OTONOM SISTEMLERIN SAVAŞ KARARLARINDA ROL ALMASI, ÖLÜMCÜL KARARLARIN INSAN YERINE ALGORITMALAR TARAFINDAN VERILME IHTIMALI, HEDEF TANIMLAMADA YAŞANABILECEK HATALAR, SORUMLULUK ZINCIRININ BULANIKLAŞMASI VE ULUSLARARASI HUKUKA UYUM SORUNLARI, MODERN SAVUNMA ALANINDA HENÜZ YETERINCE ÇÖZÜLEMEMIŞ DERIN BIR ETIK GERILIM YARATMAKTADIR. BU DURUM, “INSAN KONTROLÜNÜN KAYBI” OLARAK ÖZETLENEBILECEK YENI BIR BIYOETIK ALANIN ORTAYA ÇIKMASINA NEDEN OLMUŞ; UZAY ETIĞI VEYA ASTROETIK GIBI KAVRAMLARIN AKADEMIK VE POLITIK TARTIŞMALARA DAHIL EDILMESINI ZORUNLU HÂLE GETIRMIŞTIR.
Uzay, Soğuk Savaş’ın rekabetçi atmosferinde sembolik bir prestij alanı olarak başlayan varlığını, günümüzde hızla askerîleştirilen, ekonomik değer taşıyan ve küresel güç dengelerini yeniden tanımlayan stratejik bir ortama dönüştürmüştür. Uydu sistemleri, yapay zekâ, veri hâkimiyeti, siber savaş yetenekleri ve otonom karar mekanizmaları; modern savunma doktrinlerinin omurgasını oluşturmaktadır. Bu makale, “uzay”ın yeni bir savaş alanı olarak yükselişini tarihsel, teknolojik, hukukî ve etik boyutlarıyla incelemekte; aynı zamanda Türkiye’nin konumunu, ulusal kapasitesini ve gelecek stratejilerini değerlendirmektedir.
UZAYIN YENI JEOPOLITIĞI
Uzayın yeni jeopolitiği, yirmi birinci yüzyılın güvenlik paradigmalarını belirleyen en kritik dönüşümlerden birini oluşturmaktadır. Bugün artık temel stratejik soru şudur: Kara, deniz, hava ve siber ortamdan sonra beşinci savaş alanı olarak ortaya çıkan uzay, devletlerin güç projeksiyonlarını ve küresel güvenlik mimarisini nasıl dönüştürecektir? Bilimsel merakın ve keşif idealinin ötesinde, uzay giderek istihbarat, haberleşme, konumlama, erken uyarı ve savunma sistemlerinin omurgasını oluşturan bir rekabet alanına dönüşmüştür. Bu dönüşüm, özellikle uydu sayısındaki dramatik artış, yapay zekâ destekli askerî karar mekanizmalarının olgunlaşması ve SpaceX ile Blue Origin gibi devlet-dışı aktörlerin hızla yükselişiyle daha da hız kazanmıştır. Böylelikle uzay, artık yalnızca devletlerin değil, büyük teknoloji şirketlerinin ve veri devlerinin şekillendirdiği yeni bir stratejik ekosistem hâline gelmiştir.
UZAYIN STRATEJIK ÖNEMI, UYDU SISTEMLERI VE YAPAY ZEKÂ BAĞLAMINDA ETIK BOYUT
Uzayın stratejik önemi tarihsel olarak Soğuk Savaş döneminde başlamış olsa da bugün ulaştığı boyut geçmişi aşan bir nitelik taşımaktadır. 1957’de Sputnik’in yörüngeye yerleştirilmesi, sembolik bir prestij yarışının ötesine geçerek uzayı askeri bir rekabet sahnesine dönüştüren ilk kırılma noktası olmuştur. Bunu balistik füze teknolojilerindeki gelişmeler, erken uyarı sistemlerinin inşası, görüntü ve sinyal istihbaratı uydularının yaygınlaşması ve ABD ile SSCB’nin gerçekleştirdiği anti-uydu silah testleri izlemiştir. Bu dönemde uzay, büyük ölçüde gözlem ve caydırıcılık temelli bir ortam olarak kullanılmıştır. Ancak özellikle 1991 Körfez Savaşı ile birlikte uydu tabanlı operasyonların savaşın seyrini belirleyebildiği ilk kez açık biçimde görülmüş; GPS güdümlü mühimmatlar, uydu haberleşmesi ve anlık görüntü aktarımı modern savaşın işleyişini kökten değiştirmiştir. 2010 sonrası dönemde lazer, elektromanyetik ve siber tabanlı uzay silahlarının gelişmesi, anti-uydu kabiliyetlerinin artması ve mega uydu takımyıldızlarının veri hâkimiyetini merkezileştirmesi, uzayı fiilen çatışma olasılığının yüksek olduğu bir operasyon sahasına dönüştürmüştür.
