Çatışma Önleme Stratejilerinin Etkinliği: Savaşa Hazırlık, Barışı Güvence Altına Alma

Çatışma Önleme Stratejilerinin Etkinliği: Savaşa Hazırlık, Barışı Güvence Altına Alma

ÇATIŞMALARIN ÖNLENMESI VE DIPLOMASININ GÜÇLENDIRILMESI KONUSUNDA FARKLI ULUSLARARASI ILIŞKILER TEORILERI ÇEŞITLI PERSPEKTIFLER SUNMAKTADIR. REALIST YAKLAŞIM GÜÇ DENGESI VE CAYDIRICILIĞA ODAKLANIRKEN, LIBERAL TEORI IŞ BIRLIĞI VE ULUSLARARASI KURUMLARIN ROLÜNÜ VURGULAR. YAPISALCI TEORI ISE NORMLAR VE KIMLIKLERIN ULUSLARARASI ILIŞKILERDEKI ETKISINI INCELER. BU FARKLI BAKIŞ AÇILARI, ÇATIŞMA ÖNLEME STRATEJILERININ GELIŞTIRILMESINDE ZENGIN BIR ÇERÇEVE SUNMAKTADIR.

Tarih boyunca devletler ve uluslararası topluluklar, çatışmaların önlenmesi ve barışın korunması konusunda farklı stratejiler geliştirmiştir. Devletler, askeri güçlerini artırarak potansiyel tehditleri caydırmayı ve savaşın kaçınılmaz hale gelmesini önlemeyi amaçlarken, diplomatik yöntemlerle sürdürülebilir barış ortamı sağlamayı da hedeflemektedirler. Çatışmaların önlenmesi ve diplomasinin artırılması için geliştirilen stratejiler, uluslararası ilişkiler teorileri çerçevesinde farklı yaklaşımlar tarafından incelenmektedir. Bu bağlamda, realist, liberal ve yapısalcı (konstrüktivist) yaklaşımlar öne çıkmaktadır.

1. REALIST TEORI

Realist teori, uluslararası ilişkilerde devletlerin temel aktörler olduğunu ve anarşik bir sistemde hayatta kalmak için güç mücadelesi içinde bulunduklarını savunur. Bu yaklaşımda, çatışmaların önlenmesi güç dengesi politikalarıyla mümkündür; devletler, kendi güvenliklerini sağlamak için askeri ve ekonomik güçlerini artırır ve diğer devletlerle denge kurmaya çalışır. Bu denge, potansiyel saldırganları caydırarak barışı korur. Örneğin, Soğuk Savaş dönemindeki nükleer caydırıcılık politikaları, iki süper gücün doğrudan çatışmasını engellemiştir1.

2. LIBERAL TEORI

Liberal teori, uluslararası ilişkilerde iş birliği ve karşılıklı bağımlılığın önemini vurgular. Bu yaklaşıma göre, demokratik yönetimler, ekonomik iş birliği ve uluslararası kurumlar aracılığıyla barış ve istikrar sağlanabilir. Liberal düşünürler, devletlerin sadece güç peşinde koşan aktörler olmadığını, aynı zamanda ortak çıkarlar doğrultusunda iş birliği yapabileceklerini savunur. Örneğin, Avrupa Birliği’nin kurulması, ekonomik ve siyasi entegrasyon yoluyla üye ülkeler arasında barışın tesis edilmesine katkıda bulunmuştur2.

3. YAPISALCI (KONSTRÜKTIVIST) TEORI

Yapısalcı teori, uluslararası ilişkilerde normların, kimliklerin ve sosyal yapıların önemine dikkat çeker. Bu yaklaşıma göre, devletlerin davranışları sadece maddi güçlerle değil, aynı zamanda paylaşılan normlar, değerler ve kimliklerle şekillenir. Çatışmaların önlenmesi, bu normların ve kimliklerin barışçıl yönde evrilmesiyle mümkündür. Örneğin, Soğuk Savaş sonrası Almanya'nın barışçıl bir kimlik benimsemesi, Avrupa'da istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmuştur.

