AB, FILISTIN’E YARDIM EDEN, ANCAK İSRAIL’E KARŞI ADIM ATMAKTAN ÇEKINEN BIR AKTÖR KONUMUNDADIR. BU, FILISTINLILER IÇIN BIR KURTARICI DEĞIL, BIR TAMPON ROLÜ OYNADIĞINI GÖSTERIYOR. ABD ISE BU ÜÇGENIN EN BASKIN GÜCÜDÜR. İSRAIL’E YILLIK 3.8 MILYAR DOLAR ASKERI YARDIM SAĞLAYAN, BM’DE VETO HAKKINI KULLANAN VE ISTIHBARAT PAYLAŞIMIYLA TEL AVIV’IN EN SADIK MÜTTEFIKI OLAN ABD, FILISTIN MESELESINDE BELIRLEYICI BIR ROL OYNAMAKTADIR. TRUMP’IN IKINCI DÖNEMINDE, BU ILIŞKI DAHA DA GÜÇLENMIŞTIR.
Hiç kuşkusuz günümüzde hem reel politik açısından hem de beynelmilel insani değerler açısından Filistin meselesi, Orta Doğu’nun çözülmemiş en derin yarasıdır ve Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasındaki dinamikler bu yaranın kaderini şekillendirmektedir. Bu üçgen, Filistin’in geleceğini belirleyen bir güç merkezi gibi işlemektedir: BM kararlar alır. AB yardım sağlar. ABD ise İsrail’in en büyük destekçisi olarak yönlendirir. Lakin bu yapı, Filistinlilerin haklarını koruma konusunda yetersiz kalmaktadır. 2025’in Ekim ayında, Gazze’deki savaşın ikinci yılında, 65 binden fazla insanın öldüğü, 2 milyon kişinin yerinden edildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu analizimde, BM-AB-ABD üçgeninin Filistin meselesindeki rolünü, Donald Trump’ın Gazze’yi bir “Hong Kong veya Dubai” yapma vizyonunu ve Türkiye’nin bu karmaşada izleyebileceği diplomatik ile siyasi stratejileri ele almak istiyorum.
ABD, FILISTIN MESELESINI BIR EMLAK PROJESI GIBI ELE ALMAKTADIR. DOLAYISIYLA GAZZE’YI YÜKSEK TEKNOLOJI MERKEZI, BIR TURIZM MERKEZI YAPMAK ISTEMEKTEDIR. ABD AÇISINDAN FILISTINLILERIN YERINDEN EDILMESI PAHASINA BU GERÇEKLEŞTIRILEBILIR. GÖRÜLMEKTEDIR KI BM-AB-ABD ÜÇGENI, FILISTIN’I BIR ÇIKMAZA SÜRÜKLEMEKTEDIR. BM’NIN KARARLARI ETKISIZ, AB’NIN YARDIMLARI İSRAIL’IN KONTROLÜNDE, ABD’NIN PLANLARI ISE FILISTINLILERIN ALEYHINEDIR.
Elbette ki Filistin, sadece bir coğrafya değil, insanlığın vicdan sınavıdır ve bu sınavda kimse temiz bir not alamıyor. BM, Filistin meselesinde 1947’den beri bir çözüm arayışı içindedir. O yıl kabul edilen Bölünme Planı, Filistin’i Yahudi ve Arap devletlerine ayırmayı önerdi. Ancak Arap tarafının reddi ve ardından gelen savaş, İsrail’in kuruluşuyla sonuçlandı. O günden bu yana BM, 242 ve 338 sayılı kararlar gibi sayısız belge üretti ve Oslo Anlaşmaları’nı destekledi. Fakat sonuç alamadı. Nihayetinde Eylül 2025’te, Gazze’deki yıkımın gölgesinde, BM Genel Kurulu’nda Filistin’in devlet olarak tanınması için yeni bir çaba başlatıldı. Britanya, Avustralya, Kanada, Fransa, Belçika, Malta gibi ülkeler Filistin’i tanımaya yöneldi ve bunları takiben yaklaşık 160 ülke bu yönde adım attı. Lakin BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin vetosu, her türlü ilerlemeyi engelliyor. Donald Trump yönetimi ise, Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas’ı New York’a davet etmediği gibi, vizelerini de iptal etti.