Bu dönüşümün en görünür sonuçları uydu sistemlerinde ortaya çıkmaktadır. Günümüzde aktif uydu sayısı 9.500’ü aşmış olup, bu sayının önümüzdeki yıllarda 30.000’e yaklaşması beklenmektedir. Uydu altyapısı, artık yalnızca teknolojik bir kapasite değil, küresel güç dağılımının ve askeri caydırıcılığın temel göstergelerinden biridir. Orduların güvenli iletişim kurabilmesi, komuta-kontrol zincirinin sürdürülebilirliği, insansız sistemlerin koordinasyonu, hassas güdüm kapasitesi, balistik füze erken uyarı mekanizmaları ve yüksek çözünürlüklü istihbarat üretimi doğrudan uzay tabanlı sistemlere bağlı hâle gelmiştir. Haberleşme uyduları olmaksızın modern bir ordunun fonksiyonlarını sürdürmesi neredeyse imkânsızdır. Konumlama ve navigasyon sistemleri olmadan hem askeri operasyonlar hem de sivil altyapı işleyemez. Erken uyarı uyduları stratejik caydırıcılığın çekirdeğini oluşturur; görüntü ve sinyal istihbaratı uyduları ise ülkelerin veri üstünlüğü stratejilerinin temelini belirler. Dolayısıyla yirmi birinci yüzyılda savaşın kazanılması, yalnızca sahada değil, aynı zamanda yörüngede üstünlük kurabilmeye bağlıdır.
Bu noktada yapay zekâ, uzay-savunma etkileşiminin niteliğini kökten değiştiren bir kapasite olarak öne çıkmaktadır. Uzaydan elde edilen verinin olağanüstü miktarda artması, insan analizinin yetersiz kaldığı bir veri yoğunluğu yaratmış; bu durum yapay zekâ sistemlerinin karar destek, sınıflandırma, yörünge optimizasyonu ve çarpışma tahmini gibi alanlarda devreye girmesini zorunlu hâle getirmiştir. Yapay zekâ, tehdit analizini milisaniyeler düzeyine indirmekte, füze takibi ve erken uyarı süreçlerinde belirleyici bir hız ve doğruluk sağlamaktadır. Ancak bu teknolojik ivme, aynı zamanda yeni etik sorunları da beraberinde getirmektedir. Otonom sistemlerin savaş kararlarında rol alması, ölümcül kararların insan yerine algoritmalar tarafından verilme ihtimali, hedef tanımlamada yaşanabilecek hatalar, sorumluluk zincirinin bulanıklaşması ve uluslararası hukuka uyum sorunları, modern savunma alanında henüz yeterince çözülememiş derin bir etik gerilim yaratmaktadır. Bu durum, “insan kontrolünün kaybı” olarak özetlenebilecek yeni bir biyoetik alanın ortaya çıkmasına neden olmuş; uzay etiği veya astroetik gibi kavramların akademik ve politik tartışmalara dahil edilmesini zorunlu hâle getirmiştir.
Uzayın hukuki çerçevesi de bu hızlı dönüşüm karşısında yetersiz kalmaktadır. 1967 tarihli Dış Uzay Antlaşması, uzayın tüm insanlığın ortak yararına tahsis edilmesini öngörse de anti-uydu silahlarının sınırlandırılması, özel şirketlerin faaliyetlerinin düzenlenmesi, uzay madenciliğinin hukuki statüsü ve uzay çevresinin korunması gibi kritik konularda kapsamlı hükümler içermemektedir. Bu eksiklikler, uzayın sürdürülebilirliği açısından ciddi riskler yaratmaktadır.
ÖZELLIKLE UZAY ÇÖPÜ SORUNU, ÇARPIŞMA ZINCIRININ YÖRÜNGELERI KULLANILMAZ HÂLE GETIREBILECEĞI KESSLER SENDROMU IHTIMALI NEDENIYLE HEM ÇEVRESEL HEM DE STRATEJIK AÇIDAN GIDEREK BÜYÜYEN BIR TEHDIT ALANIDIR. NÜKLEER OLMAYAN ANCAK ELEKTROMANYETIK NITELIKTEKI SALDIRILARIN UYDU SISTEMLERINI FELÇ EDEBILMESI, GPS KÖRLEŞTIRME YÖNTEMLERININ KRITIK ALTYAPIYI DEVRE DIŞI BIRAKABILMESI VE MEGA UYDU AĞLARININ VERI TEKELI OLUŞTURMA RISKI, ULUSLARARASI GÜVENLIĞI KIRILGANLAŞTIRAN YENI TEHDIT BIÇIMLERINE IŞARET ETMEKTEDIR.
