceğini de göstermiştir.
Birleşmiş Milletler, Gazze’de 7 Ekim 2023 sonrasında ağırlaşan insani krizde, Uluslararası Adalet Divanı 26 Ocak 2024’te ihtiyati tedbirler belirlemesine, 28 Mart 2024’te ek tedbirlere işaret etmesine ve hatta 24 Mayıs 2024’te ilave tedbirler yönünde adım atmasına rağmen; bu acı insanlık dramını sonlandırabilecek ve sorumluların hesap vermesini sağlayacak tedbirler alamamış, reformun kaçınılmaz olduğunu gözler önüne sermiştir.
Buna karşı Gazze’de ateşkes için uygulanabilir çerçeve, Türkiye, Katar– Mısır–ABD hattıyla birlikte arabuluculuk masasında güven arttırıcı düzenlemeler, ateşkes ihlallerine “hızlı uyarı–ara verme–arabuluculuk” basamakları ve teknik mayın/IED temizliği kapasitesi paylaşımına katkı planlamalarıyla, “derhâl durdur – istikrara al – kalıcılaştır” mantığıyla üç aşamada kurgulanmıştır.
REFORM GİRİŞİMLERİ: ACT GRUBU VE VETO ÖZDENETİMİ
Birleşmiş Milletlerin dışında gerçekleşen bu süreç sonrası tekrar gündeme gelen reform süreci çok katmanlıdır. Yapısal düzeyde daha kapsayıcı temsil, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar gibi eşiği aşan durumlarda veto özdenetimi, bir tamamlayıcı girişimle somutlaşmaktadır:
ACT Grubu (Accountability, Coherence, Transparency), 2013’ten itibaren orta ve küçük ölçekli ülkelerin girişimiyle şekillenen; BM Güvenlik Konseyi’nin çalışma yöntemlerini daha şeffaf, kapsayıcı ve hesap verebilir kılmayı hedefleyen hükümetler arası bir platformdur. Grubun en bilinen katkılarından biri, soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar gibi ağır uluslararası suçlar söz konusu olduğunda Konsey’in “inandırıcı ve zamanında” harekete geçmesini engellemeyecek bir davranış standardı çağrısıdır. Bu kapsamda ACT’in “Davranış Kodu” (Code of Conduct) metni, tüm üyelere—ve özellikle P5’e—kitlesel vahşet risklerinde veto kullanmaktan kaçınma ve etkili önlem paketlerine karşı çıkmama yönünde siyasi taahhüt vermeyi önermektedir.
Amaç, “veto tehdidiyle kilitlenen dosyalar” paradoksunu azaltmak; erken uyarı, sivillerin korunması, yaptırım/izleme mekanizmaları ve gerektiğinde barış gücü yetkilendirmesi gibi araçların önünü açmaktır. ACT, gündem belirleme süreçlerine seçilmiş üyelerin (E10) daha anlamlı katılımını, brifinglerin standartlaştırılmasını, kapalı/kamusal oturum dengesinin rasyonelleştirilmesini ve karar taslaklarında insani etkilerin sistematik biçimde değerlendirilmesini de savunur. Fransa–Meksika “veto özdenetimi” girişimiyle birbirini tamamlayan bu yaklaşım, “Dünya beşten büyüktür” ifadesinin pratik boyutunu besleyerek temsili meşruiyeti ve icra kapasitesini aynı anda güçlendirmektedir.
OPERASYONEL ENGELLER VE SAHADAKİ GERÇEKLİK
Önemli problem sahaları finansal sürdürülebilirlik, tampon mekanizmalar ve ortak veri katmanları, kâğıt üzerinde Birleşmiş Milletler’in krizlere hızlı ve etkili yanıt vermesini sağlar görünür. Ancak son yıllardaki deneyimler, bu unsurların sahada beklenen sonuçları üretmeye yetmediğini göstermektedir. Sorunun temelinde üç engel vardır:
Erişimin kırılganlığı,
Güvenlik koşullarının öngörülemezliği,
Tarafların pratik rızasının eksikliği.