Görüldüğü üzere, çatışmaların önlenmesi ve diplomasinin güçlendirilmesi konusunda farklı uluslararası ilişkiler teorileri çeşitli perspektifler sunmaktadır. Realist yaklaşım güç dengesi ve caydırıcılığa odaklanırken, liberal teori iş birliği ve uluslararası kurumların rolünü vurgular. Yapısalcı teori ise normlar ve kimliklerin uluslararası ilişkilerdeki etkisini inceler. Bu farklı bakış açıları, çatışma önleme stratejilerinin geliştirilmesinde zengin bir çerçeve sunmaktadır.

Bu teorik çerçeve doğrultusunda, devletlerin benimsediği çatışma önleme yöntemleri dört ana başlık altında incelenebilir4:  Askeri Caydırıcılık ve Güç Dengesi  Diplomatik Çözümler ve Barış Süreçleri  Ekonomik İşbirliği ve Bağımlılıklar  Uluslararası Kurumların Rolü

ASKERI CAYDIRICILIK VE GÜÇ DENGESI

Askeri caydırıcılık, devletlerin askeri kapasitelerini artırarak düşmanlarını potansiyel bir saldırıdan caydırma stratejisidir. NATO’nun kolektif savunma politikası, Soğuk Savaş boyunca bu stratejinin en başarılı örneklerinden biri olarak gösterilmiştir. ABD ve SSCB arasındaki nükleer caydırıcılık stratejisi, her iki tarafın da saldırganlıktan kaçınmasını sağlamıştır. Ancak bu strateji, uzun vadede silahlanma yarışına ve güvenlik dilemmasına yol açarak bölgesel istikrarsızlığı artırmıştır.

DIPLOMATIK ÇÖZÜMLER VE BARIŞ SÜREÇLERI

Diplomatik girişimler, çatışmaların önlenmesinde kritik bir rol oynamaktadır. Uluslararası arabuluculuk, barış görüşmeleri ve anlaşmalar, devletler arasındaki anlaşmazlıkları çözerek savaş ihtimalini azaltmaktadır. Oslo Barış Süreci ve İran Nükleer Anlaşması, diplomatik çözümlerin çatışmaları önlemedeki etkili örneklerindendir. Ancak diplomasi her zaman başarılı olmamış ve bazı durumlarda çatışmayı öteleme etkisi yaratarak uzun vadede kalıcı çözümler sunamamıştır5.

EKONOMIK İŞBIRLIĞI VE BAĞIMLILIKLAR

Ekonomik işbirliği ve ticari bağımlılıklar, çatışma ihtimalini düşüren en önemli faktörlerden biridir. Avrupa Birliği’nin ekonomik uyum politikaları, üye ülkeler arasında savaş olasılığını minimize etmiştir. Almanya ve Fransa arasındaki tarihi rekabetin sona ermesi, ekonomik işbirliğinin barış inşasındaki rolünü kanıtlamaktadır. Bununla birlikte, ekonomik krizler ve ticari anlaşmazlıklar bazen yeni gerilimlere de neden olabilmektedir6.

ULUSLARARASI KURUMLARIN ROLÜ

Birleşmiş Milletler (BM), NATO ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi uluslararası kurumlar, barışı koruma ve çatışmaları önleme konusunda önemli mekanizmalar sunmaktadır. BM Barış Gücü operasyonları, çatışma bölgelerinde istikrar sağlamayı amaçlamaktadır. Ancak uluslararası kurumların etkinliği, büyük güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillendiği için bazen sınırlı kalmaktadır.