Nükleer olmayan ancak elektromanyetik nitelikteki saldırıların uydu sistemlerini felç edebilmesi, GPS körleştirme yöntemlerinin kritik altyapıyı devre dışı bırakabilmesi ve mega uydu ağlarının veri tekeli oluşturma riski, uluslararası güvenliği kırılganlaştıran yeni tehdit biçimlerine işaret etmektedir. Bütün bu gelişmeler çerçevesinde uzayın yalnızca askeri bir alan değil, aynı zamanda insanlığın ortak mirası olarak görülmesi gerektiği özellikle vurgulanmalıdır. Uzayın barışçıl amaçlarla kullanılması, teknolojik erişimde adaletin gözetilmesi, veri hâkimiyetine ilişkin küresel standartların oluşturulması, sürdürülebilirlik ilkesinin korunması ve otonom sistemlerde insan denetiminin temel prensip olarak benimsenmesi, uzay etiğinin temel bileşenleri olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak mevcut teknolojik ve jeopolitik eğilimler, uzayın giderek daha fazla ulusal ve kurumsal güç mücadelelerinin bir aracı hâline geldiğini göstermektedir. Bu durum, uzayın insanlık için ne anlama geldiğine dair normatif tartışmanın daha da derinleşmesini gerektirmektedir. Uzayın insanlığın ortak bir geleceği mi, yoksa yalnızca güçlü aktörlerin çıkar alanı mı olacağı sorusu, önümüzdeki yıllarda küresel güvenlik ve etik tartışmalarının merkezinde yer alacaktır.
İNSANLIĞIN ORTAK MIRASINDAN STRATEJIK VARLIK ALANINA GEÇIŞTE YENI BIR BIYOETIK TARTIŞMA
Uzayın stratejik gücünün öneminin artışı, yirmi birinci yüzyılın en hızlı dönüşen güvenlik dinamiklerinden birini oluşturmaktadır. Kara, deniz, hava ve siber alanların ardından beşinci operasyonel savaş alanı olarak kabul edilen uzay, yalnızca teknik kapasitenin değil, uluslararası güç dengelerinin, ulusal savunma politikalarının ve stratejik doktrinlerin köklü biçimde yeniden şekillenmesini gerektirmiştir. Bu dönüşüm, hem büyük güçlerin uzay stratejilerinde hem de modern savaş anlayışında derin bir paradigma değişimini beraberinde getirmiştir. Günümüzde uzay, yalnızca askeri caydırıcılığın bir aracı değil, aynı zamanda küresel rekabetin, teknolojik üstünlüğün ve ekonomik / siyasal nüfuzun en kritik belirleyicilerinden biri hâline gelmiştir.
Küresel güçlerin uzay politikalarına bakıldığında, ABD’nin uzayda mutlak üstünlüğü sürdürmeye yönelik kapsamlı bir doktrin geliştirdiği görülmektedir. 2019’da kurulan US Space Force ile uzay operasyonları bağımsız bir askerî komutanlık altında toplanmış; Starlink, GPS ve küresel erken uyarı ağları üzerinden dünya çapında bir bilgi ve iletişim üstünlüğü tesis edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin “Space Domain Awareness” doktrini, uzay trafiğinin, çarpışma risklerinin ve potansiyel tehditlerin milisaniyeler düzeyinde izlenmesini sağlayarak operasyonel hâkimiyeti pekiştirmeyi amaçlamaktadır. Bu vizyon, ABD’nin stratejik yaklaşımını açık biçimde yansıtmaktadır: “Uzayda üstünlüğün kaybı, küresel liderliğin kaybı anlamına gelir.”
Çin’in uzay stratejisi daha farklı bir çizgide ilerlemektedir. Çin, ABD ile simetrik bir rekabet yerine, asimetrik avantaj yaratmaya odaklanan bir politika benimsemiştir. Anti-uydu kabiliyetlerinin geliştirilmesi, BeiDou konumlama sistemi aracılığıyla GPS bağımlılığının sonlandırılması, Ay programı ve uzay madenciliği girişimleri ile ekonomik ve stratejik bir uzay gücü inşa edilmeye çalışılmaktadır. Çin’in uzay-siber entegrasyonu konusundaki agresif yaklaşımı, sadece askeri güç projeksiyonu sağlamakla kalmamakta, aynı zamanda küresel düzenin çok kutuplu bir yapıya evrilmesine yönelik stratejik bir adım olarak değerlendirilmektedir.
Rusya’nın uzay doktrini ise ekonomik sınırlılıklarına rağmen caydırıcılığa ve bozucu kapasitelere dayanmaktadır. Elektronik harp yetenekleri, GPS bozucu sistemler, uydu karşıtı kinetik silahlar ve güçlü istihbarat altyapısı, Rusya’nın rakiplerinin uzay tabanlı sistemlerini felç etmeyi hedefleyen bir strateji yürüttüğünü göstermektedir. Bu yaklaşım, “düşmanın gözünü kör ederek üstünlük sağlama” olarak özetlenebilecek bir doktrine dayanmaktadır ve özellikle kriz dönemlerinde yüksek stratejik değer taşır.