Bu üç unsur sağlanmadığında, yardımlar gecikir, veri şeffaflığı artsa bile uygulama kapasitesi zayıf kalır.
Gazze örneği bu durumu açık biçimde ortaya koymaktadır. 2023 sonundan itibaren OCHA’nın günlük ve haftalık güncellemeleri, geçiş kapılarının çalışma durumu, yakıt stokları, günlük tır girişi ve konvoy güvenliği gibi kritik göstergeleri yayımlamıştır. Buna rağmen 2024 ilkbaharında sınır geçişlerindeki durma noktasındaki kesintiler, Kerem Şalom ve Refah hattında tekrarlayan sürekli kapanmalar ve yakıt akışındaki durmalar, verinin işaret ettiği acil ihtiyaçların sahada karşılanmasını engellemiştir. Elektrik üretiminin çökmesiyle yakıta bağımlı hastaneler ve su arıtma tesisleri tamamen çökmüştür.
1 Nisan 2024’te Gazze’nin orta kesimindeki Deyr el-Belah yakınında World Central Kitchen’a ait üç araçtan oluşan yardım konvoyu, önceden bildirilmiş güzergâh ve “de-konfliksiyon” koordinasyonuna rağmen hava saldırısıyla vurulmuş; olayda arasında üç Britanya vatandaşı, bir Avustralya, bir Polonya vatandaşı, ABD-Kanada çifte vatandaşı bir görevli ile bir Filistinli olmak üzere yedi insani yardım görevlisi yaşamını yitirmiştir11. Bu hadise, veri paylaşımı ve koordinasyon mekanizmaları çalışsa dahi sahadaki güvenlik garantileri ve erişim iradesi eşlik etmedikçe insani yardımın güvenle ulaştırılmasının teminat altına alınamadığını gösteren çarpıcı bir örnek olarak kayda geçmiştir.
GAZZE’DE 7 EKIM 2023 SONRASINDA AĞIRLAŞAN INSANI KRIZDE, ULUSLARARASI ADALET DIVANI 26 OCAK 2024’TE IHTIYATI TEDBIRLER BELIRLEMESINE, 28 MART 2024’TE EK TEDBIRLERE IŞARET ETMESINE VE HATTA 24 MAYIS 2024’TE ILAVE TEDBIRLER YÖNÜNDE ADIM ATMASINA RAĞMEN; BU ACI INSANLIK DRAMINI SONLANDIRABILECEK VE SORUMLULARIN HESAP VERMESINI SAĞLAYACAK TEDBIRLER ALAMAMIŞ, REFORMUN KAÇINILMAZ OLDUĞUNU GÖZLER ÖNÜNE SERMIŞTIR.
FİNANSAL VE LOJİSTİK DARBOĞAZLAR
Yemen’de 2019–2023 döneminde yinelenen fon açıkları, gıda dağıtımları ile beslenme ve temel sağlık paketlerinde planlı kesintilere yol açmıştır. Operasyonel düzeyde personel ve lojistik omurga korunmaya çalışılırken, hane başına sağlanan yardım sepetleri küçülmüş, dağıtım sıklıkları seyrelmiş ve hedefleme kriterleri daraltılmıştır. Bu tablo, çok yıllı çekirdek fonların ve öngörülebilir nakit akışının önemini açık biçimde göstermiş, ancak bağışçı yorgunluğu, koşulluluk baskısı ve jeopolitik belirsizlikler sürdürülebilir finansman mimarisinin kurulmasını zorlaştırmıştır. Sonuçta, değerlendirme raporlarında görülen açlık ve akut yetersiz beslenme göstergeleri, saha talebinin gerisinde kalan fonlamanın doğrudan bir yansıması hâline gelmiştir12.