Savaşın önlenmesi ve barışın inşası konusunda bazı stratejilerin başarıya ulaştığı, bir kısmının ise başarısız olduğu durumlar bulunmaktadır. Aşağıda, askeri caydırıcılık ve diplomatik çözümlerin etkinliğini değerlendiren bazı önemli örnekler verilmiştir:  Soğuk Savaş ve Nükleer Caydırıcılık: ABD ve SSCB arasındaki güç dengesi, savaşın önlenmesini sağlamış ancak toplumların sürekli bir nükleer tehdit altında yaşamasına neden olmuştur.  Bosna Savaşı ve Dayton Anlaşması: ABD öncülüğünde yürütülen barış görüşmeleri sonucunda 1995’te Dayton Anlaşması imzalanmış, ancak Bosna’da kalıcı istikrar sağlanamamıştır.  Kuzey Kore Krizi: Askeri caydırıcılık ve ekonomik yaptırımlar bir arada uygulanmış, Kuzey Kore’nin nükleer programını sınırlamakta etkili olamamıştır.  Ruanda Soykırımı ve BM’nin Başarısızlığı: Uluslararası toplumun yeterli müdahaleyi yapmaması, büyük çaplı bir insani trajediye yol açmıştır.

ARABULUCULUK MEKANIZMASI

Çatışmayı önleme, barışı koruma ve tesis etmek üzere atılan adımlardan bir tanesi de Arabuluculuk Mekanizmasıdır. Arabuluculuk; devletler, hükümet dışı aktörler veya uluslararası kuruluşlar arasında meydana gelen siyasi, ekonomik veya askeri anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesini sağlamak amacıyla tarafsız bir üçüncü tarafın araya girerek müzakereleri kolaylaştırdığı bir süreçtir. Bu yöntem, diplomatik girişimlerin önemli bir parçası olup, çatışmaların önlenmesi, barışın sağlanması ve uzun vadeli istikrarın korunması için kritik bir rol oynar.

Arabuluculuk sürecinde, tarafsız bir aktör, taraflar arasındaki iletişimi teşvik eder, çözüm yolları önerir ve müzakereleri yönlendirir. Türkiye’nin, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın sonlanması için gösterdiği arabuluculuk gayretleri önemli bir örnektir. Arabulucu, doğrudan bir karar verici konumunda olmayıp, tarafların kendi rızalarıyla bir uzlaşmaya varmasını sağlamaya çalışır. Sürecin başarılı olabilmesi için arabulucunun güvenilir, tarafsız ve esnek bir strateji benimsemesi gerekmektedir. Uluslararası arabuluculuk, genellikle Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Afrika Birliği (AU) gibi uluslararası örgütler tarafından yürütülmektedir. Ayrıca, bazı devletler ve hükümet dışı kuruluşlar da doğrudan arabuluculuk faaliyetlerinde bulunmaktadır.

TÜRKIYE, 2010 YILINDA FINLANDIYA ILE BIRLIKTE BM BÜNYESINDE “BARIŞ IÇIN ARABULUCULUK” GIRIŞIMINI BAŞLATARAK, ARABULUCULUK SÜREÇLERININ ULUSLARARASI BARIŞA KATKISINI ARTIRMAYI AMAÇLAMIŞTIR. BM GENEL KURULU TARAFINDAN DÖRT AYRI KARAR KABUL EDILEREK, BM ÇATISI ALTINDA ARABULUCULUK DOSTLAR GRUBU (ADG) OLUŞTURULMUŞ, ADG 53 ÜLKE VE 8 ULUSLARARASI/BÖLGESEL KURULUŞTAN OLUŞAN TOPLAM 61 ÜYEYE ULAŞMIŞ, BU DURUM TÜRKIYE’NIN DIPLOMATIK GIRIŞIMLERININ ULUSLARARASI ALANDA KARŞILIK BULDUĞUNU GÖSTERMIŞTIR.

Yakın dünya tarihindeki öne çıkan arabuluculuk örnekleri:  Camp David Anlaşmaları (1978): ABD’nin arabuluculuğunda Mısır ile İsrail arasında barış sağlanmıştır7.  Kosova Görüşmeleri (1999): BM arabuluculuğunda Kosova ile Sırbistan arasında müzakereler yürütülmüştür.  Türkiye’nin Ukrayna-Rusya Tahıl Koridoru Anlaşması (2022): Türkiye ve BM’nin arabuluculuğunda taraflar arasında tahıl ihracatının devamı sağlanmıştır.