Uzayın savaş doktrinlerini dönüştürücü etkisi, zaman, mekân ve bilgi kavramlarının yeniden tanımlandığı bir güvenlik ortamı yaratmıştır. Uydu ve yapay zekâ destekli sistemlerin sağladığı hız, tehdit algısı, füze tespiti, hedef takibi ve karar verme süreçlerini milisaniyeler düzeyine indirerek sıfır süreli savaş anlayışını ortaya çıkarmıştır. Bu yeni operasyonel model, sıcak çatışmaların insan kararına değil, algoritmik süreçlere bağlı olarak şekillendiği bir “algoritmik savaş” döneminin kapılarını açmıştır. Bunun yanında siber alan ile uzay arasındaki sınırlar giderek belirsizleşmiş; siber saldırıların artık yalnızca bilgisayar sistemlerini değil, uyduları, iletişim altyapılarını, GPS sinyallerini ve kritik ulusal sistemleri hedef aldığı bir bütünleşik tehdit ortamı oluşmuştur. Böyle bir ortamda, bir ülkenin siber kapasitesi aynı zamanda uzay savunma kapasitesinin de temel belirleyicisidir.
Uzayın stratejik yapısını değiştiren bir diğer unsur, geniş ölçekli uydu takımyıldızlarıdır. Geçmişte tek bir uydunun kaybı, bir ülkenin iletişim veya istihbarat sistemlerini ciddi ölçüde zayıflatırken, günümüzde binlerce uydudan oluşan ağlar bu kırılganlığı azaltmakta ve savunma sistemlerini daha dayanıklı hâle getirmektedir. Bu mimari, “yaygınlaştırılmış uzay savunması” olarak anılmakta ve GPS körleştirme ya da iletişim kesintisi gibi saldırıların etkisiz kalmasına katkı sunmaktadır. Bununla birlikte anti-uydu silahlarının yarattığı tehdit, her saldırının binlerce parça uzay çöpü üreterek yörüngeleri kullanılmaz hâle getirme riskini barındırması bakımından hem stratejik hem de etik açıdan büyük bir tehlike oluşturmaktadır.
Yapay zekâ destekli askerî uzay stratejileri, modern savunmanın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Yapay zekâ, radar ve uydu görüntülerini bir araya getirerek düşman birliklerinin, mobil füze sistemlerinin ve hava-deniz unsurlarının gerçek zamanlı analizini mümkün kılmaktadır. Tehditlerin otomatik olarak sınıflandırılması, karar sistemlerinin insan-merkezli olmaktan uzaklaşmasına yol açmakta; özellikle hipersonik silahların tespitinde ve etkisiz hâle getirilmesinde yapay zekâ tabanlı sistemler vazgeçilmez bir unsur hâline gelmektedir. Bu durum, savunma stratejilerinin yapay zekâ olmaksızın sürdürülemez hâle geldiğini göstermektedir.
Uzay tabanlı caydırıcılık ise yeni Soğuk Savaş olarak nitelendirilebilecek bir güç dengesi oluşturmuştur. Erken uyarı sistemleri, ASAT kapasitesi, siber-uzay saldırı yeteneği ve mega uydu ağlarına sahip olmak, modern caydırıcılığın temel unsurlarıdır. Uzayda gerçekleştirilecek bir saldırının, bankacılık sistemlerinden havayollarına, elektrik şebekelerinden lojistiğe ve internet altyapısına kadar geniş bir zincir etkisi yaratması, uzay saldırılarının klasik saldırılardan çok daha yıkıcı ve sistemsel sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir. Bu nedenle uzaya yönelik her tehdit, yalnızca askerî kapasiteyi değil, küresel düzenin tamamını etkileyebilecek niteliktedir.
BÜTÜN BU GELIŞMELER ÇERÇEVESINDE UZAYIN YALNIZCA ASKERI BIR ALAN DEĞIL, AYNI ZAMANDA INSANLIĞIN ORTAK MIRASI OLARAK GÖRÜLMESI GEREKTIĞI ÖZELLIKLE VURGULANMALIDIR. UZAYIN BARIŞÇIL AMAÇLARLA KULLANILMASI, TEKNOLOJIK ERIŞIMDE ADALETIN GÖZETILMESI, VERI HÂKIMIYETINE ILIŞKIN KÜRESEL STANDARTLARIN OLUŞTURULMASI, SÜRDÜRÜLEBILIRLIK ILKESININ KORUNMASI VE OTONOM SISTEMLERDE INSAN DENETIMININ TEMEL PRENSIP OLARAK BENIMSENMESI, UZAY ETIĞININ TEMEL BILEŞENLERI OLARAK ORTAYA ÇIKMAKTADIR. ANCAK MEVCUT TEKNOLOJIK VE JEOPOLITIK EĞILIMLER, UZAYIN GIDEREK DAHA FAZLA ULUSAL VE KURUMSAL GÜÇ MÜCADELELERININ BIR ARACI HÂLINE GELDIĞINI GÖSTERMEKTEDIR.