Savaşın başından beri BM, raporlar yayınlıyor ve Gazze’de açlık tehlikesiyle karşı karşıya olan yarım milyon insanı işaret ediyor. Ama bunun somut bir etkisi olmamaktadır. Filistin için önerilen “geçici yönetim” modelleri, Tony Blair gibi isimlerin dillendirdiği “uluslararası otorite” fikri, kâğıt üzerinde kalmaktadır. BM, Filistin meselesinde idealist bir platform olarak yer alsa da dirayetsizliği ve ataleti nedeniyle etkisizdir. Öte yandan AB, Filistin’e en büyük maddi destek sağlayan aktördür. Yıllık milyarlarca Euro yardım, altyapı projeleri ve eğitim programları için harcanmaktadır. Ama AB’nin yaklaşımı, çelişkilerle doludur. Mesela 2025’te, Gazze’deki insani felaketin ardından, AB Konseyi “iki devletli çözüm” için yeni bir deklarasyon yayınladı. Fakat bu deklarasyon İsrail’e karşı somut bir yaptırım getirmedi. Bunun nedeni açıktır: İsrail, AB’nin en büyük ticaret ortaklarından biridir ve yıllık ticaret hacmi 50 milyar Euro’yu aşmaktadır. Almanya ve İtalya gibi ülkeler, tarihi sorumlulukları nedeniyle İsrail’i eleştirmekten kaçınmaktadır. Fransa, Macron liderliğinde Filistin’i tanısa da bu tanıma şu şarta tabidir: “Hamas silahsızlansın, Filistin Yönetimi reform yapsın.”
Elbette AB, Gazze’ye yardım gönderiyor, ancak bu yardımlar İsrail’in denetiminden geçiyor. 2023’teki Gazze ablukasında AB büyük ölçüde sessiz kaldı; 2025’te ise İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşimlerini genişletmesine karşı sadece “endişe” beyan ediyor. AB, Filistin’e yardım eden, ancak İsrail’e karşı adım atmaktan çekinen bir aktör konumundadır. Bu, Filistinliler için bir kurtarıcı değil, bir tampon rolü oynadığını gösteriyor. ABD ise bu üçgenin en baskın gücüdür. İsrail’e yıllık 3.8 milyar dolar askeri yardım sağlayan, BM’de veto hakkını kullanan ve istihbarat paylaşımıyla Tel Aviv’in en sadık müttefiki olan ABD, Filistin meselesinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Trump’ın ikinci döneminde, bu ilişki daha da güçlenmiştir.
GAZZE, 2023’TEKI HAMAS SALDIRISINDAN BU YANA AĞIR CAN KAYIPLARINA SAHNE OLMUŞTUR: 65 BIN ÖLÜ, 2 MILYON YERINDEN EDILMIŞ INSAN, TAMAMEN ÇÖKMÜŞ BIR ALTYAPI SÖZ KONUSUDUR. BATI ŞERIA’DA YERLEŞIMCI SAYISI 800 BINI GEÇMIŞTIR. ARAP LIGI, MISIR’IN 53 MILYAR DOLARLIK YENIDEN INŞAAT PLANINI DESTEKLEMEKTEDIR. FAKAT İSRAIL VE ABD BU PLANI REDDETMIŞTIR. TRUMP’IN GAZZE’YI “HONG KONG VEYA DUBAI” YAPMA VIZYONU, BU MESELENIN EN TARTIŞMALI BOYUTLARINDAN BIRIDIR.
2025’te, Donald Trump Gazze için “21 maddelik barış planı” sunmuştur: “Hamas’ın silahsızlanması, uluslararası bir güvenlik gücü ve “Trump Kalkınma Planı” ile Gazze’nin yeniden inşası”. Ancak planın detayları tartışmalıdır: “ABD’nin Gazze’yi 10 yıl süreyle “trusteeship” modeliyle yönetmesi, Filistinlilere “gönüllü” göç için maddi teşvikler sunulması, kişi başı 5 bin dolar nakit, dört yıl kira ve bir yıl gıda yardımı”. Bu, Filistinlilerin Gazze’yi terk etmesi anlamına gelmektedir ve birçok gözlemci tarafından “etnik temizlik” olarak nitelendirilmektedir. Hatta Trump, Şubat 2025’te Netanyahu ile Beyaz Saray’da el sıkışarak “Gazze’yi Orta Doğu’nun Rivierası yapacağız” demiştir. İsrail’in New York Konsolosu Ofir Akunis ise, Newsweek’e “Gazze, Dubai gibi olabilir” açıklamasını yapmıştır.