Türkiye, uluslararası ilişkilerde çatışmaların önlenmesi ve diplomatik çözümlerin geliştirilmesi için arabuluculuk faaliyetlerine önem vermektedir. Esnek ancak ilkeli bir strateji benimseyerek taraflar arasında güven inşa etmeyi ve ortak bir vizyon oluşturmayı hedeflemektedir. Türkiye’nin bu alandaki faaliyetleri, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) gibi uluslararası platformlarda yürütülmektedir. Türkiye, 2010 yılında Finlandiya ile birlikte BM bünyesinde “Barış için Arabuluculuk” girişimini başlatarak, arabuluculuk süreçlerinin uluslararası barışa katkısını artırmayı amaçlamıştır. BM Genel Kurulu tarafından dört ayrı karar kabul edilerek, BM çatısı altında Arabuluculuk Dostlar Grubu (ADG) oluşturulmuş, ADG 53 ülke ve 8 uluslararası/bölgesel kuruluştan oluşan toplam 61 üyeye ulaşmış, bu durum Türkiye’nin diplomatik girişimlerinin uluslararası alanda karşılık bulduğunu göstermiştir. Bu kapsamda;  Irak, Lübnan, Filistin ve Kırgızistan’da iç uzlaşının sağlanmasına yönelik gayretler,  Afganistan ve Pakistan’la hayata geçirilen üçlü işbirliği mekanizması ile bölgesel sahiplenme ilkesi temelinde yürütülen “Asya’nın Kalbi - İstanbul Süreci”,  Bosna-Hersek-Hırvatistan-Türkiye ve Bosna-Hersek-Sırbistan-Türkiye üçlü danışma mekanizmalarının tesisi,  Sudan ve Güney Sudan arasında güven ortamının ortak ekonomik projeler yoluyla tesisine yönelik girişimler,  İsrail ile Suriye arasındaki dolaylı görüşmelerde oynanan rol,  İran’ın nükleer programına ilişkin sorunun barışçıl şekilde ve diyalog yoluyla çözümlenmesi gayretleri,  Güney Filipinler barış sürecine destek,  Somali-Somaliland görüşmelerinde üstlenilen sorumluluk,  Ukrayna-Rusya Federasyonu diyaloğunu kolaylaştırmaya yönelik arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık faaliyetleri, Karadeniz Tahıl Girişimi ve Rusya-Ukrayna esir değişimi,  Etiyopya ve Somali tarafından kabul edilen Ankara Bildirisi Türkiye’nin küresel düzeyde arabuluculuk faaliyetlerine katkılarını ortaya koyan örnekler arasındadır.

Bu süreçlerde edinilen önemli bir deneyim, her ihtilafın kendine özgü dinamikleri ve koşulları olduğunu ve bu nedenle arabuluculuk çabalarının, tek tip bir yaklaşım yerine, duruma özgü esnek ve uyarlanabilir bir anlayışla yürütülmesi gerektiğini göstermektedir. Ancak, önleyici diplomasinin bazı temel ilkeleri olduğu ve bunların, çatışmanın niteliğinden bağımsız olarak her durumda gözetilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Başarılı bir arabuluculuğun sağlanabilmesi için, öncelikle tarafların açık rızasının alınması, sürecin kapsayıcı bir şekilde yürütülmesi ve sorunun tüm boyutlarının dikkate alınması büyük önem taşımaktadır. Aynı zamanda, arabulucunun tarafsızlığını koruması ve kalıcı bir çözümün gerektirdiği uzun vadeli taahhütleri yerine getirme kararlılığını sergilemesi kritik bir gerekliliktir.

STRATEJIK SEÇIM VE GELECEK PERSPEKTIFLERI

Devletlerin savaş ve barış stratejileri arasında tercih yaparken dikkat göz önünde bulundurduğu bazı kritik faktörler bulunmaktadır:  Kısa Vadeli vs. Uzun Vadeli Etkiler: Askeri caydırıcılık kısa vadede güvenlik sağlayabilir, ancak uzun vadede yeni çatışmalar yaratabilmektedir. (Amerika Birleşik Devletlerinin Irak ve Afganistan’daki Askeri tedbirleri uzun vadede arzu edilen etkiyi sağlamamıştır.)  Bölgesel ve Küresel Dinamikler: Küresel güç dengesi ve bölgesel faktörler, bir stratejinin başarısını belirleyen temel unsurlardır.  Teknolojik Gelişmeler: Siber savaş, insansız hava araçları ve yapay zeka gibi modern teknolojiler, savaş ve barış stratejilerini yeniden şekillendirmektedir.