TÜRKIYE’DE UZAY, SAVUNMA VE STRATEJIK VIZYONUN YENIDEN TANIMLANMASI
Uzayın yeni bir askerî, ekonomik ve politik rekabet alanına dönüşümü, artık yalnızca büyük güçlerin değil, orta güçlerin de güvenlik stratejilerini kökten yeniden şekillendirmelerini zorunlu kılmaktadır. Bu dönüşüm, klasik güvenlik mimarisinin dört temel unsurunu —konum, bilgi, süre ve etkili kuvvet yönetimi— tümüyle yeniden tanımlamakta, savaşın doğasının giderek veri odaklı, algoritmik ve gerçek zamanlı bir yapıya evrilmesine yol açmaktadır. Türkiye, bulunduğu jeopolitik konum, hızla gelişen savunma sanayi, artan uzay teknolojisi kapasitesi ve uluslararası sistemle çok yönlü ilişkileri sayesinde bu dönüşümün hem içinde hem de etkileyen aktörlerinden biridir. Bu bağlamda, uzayın stratejik bir güç alanına dönüşmesi Türkiye açısından sadece savunma değil; ekonomi, teknoloji, çevre, hukuk ve etik dâhil olmak üzere çok boyutlu bir politika alanı yaratmaktadır. Bu bölüm, Türkiye’nin bu yeni çağda nasıl bir yönelim benimsemesi gerektiğini, hangi stratejik kapasitelere ağırlık vereceğini ve uzay-savunma etkileşiminin Türkiye’nin gelecekteki ulusal güvenlik vizyonuna nasıl bir yön çizeceğini bütüncül bir bakışla değerlendirmektedir.
Türkiye için uzay artık bir “teknoloji gösterisi” alanı değil; doğrudan ulusal bağımsızlık, savunma bütünlüğü ve ekonomik rekabet gücü açısından vazgeçilmez bir stratejik zorunluluktur. Özellikle uydu sistemleri, yapay zekâ destekli savunma karar mekanizmaları ve uzay tabanlı erken uyarı sistemleri, günümüz güvenlik mimarisinin sinir ağını oluşturmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin son on yılda attığı adımlar —Göktürk uyduları, İMECE, Türksat 5A ve 5B, uydu üretim ve test laboratuvarları, roket teknolojilerindeki ilerleme ve Milli Uzay Programı’nın duyurulması— aslında bu yeni vizyonun bir parçasıdır. Ancak teknolojik kapasitenin artması, beraberinde stratejik akıl, uzun vadeli planlama ve ulusal kapasitenin sürdürülebilir şekilde örgütlenmesi ihtiyacını doğurmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin uzay alanındaki ilerleyişi, savunma stratejisinin merkezine yerleştirilmeli ve bu alan artık “geleceğin projesi” olmaktan çıkarılıp “bugünün zorunlu güvenlik alanı” olarak ele alınmalıdır.
Günümüz dünyasında hiçbir ülke, uydu bağımlılığı olmadan savunmasını sürdüremez durumdadır. İletişim, konumlama, istihbarat, füze savunması ve siber güvenlik dâhil tüm kritik savunma alanları uzay altyapısına eşzamanlı olarak bağlıdır. Böyle bir ortamda Türkiye’nin uluslararası uydu sistemlerine, özellikle de GPS gibi yabancı konumlama altyapılarına bağımlılığı, zamanla stratejik kırılganlık yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin kendi bölgesel konumlama sistemini geliştirme hedefi, yalnızca teknolojik bir ideal değil, doğrudan ulusal güvenliği ilgilendiren zorunlu bir stratejik hedeftir. Bunun yanında, uydu haberleşmesinde millî kapasitenin artırılması ve yedekli ağ yapısının kurulması, özellikle kriz ve savaş dönemlerinde komuta-kontrol zincirinin sürdürülebilirliği için kritik öneme sahiptir.
Türkiye açısından bir diğer önemli mesele, uzay alanının giderek artan ölçüde özel sektör tarafından şekillendirilmesidir. SpaceX’in Starlink sistemi, devlet-dışı şirketlerin artık yalnızca ticari değil, stratejik nitelikte de küresel aktörlere dönüştüğünü göstermiştir. Bu durum Türkiye için iki yönlü bir ders barındırır. Bir yandan özel sektörün yenilikçi ve hızlı kapasitesinin kullanılması, maliyetleri düşürmekte ve teknolojik ilerlemeyi hızlandırmaktadır. Diğer yandan devlet kontrolünün azalması, ulusal güvenliğin şirket kararlarına bağımlı hâle gelmesi gibi riskleri doğurabilir. Türkiye’nin bu alanda hem özel sektörü teşvik eden hem de ulusal güvenliği merkeze alan dengeli bir model oluşturması gerekmektedir. Özel sektörün üretim, yenilik ve rekabet gücünden yararlanırken, stratejik gözetim, veri güvenliği ve mahremiyet gibi alanlarda güçlü bir devlet denetimi zorunludur. Bu çerçevede Türkiye Uzay Ajansı ile Savunma Sanayii Başkanlığı’nın koordineli çalışması, sivil-asker entegrasyonunun kurumsal olarak güçlendirilmesi ve hukuki çerçevenin net şekilde çizilmesi büyük önem taşımaktadır.