Esasen ABD, Filistin meselesini bir emlak projesi gibi ele almaktadır. Dolayısıyla Gazze’yi yüksek teknoloji merkezi, bir turizm merkezi yapmak istemektedir. ABD açısından Filistinlilerin yerinden edilmesi pahasına bu gerçekleştirilebilir. Görülmektedir ki BM-AB-ABD üçgeni, Filistin’i bir çıkmaza sürüklemektedir. BM’nin kararları etkisiz, AB’nin yardımları İsrail’in kontrolünde, ABD’nin planları ise Filistinlilerin aleyhinedir. Gazze, 2023’teki Hamas saldırısından bu yana ağır can kayıplarına sahne olmuştur: 65 bin ölü, 2 milyon yerinden edilmiş insan, tamamen çökmüş bir altyapı söz konusudur. Batı Şeria’da yerleşimci sayısı 800 bini geçmiştir. Arap Ligi, Mısır’ın 53 milyar dolarlık yeniden inşaat planını desteklemektedir. Fakat İsrail ve ABD bu planı reddetmiştir.
Tabii, Trump’ın Gazze’yi “Hong Kong veya Dubai” yapma vizyonu, bu meselenin en tartışmalı boyutlarından biridir. Trump, emlak geçmişiyle Gazze’yi bir “fırsat” olarak görmektedir. Hatta, Washington Post’un sızdırdığı 38 sayfalık bir planda, Gazze’nin %25’inin “gönüllü” olarak göç etmesi, %75’inin ise geri dönmemesi öngörülmektedir. Bu plana göre, dijital token’larla mülk sahiplerine tazminat önerilmekte, karşılığında ise yapay zeka destekli akıllı şehirler inşa edilmesi tasarlanmaktadır. 400 milyar dolarlık bu mega-proje, Dubai’nin çöldeki parıltısını anımsatmakta ve Filistinlileri dışarı atmayı hedeflemektedir.
Donald Trump, iç politikada “kazanan” imajı yaratmak istemektedir. Bu imaj hedefine göre, dünya kamuoyu Trump için, “İran’ı bombaladı, Gazze’yi ise kurtardı” düşüncesine kapılacaktır. Ancak asıl hedef, İsrail’in politikalarına destek vermektir. ABD, zaten bu nedenle Abraham Anlaşmaları’yla Arap ülkelerini İsrail’e yaklaştırmış, Filistin’i izole etmeyi başarmıştır. 21 maddelik plan, Hamas’ın silahsızlanmasını ve rehinelerin serbest bırakılmasını içeriyor, ancak Batı Şeria’daki aneksiyona sessiz kalıyor. Arap ülkeleri (Suudi Arabistan, BAE, Katar) bu plana şartlı destek veriyor: Aneksiyon olmamalı. Ancak Trump’ın planı, Gazze’yi bir emlak fırsatına çevirmektir. Dolayısıyla Filistinliler ya işçi olacak ya da sürülecektir.
Türkiye, elbette ki bu post-kolonyalist tasarının dışında olsa da Filistin meselesinde önemli bir aktördür. Filistin’i 1988’de tanıyan ilk Müslüman ülke olarak, Türkiye’nin diplomatik ağırlığı vardır. Ancak bu ağırlığı somut bir etkiye dönüştürmek gerekmektedir. Türkiye’nin izleyebileceği stratejileri beş başlıkta ele alalım. İlk olarak, diplomatik baskı koalisyonu kurulmalıdır. Türkiye, Arap Ligi’nin Mısır öncülüğündeki 53 milyar dolarlık yeniden inşaat planını desteklemeli, Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün’le “Filistin Garantörler Birliği” oluşturmalıdır. BM’de, AB’nin tanıma dalgasını hızlandırmak için Almanya ve İtalya’ya lobi yapılmalı, G20’de Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerle ittifak kurulmalıdır. Erdoğan, Trump’la doğrudan görüşerek “Riviera planı”nı engellemeli ve “Gazze Filistin toprağıdır” mesajını netleştirmelidir. Filistin Yönetimi’ni reforme etmek için Abbas’a seçim baskısı yapılmalı, Hamas’la diyalog teşvik edilmelidir.