Devletler bir taraftan stratejik seçim ve gelecek perspektifleri oluştururken diğer taraftan ise savunma harcamalarına da önemli oranda bütçe ayırmaktadır. Avrupa Birliği, savunma harcamalarında GSYİH’nin %1,5’i oranında beklenen ortalama artışla dört yıla yayılan 800 milyar avroluk bir savunma planı geliştirmeyi hedeflemektedir. Çin ise savunma bütçesini bir kez daha %7,2 oranında artırarak askeri genişlemesini sürdürmekte ve balistik füzeler üzerinde yoğun şekilde çalışmaktadır. ABD, 2024 yılında 968 milyar dolarlık devasa bir bütçe ayırarak askeri harcamalarda tartışmasız liderliğini sürdürmektedir.

Rusya, ekonomik yaptırımlara ve Ukrayna’daki uzun süren savaşa rağmen, hipersonik füzelere yoğunlaşarak askeri gücünü arttırmaktadır9. Rusya’nın geliştirdiği, yüksek caydırıcılık etkisine sahip bazı hipersonik füzeler şunlardır:

  1. KINZHAL (KH-47M2)10
  • Tip: Havadan fırlatılan balistik füze
  • Menzil: 2.000 - 3.000 km
  • Hız: Mach 10 (12.000 km/saat)
  • Taşıdığı Yük: Konvansiyonel veya nükleer savaş başlığı Özellikleri: Kinzhal, Rusya’nın en önemli hipersonik silah sistemlerinden biri olup, MiG-31K ve Tu-22M3 bombardıman uçakları tarafından taşınabilir. Hipersonik hızları nedeniyle mevcut hava savunma sistemleri tarafından durdurulması oldukça zordur. Hedeflere karşı hızlı ve ani saldırılar için tasarlanan Kinzhal, NATO savunma sistemlerine karşı büyük bir tehdit olarak değerlendirilmektedir.
  1. AVANGARD
  • Tip: Kıtalararası balistik füzelere monte edilen hipersonik kayma aracı
  • Menzil: 6.000 km ve üzeri
  • Hız: Mach 20+ (24.000 km/saat)
  • Taşıdığı Yük: Nükleer savaş başlığı Özellikleri: Avangard, kıtalararası balistik füzelerle taşınan bir hipersonik kayma aracıdır. Hipersonik Kayma Aracı (Hypersonic Glide Vehicle - HGV) atmosferin üst katmanlarında Mach 5 (ses hızının 5 katı) ve üzerindeki hızlarla hareket edebilen, aerodinamik manevralar yapabilen, genellikle kıtalararası balistik füzeler tarafından fırlatılan gelişmiş bir silah sistemidir. Bu kapsamda Avangard, atmosferin üst katmanlarında manevra yapabilme kabiliyeti nedeniyle balistik füze savunma sistemlerine karşı neredeyse durdurulamaz bir silah olarak görülmektedir. Yüksek hızı ve gelişmiş manevra kabiliyeti sayesinde füze savunma sistemlerini aşarak hedefini vurma yeteneğine sahiptir.
  1. ZIRCON (3M22 TSIRKON)11
  • Tip: Hipersonik seyir füzesi
  • Menzil: 1.000 - 1.500 km
  • Hız: Mach 8-9 (9.600-11.000 km/saat)
  • Taşıdığı Yük: Konvansiyonel veya nükleer savaş başlığı Özellikleri: Zircon, deniz platformlarından fırlatılabilen ve süpersonik hızlarda seyir yapabilen bir füzedir. Rus donanması için geliştirilmiş olup, uçak gemileri, savaş gemileri ve kara hedeflerine saldırı amacıyla kullanılabilir. Yüksek hızı ve atmosfer içinde manevra yapabilmesi, mevcut hava savunma sistemlerine karşı oldukça zor bir hedef haline gelmesini sağlar.
  1. BUREVESTNIK
  • Tip: Nükleer enerjili seyir füzesi
  • Menzil: Teorik olarak sınırsız
  • Hız: Belirsiz, ancak hipersonik yeteneklere sahip
  • Taşıdığı Yük: Nükleer savaş başlığı Özellikleri: Burevestnik, nükleer reaktörle çalışan bir seyir füzesi olarak geliştirilmiştir ve teorik olarak sınırsız menzile sahiptir. Rus yetkililer, bu füzenin herhangi bir hava savunma sistemi tarafından tespit edilmesinin ve engellenmesinin neredeyse imkânsız olduğunu iddia etmektedir. Ancak test aşamasında çeşitli teknik sorunlarla karşılaşıldığı ve güvenlik riskleri taşıdığı belirtilmektedir.