Türkiye’nin bulunduğu coğrafya —Doğu Akdeniz, Karadeniz, Orta Doğu ve Kafkasya’nın kesişimi— uzay tabanlı istihbarat ve gözetleme sistemlerinin ne kadar önemli olduğunu her gün yeniden göstermektedir. Bu coğrafya yalnızca tarihsel ve politik çatışmaların değil, enerji yollarının, ticaret koridorlarının ve büyük güç rekabetinin de merkezindedir. Bu nedenle Türkiye için yüksek çözünürlüklü optik ve radar gözlem uydularının geliştirilmesi, sadece savunma değil, enerji güvenliği, sınır güvenliği, terörle mücadele ve afet yönetimi dâhil olmak üzere tüm ulusal kapasitenin güçlenmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca siber-uzay entegrasyonu bağlamında, uydu sistemlerinin siber saldırılara karşı korunması, şifreleme protokollerinin millîleştirilmesi ve veri işleme platformlarının yerli olması, ulusal savunmanın ayrılmaz parçalarıdır. Bu doğrultuda Türkiye’nin kendi yazılım ekosistemini geliştirmesi, büyük veri işleme altyapılarını kurması ve savunma sanayii içinde yapay zekâ eğitim ve araştırma merkezleri oluşturması ihtiyacı her geçen gün daha belirgin hâle gelmektedir.
Yapay zekânın savunma alanında yarattığı hızlı dönüşüm, Türkiye için hem fırsatlar hem de riskler içermektedir. Uzay tabanlı verilerin yapay zekâ ile analiz edilmesi, tehditlerin milisaniyeler içinde tespit edilmesi, uydu görüntülerinin dinamik olarak sınıflandırılması ve otonom araçların koordinasyonu gibi konular, Türkiye’nin hem savunma hem de sivil alanlarda rekabet gücünü artıracaktır. Ancak otonom sistemlerde insan kontrolünün kaybolması, ölümcül kararların makinelere bırakılması ve hatalı hedef tanımlama riskleri, etik açıdan ciddi sorunlar yaratabilir. Türkiye’nin güçlü bir etik çerçeve geliştirmesi, savunma alanında yapay zekâ kullanımının sınırlarını belirlemesi ve uluslararası etik standartların oluşumunda aktif rol alması büyük önem taşımaktadır. Türkiye’nin uzun yıllara dayanan tıp etiği, biyomedikal etik ve uluslararası hukuk alanındaki akademik birikimi, uzay etiği ve yapay zekâ etiği konusunda da öncü bir düşünsel zemin oluşturabilir.
Uluslararası düzeyde Türkiye’nin daha aktif bir diplomatik yaklaşım benimsemesi gerekmektedir. Uzayın barışçıl kullanımının korunması, uzay çöpü oluşumunun sınırlandırılması, ASAT testlerinin çevresel ve stratejik etkilerinin kontrol altına alınması ve uzay kaynaklarının adil paylaşımı gibi alanlarda Türkiye’nin inisiyatif alması hem küresel saygınlığını artıracak hem de bölgesel bir norm üreticisi olarak konumunu güçlendirecektir. NATO’nun uzayı beşinci operasyon alanı olarak tanıması, Türkiye için yeni bir görev alanı açmıştır. Türkiye, ittifak içinde Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Orta Doğu’ya yönelik uzay tabanlı erken uyarı ve istihbarat sistemlerinde kilit rol oynayabilecek konumdadır. Türk Devletleri Teşkilatı ve İslam İşbirliği Teşkilatı çerçevesinde ortak uydu projelerinin geliştirilmesi ise, Türkiye’nin bölgesel liderlik rolünü güçlendirebilir.
Türkiye’nin uzay stratejisinin güçlü bir akademik ve insan kaynağı altyapısına dayanması zorunludur. Bu bağlamda üniversitelerde uzay politikaları, uzay hukuku, uzay tıbbı, uzay güvenliği, siber-uzay çalışmaları ve yapay zekâ etik programlarının açılması, disiplinlerarası araştırma merkezlerinin kurulması ve uluslararası akademik işbirliklerinin artırılması, uzun vadeli bir stratejik güç elde edilmesini sağlayacaktır. Üniversitelerin ve savunma sanayi kuruluşlarının ortak yürüttüğü programlar, Türkiye’nin hem mühendislik ve tıp hem de etik, hukuk ve siyaset bilimi alanlarında uzman yetiştirmesine katkı sunacaktır.