Afganistan’da 2021 sonrası bankacılık ve ödemeler sistemi üzerindeki kısıtlar farklı nitelikte bir darboğaz üretmiştir. Bankacılık ilişkilerindeki kopmalar, aşırı ihtiyatlılık kaynaklı “de-risking” davranışları ve nakit çekim sınırları, insani nakit transfer programlarını ve tedarikçi ödemelerini aksatmıştır. Geçici çözümler olarak nakit sevkiyatları, sınırlı kapsamlı ödeme kanalları ve yerel mutabakat mekanizmaları devreye alınmış, ancak yüksek işlem maliyetleri ve öngörülemezlik program ölçeklemesini sınırlamıştır. Böylece, finansal erişim engelleri, sahada hayat kurtarıcı müdahalelerin zamanlamasını ve kapsamını belirleyen başat değişkene dönüşmüştür13.
Ukrayna’da 2 Mart 2022 tarihli Genel Kurul kararıyla güçlü bir meşruiyet zemini ve hızlı kaynak seferberliği sağlanmasına rağmen, yoğun çatışma, mayın riski ve geçici erişim kısıtları, bazı bölgelerde düzenli teslimatı güçleştirmiştir. Bu örneklerin ortak mesajı açıktır: Finansal sürdürülebilirlik, tam- pon fonlar ve sağlam veri altyapısı gerekli ama yeterli değildir. Bunların etkili olabilmesi için, tıkanma anlarında devreye giren geçici erişim protokolleri, insani konularda çalışmayan veto taahhüdü, korumalı ödeme kanalları ve bağımsız de-konfliksiyon doğrulaması gibi bağlayıcı düzeneklerle desteklenmesi zorunludur.
SONUÇ
Hesap verebilirlik ve meşruiyet için bağımsız izleme-değerlendirme düzenekleri ile kamuya açık gösterge panoları gereklidir. Veto kullanımının azalması, karar–icra süresinin kısalması, fonlama açığının daralması, insani erişim oranlarının artması ve Uluslararası Adalet Divanının tedbirlerine uyumun yükselmesi gibi çekirdek göstergeler, ilerlemenin ölçülebilir zeminini oluşturur. Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) 26 Ocak ve 24 Mayıs 2024 tarihli kararları ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin BMGK 2728 sayılı kararı, bu göstergelerin izlenmesinde somut referans noktalarıdır.
Son on yılda birbirini tetikleyen güvenlik, insani ve çevresel krizler; karar alma, finansman, icra ve hesap verebilirlik halkalarındaki zayıflıkları çıplak biçimde ortaya koymuştur. Suriye savaşının ürettiği kronik kırılganlık, Ukrayna savaşının yol açtığı sarsıcı yıkım ve sonrası Gazze’de derinleşen insani kriz, norm üretimi ile uygulama ara- sındaki mesafenin insanların hayatları üzerinden ölçüldüğünü acı biçimde göstermiştir.
Mesele, adil karar alma düzeninin tarihlerle sınanabilir, verilerle doğrulanabilir ve hukukla denetlenebilir bir sisteme dönüştürülmesidir. 1994 Ruanda soykırımının durdurulamaması erken uyarının icra doğurmadığında nasıl hızla hükümsüzleştiğini göstermiştir16. 2011 sonrası Suriye’de yinelenen vetolar, 2 Mart 2022 tarihli Genel Kurul kararının Ukrayna’da sınırlı icra kaldıraçları ve Gazze’de Güvenlik Konsey kararlarının etkisiz kalması; alınan kararların uygulanmamasında bedelin nasıl ödendiğini göstermiştir.
Temsilin genişlediği, veto davranışının özdenetimle sınırlandığı, çok yıllı ve şeffaf finansmanla desteklenen ve dijital doğrulama araçlarıyla izlenen bir kurumsal mimari, yalnızca daha adil bir karar düzeni yaratmayacak; sahadaki hayatları doğrudan koruyan, insani erişimi sürdürülebilir kılan ve normların caydırıcılığını somutlaştıran bir fark üretecektir. “Dünya beşten büyüktür” ilkesi de bu bağlamda, çağın çok katmanlı krizlerinde meşruiyet ile etkinlik arasındaki köprüyü kurmanın adı olarak anlam kazanacaktır.