Bu dört füze, Rusya’nın askeri stratejisinde büyük bir yer tutmakta, özellikle NATO ile artan gerilimler nedeniyle caydırıcılık unsuru olarak değerlendirilmektedir. 12

Buna karşı Avrupa ülkeleri de savunma harcamalarını artırmaktadır. Savunmaya Almanya 86 milyar dolar, İngiltere 81 milyar dolar ve Fransa 64 milyar dolar bütçe ayırmıştır. Polonya ve Romanya gibi ülkeler de giderek artan jeopolitik tehditler karşısında savunma harcamalarına büyük yatırımlar yapmaktadır.

Bu dramatik artışlar, devletlerin artan güvenlik tehditlerine karşılık olarak caydırıcı bir güç oluşturma ihtiyacının altını çizmektedir. Ancak, bu durum aynı zamanda silahlanma yarışı ve bölgesel gerginliklerin tırmanması gibi potansiyel olumsuz etkileri de beraberinde getirmektedir. Küresel güç dengeleri değişirken, savunma harcamalarının uzun vadeli sonuçları konusunda net bir sonuca varmak güçtür. Savunma harcamalarındaki artışın bölgesel ve küresel dinamikler üzerindeki etkisini anlamak için farklı bölgelerdeki gelişmeleri değerlendirmek gerekmektedir: -ABD ve NATO müttefikleri, özellikle Rusya ve Çin’e karşı askeri caydırıcılığı artırmaya çalışmaktadır. NATO, Doğu Avrupa’daki varlığını genişleterek savunma harcamalarını artırmakta ve bu süreçte Polonya ve Baltık ülkeleri gibi devletler büyük yatırımlar yapmaktadır. -Rusya, özellikle Ukrayna Savaşı nedeniyle savunma modernizasyonuna büyük bütçeler ayırmaktadır. Hipersonik füze teknolojileri ve nükleer silahlanma konusundaki yatırımları, bölgedeki askeri güç dengesini değiştirebilir. -Çin, Tayvan ve Güney Çin Denizi üzerindeki hakimiyet iddialarını güçlendirmek için donanmasını ve hava kuvvetlerini modernize etmektedir. -Japonya, Güney Kore ve Hindistan gibi ülkeler de askeri harcamalarını önemli ölçüde artırmaktadır. -Orta Doğu, sürekli bir çatışma bölgesi olmasına rağmen, özellikle İran, Suudi Arabistan ve İsrail›in silahlanmaya ayırdığı yüksek savunma bütçeleri dikkat çekmektedir.