Uzay yalnızca yeni bir sınır değil, Türkiye gibi yükselen bir bölgesel güç için stratejik derinliğin en önemli bileşenidir. Savunma, ekonomi, diplomasi, hukuk, çevre, etik ve teknoloji arasında kesişen bu alan, Türkiye’nin gelecekteki ulusal gücünün belirleyici parçalarından biri olacaktır. Türkiye, teknolojik yetkinliğini stratejik akıl, etik prensipler, diplomatik etkinlik ve kurumsal kapasiteyle bütünleştirdiği ölçüde, hem bölgesel hem de küresel düzeyde bir “uzay aktörü” olarak güçlü konuma yükselecektir. Bu nedenle Türkiye’nin uzay stratejisi, yalnızca bir savunma vizyonu değildir; aynı zamanda ekonomik gelişme, toplumsal dayanıklılık, bilimsel ilerleme ve uluslararası denge arayışının bütüncül bir parçasıdır. Uzayın geleceğini şekillendiren ülkeler arasında yer almak, Türkiye’nin güvenliği kadar insanlığın yönelik etik sorumluluğunun da gereğidir.
GELECEĞIN SAVUNMA FOTOĞRAFI: UZAY ODAKLI ÇOK KATMANLI SAVUNMA
Savunmanın geleceği üç katmanlı bir entegrasyona dayanacaktır: Fiziksel Katman, Uydu platformları, roket sistemleri, sensörler. Siber ve Veri Katmanı, AI algoritmaları, iletişim ağları, siber savunma. Stratejik Komuta Katmanı, Gerçek zamanlı tehdit analizi, hızlı karar mekanizmaları, otonom sistemlerin kontrolü. Bu üç katman birleştiğinde ortaya çıkan yeni doktrine “Uzay-Merkezli Savunma Mimarisi” denmektedir.
SONUÇ VE DEĞERLENDIRME
Uzayın hızla militarize olduğu ve yapay zekâ ile bütünleşerek yeni bir stratejik rekabet alanına dönüştüğü günümüz dünyasında, ulusal güvenlik anlayışının tüm bileşenleri yeniden tanımlanmak zorunda kalmıştır. Artık savaşın doğası yalnızca kara, deniz, hava ve siber alanlar üzerinden değil; uzayın sağladığı bilgi akışı, iletişim gücü, konumlama doğruluğu ve gerçek zamanlı istihbarat kapasitesi üzerinden şekillenmektedir. Bu dönüşüm, yalnızca teknolojik bir ilerlemenin sonucu değil, aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden kurulmakta olduğunun da güçlü bir göstergesidir. Uzay tabanlı sistemlere sahip olmak, artık devletler için bir prestij göstergesi olmaktan çıkmış; ulusal bağımsızlık, ekonomik rekabet gücü, askeri caydırıcılık ve stratejik bütünlük açısından hayati bir zorunluluk hâline gelmiştir. Böyle bir ortamda Türkiye, hem jeopolitik konumu hem de yükselen savunma kapasitesi sayesinde uzay-savunma etkileşiminin tam merkezinde yer alabilecek potansiyele sahip bir ülkedir.
Uzayın yeni bir askerî rekabet alanına dönüşmesi, sadece teknolojik ilerleme ile sınırlı bir süreç değildir. Bu dönüşüm, devletler arası güç ilişkilerini, uluslararası hukuku, etik ilkeleri ve güvenlik normlarını da köklü biçimde zorlamaktadır. Özellikle anti-uydu silahlarının test edilmesi, uzay çöpünün artması, otonom sistemlerin savaş kararlarında rol almaya başlaması ve özel sektörün devletler kadar etkili bir uzay aktörü hâline gelmesi, insanlığın geleceğini ilgilendiren yeni tartışmaları beraberinde getirmektedir. Türkiye, hem bir NATO üyesi olarak uluslararası güvenlik mimarisinin içinde yer almakta hem de kendi savunma sanayisini millîleştirme yolunda önemli adımlar atmaktadır. Bu ikili pozisyon, Türkiye’yi uzay politikaları bağlamında hem bağımsız hem de uluslararası sistemle uyumlu bir aktör hâline verir. Böyle bir yapı, Türkiye’ye hem uzay politikalarının şekillenmesinde etkin bir rol alma hem de kendi bölgesel güvenlik ihtiyaçlarını merkezde tutarak stratejik özerkliğini güçlendirme imkânı sunmaktadır.
Türkiye’nin uzay stratejisinin en önemli bileşenlerinden biri, giderek yaygınlaşan yapay zekâ tabanlı savunma mekanizmalarıdır. Uzaydan elde edilen veri hacminin artması, bu verilerin işlenmesi, sınıflandırılması ve tehdit algılama süreçlerinde yapay zekânın kullanılmasını zorunlu kılmaktadır. Yapay zekâ, askeri karar mekanizmalarının hızını artırmakta; uyduların yörünge yönetimi, çarpışma risklerinin hesaplanması, siber tehditlerin tespiti gibi kritik alanlarda insan kapasitesinin üstünde bir doğruluk sağlamaktadır. Ancak her teknoloji alanında olduğu gibi yapay zekânın savunma sistemlerine entegrasyonu, beraberinde yeni etik riskler doğurur. Otonom sistemlerin hedef tanımlama konusundaki hataları, insan denetiminin zayıflaması, askeri karar süreçlerinin şeffaflığının azalması ve sorumluluk zincirinin belirsizleşmesi gibi konular, Türkiye’nin kendi ulusal etik çerçevesini güçlendirmesini gerektirir. Türkiye’nin Biyoetik, bilim etiği ve mühendislik etiği alanındaki güçlü akademik birikimi, uzay etiği ve yapay zekâ etiği konularında da uluslararası düzeyde model olabilecek bir normatif zemin yaratabilir.
TÜRKIYE’NIN UZAY STRATEJISININ GÜÇLÜ BIR AKADEMIK VE INSAN KAYNAĞI ALTYAPISINA DAYANMASI ZORUNLUDUR. BU BAĞLAMDA ÜNIVERSITELERDE UZAY POLITIKALARI, UZAY HUKUKU, UZAY TIBBI, UZAY GÜVENLIĞI, SIBER-UZAY ÇALIŞMALARI VE YAPAY ZEKÂ ETIK PROGRAMLARININ AÇILMASI, DISIPLINLERARASI ARAŞTIRMA MERKEZLERININ KURULMASI VE ULUSLARARASI AKADEMIK IŞBIRLIKLERININ ARTIRILMASI, UZUN VADELI BIR STRATEJIK GÜÇ ELDE EDILMESINI SAĞLAYACAKTIR. ÜNIVERSITELERIN VE SAVUNMA SANAYI KURULUŞLARININ ORTAK YÜRÜTTÜĞÜ PROGRAMLAR, TÜRKIYE’NIN HEM MÜHENDISLIK VE TIP HEM DE ETIK, HUKUK VE SIYASET BILIMI ALANLARINDA UZMAN YETIŞTIRMESINE KATKI SUNACAKTIR.
Uluslararası arenada uzay rekabeti giderek kızışırken Türkiye’nin kendine özgü bir uzay diplomasisi geliştirmesi, hem mevcut uluslararası hukukun dar sınırlarını aşmasına hem de yeni normların oluşumuna katkı sunmasına imkân tanıyacaktır. Türkiye, uzayın barışçıl kullanımına ilişkin uluslararası düzenlemelerin güçlendirilmesi, uzay çöpü ile mücadeleye yönelik global işbirliklerinin artırılması ve ASAT testlerinin kontrol altına alınması gibi konularda proaktif rol oynayabilir. Bu tür diplomatik girişimler, Türkiye’nin uluslararası saygınlığını artırmanın yanında, uzay alanında da norm belirleyici bir ülke olmasını sağlayacaktır. Nitekim çok kutuplu yeni dünya düzeninde bölgesel güçlerin uluslararası hukuk ve etik alanlarında daha etkin hâle gelmesi, küresel politikaların yönünü belirleyen önemli bir dinamik olarak öne çıkmaktadır.
Sonuç olarak Türkiye, uzayın yeni stratejik paradigmasının merkezinde yer almaya hazır bir ülkedir. Uzay alanındaki ilerlemeler, yalnızca savunma yeteneğini artırmakla kalmaz; ekonomik kalkınma, teknolojik yenilenme, çevresel sürdürülebilirlik, diplomatik etkinlik ve toplumun geleceğe güvenle bakması açısından da büyük değer taşır. Türkiye, sahip olduğu bilimsel kapasite, genç insan kaynağı, hızla gelişen savunma sanayii ve jeopolitik gücü sayesinde uzayın sunduğu imkânları stratejik bir vizyonla birleştirdiği ölçüde, hem ulusal güvenliğini sağlamlaştıracak hem de uluslararası sistemde güçlü ve etkili bir aktör olarak yükselmeye devam edecektir. Bu nedenle uzay, Türkiye’nin geleceğinde yalnızca bir keşif alanı değil; ulusal varlığın, teknolojik bağımsızlığın ve stratejik bütünlüğün en önemli unsurlarından biri olacaktır.
KAYNAKÇA
. Dolman, E. C. (2002). Astropolitik: Classical geopolitics in the space age. Routledge. . European Space Agency. (2019). ESA space resources strategy. European Space Agency. . Johnson-Freese, J. (2016). Space warfare in the 21st century: Arming the heavens. Routledge. . Kessler, D. J., & Cour-Palais, B. G. (1978). Collision frequency of artificial satellites: The creation of a debris belt. Journal of Geophysical Research: Space Physics, 83(A6), 2637–2646. https:// doi.org/10.1029/JA083iA06p02637 . National Aeronautics and Space Administration. (2022). NASA strategic plan 2022. NASA. . Türkiye Uzay Ajansı. (2021). Türkiye Uzay Ajansı 2022–2026 Stratejik Planı. Türkiye Uzay Ajansı. . United Nations Office for Outer Space Affairs. (2008). United Nations treaties and principles on outer space: Text of treaties and principles governing the activities of States in the exploration and use of outer space and related resolutions adopted by the General Assembly (ST/SPACE/11/Rev.2). United Nations. . Weeden, B., & Samson, V. (Eds.). (2021). Global counterspace capabilities: An open source assessment. Secure World Foundation.