TÜRKIYE’NIN SILAH IHRACATI YÜZDE 103 ARTIŞ GÖSTERIRKEN, ITHALATI ISE YÜZDE 33 DÜŞMÜŞ, TÜRK FIRMALARININ EN BÜYÜK MÜŞTERISI YÜZDE 18’LE BIRLEŞIK ARAP EMIRLIKLERI (BAE) OLMUŞTUR. BU ÜLKEYI YÜZDE 10’LUK PAY ILE PAKISTAN VE YÜZDE 9.9 ORAN ILE KATAR IZLEMIŞ; İSPANYA, TÜRKIYE’NIN ITHALATININ YÜZDE 34’ÜNÜ KARŞILAMIŞTIR. BU ÜLKEYI YÜZDE 24 ILE İTALYA VE YÜZDE 19 ILE ALMANYA TAKIP ETMİŞTİR. AFRIKA’DA ETKISINI GÜÇLENDIREN TÜRKIYE, 9 FARKLI AFRIKA ÜLKESINE DE SILAH SATMIŞ, ÇIN, FRANSA VE ABD GIBI AKTÖRLERIN ARASINDA YER ALMIŞTIR.

-Afrika’da ise birçok ülke güvenlik sorunlarıyla başa çıkabilmek için savunma harcamalarını artırmaktadır. Türkiye’nin Durumu: Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI), küresel silah ticareti ile ilgili 2020-2024 dönemi raporuna göre Türkiye, ABD’nin 1. sırada yer aldığı silah ihracatçısı ülkeler içinde 11. sırada yer alarak büyük bir gelişme göstermiş, son 5 yılda küresel düzeyde silah ihracatındaki payı yüzde 1.7’ye ulaşmıştır. Türkiye’nin silah ihracatı yüzde 103 artış gösterirken, ithalatı ise yüzde 33 düşmüş, Türk firmalarının en büyük müşterisi yüzde 18’le Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olmuştur. Bu ülkeyi yüzde 10’luk pay ile Pakistan ve yüzde 9.9 oran ile Katar izlemiş; İspanya, Türkiye’nin ithalatının yüzde 34’ünü karşılamıştır. Bu ülkeyi yüzde 24 ile İtalya ve yüzde 19 ile Almanya takip etmiştir. Afrika’da etkisini güçlendiren Türkiye, 9 farklı Afrika ülkesine de silah satmış, Çin, Fransa ve ABD gibi aktörlerin arasında yer almıştır.13

GELECEĞE YÖNELIK SENARYOLAR

Savunma harcamalarının küresel düzeyde artışı, birkaç farklı senaryoya yol açabilir: Barışçıl Caydırıcılık: Eğer askeri harcamalar sadece savunma amaçlı artırılır ve diplomatik mekanizmalar devreye girerse, küresel istikrar sağlanabilir. Yeni Soğuk Savaş: ABD ve Çin arasında artarak devam eden jeopolitik rekabet, bölgesel krizleri tetikleyebilir ve yeni bir Soğuk Savaş dönemine girilebilir. Silahlanma Yarışı ve Çatışma Riski: Eğer ülkeler diplomatik çözümlerden uzaklaşırsa, artan askeri harcamalar bölgesel çatışmaların çıkma olasılığını artırabilir. Savaşa hazırlık ve askeri caydırıcılık, bazı durumlarda etkili olabilir ancak sürdürülebilir barışın sağlanması için diplomasi, ekonomik işbirliği ve uluslararası işbirliği gereklidir. Bu nedenle, devletler ve uluslararası kurumlar aşağıdaki stratejileri benimsemelidir:  Askeri ve diplomatik stratejilerin dengeli bir şekilde kullanılması,  Ekonomik işbirliklerinin artırılması ve bölgesel entegrasyon mekanizmalarının güçlendirilmesi,  Barış inşası süreçlerinin uzun vadeli hedefler doğrultusunda şekillendirilmesi,  Uluslararası kurumların daha etkin hale getirilmesi ve tarafsızlık ilkesine daha fazla önem verilmesi. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki, barışçıl bir dünya düzeni sadece askeri caydırıcılıkla korunamaz; ekonomik ve sosyal altyapının da güçlü olması gerekmektedir. Savaşların önlenmesi ve barışın kalıcı hale getirilmesi, askeri güç ve diplomatik müzakerelerin yanında, ekonomik entegrasyon, kültürel etkileşim ve uluslararası hukuk mekanizmalarının çalıştırılması ile mümkün olmaktadır.