İkinci olarak, İsrail’i siyasi olarak izole etme hedeflenmelidir. Afrika Birliği’yle (54 ülke Filistin’i tanıyor) işbirliği artırılmalı, BRICS platformunda Güney Afrika öncülüğünde Gazze için boykot kampanyası başlatılmalıdır. Türkiye, Ankara’da bir “Filistin Zirvesi” düzenleyerek Müslüman ülkeler ve AB’nin sol kanadını bir araya getirmelidir. Hamas’ın “terör” listesinden çıkarılması için lobi yapılmalı, ancak silahsızlanma şartı getirilmelidir. Filistin Yönetimi ile Hamas arasında İstanbul’da bir diyalog konferansı düzenlenerek 2026 seçimleri hazırlanmalıdır.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne destek verilerek Netanyahu’nun “savaş suçlusu” ilan edilmesi sağlanabilir. Fakat bu adım Suriye’deki çatışma riskiyle dengelenmelidir. Tüm bunlara ilaveten, ekonomik ve insani bir kalkan oluşturulmalıdır. Gazze’ye 1 milyar dolarlık bir “Türkiye Köprüsü” fonu ayrılmalı; gıda, ilaç ve yeniden inşaat için kullanılmalıdır.
İsrail’in denetimini kırmak için Akdeniz’de bir liman kullanılmalı, Mavi Marmara davası yeniden açılmalıdır. İsrail’e alternatif ticaret rotaları sunularak Filistin malları Türkiye üzerinden pazarlanmalıdır. İnsani olarak, 100 bin Filistinli mülteciye kapı açılmalı, ancak entegrasyonları dikkatle yönetilmelidir. Ekonomik olarak, Filistin’i bir “yeşil enerji” merkezi yapmak için güneş enerjisi projeleri finanse edilmelidir.
Yoğun şekilde, kamu diplomasisi ve medya savaşı yürütülmelidir. TRT World, Gazze’den canlı yayınlarla İsrail’in propagandasına karşı koymalıdır. Üniversitelerde “Filistin Çalışmaları” merkezleri kurulmalı, Avrupa’daki 5 milyon Filistinli diaspora mobilize edilmelidir. Mesela, Al Jazeera ile ortak bir “Gerçeğin Sesi” kampanyası başlatılmalı, okullarda Filistin tarihi dersleri verilmeli, camilerde adalet temalı hutbeler okunmalıdır.
ABD YÖNETIMI ILE STRATEJIK BIR PAZARLIK YAPARAK ŞU ŞEKILDE BIR TAKTIKSEL DENGE KURULABILIR: “GAZZE’YI BIRAK, SURIYE’DE ORTAK HAREKET EDELIM.” BU ÖNERIME ILAVETEN; EN GEÇ 2025 SONUNDA, ANKARA’DA DÜZENLENECEK BIR FILISTIN ZIRVESI, TÜRKIYE’YI LIDER KONUMUNA TAŞIYABILIR. AKSI TAKDIRDE, BM-AB-ABD ÜÇGENI GÖLGESINDE FILISTIN EZILMEYE DEVAM EDECEKTIR. NIHAYETINDE FILISTIN MESELESI, INSANLIĞIN ADALET ARAYIŞININ SINAVIDIR.
Askeri güvenlik dengesi sağlanmalıdır. Türkiye, NATO’da İsrail lobisine karşı durmalı, F-35’lerin iadesini talep etmeli ve S-400’lerle denge kurmalıdır. Suriye’de İsrail’le çatışma riski hotline (yardım hattı) ile yönetilmeli, ancak PKK/YPG Filistin meselesine karıştırılmamalıdır. Doğu Akdeniz’de donanma tatbikatlarıyla Filistin kıyıları korunmalı, Mossad’ın Türkiye’deki faaliyetleri yakından izlenmelidir. Filistin’e istihbarat desteği sağlanarak güvenlik kapasitesi artırılmalıdır. Bu stratejiler, Türkiye’yi Filistin’in küresel sesi yapabilir. Elbette riskler de söz konusudur: ABD yaptırımları, İsrail’le çatışma, ekonomik baskılar gibi.
En önemlisi de, ABD yönetimi ile stratejik bir pazarlık yaparak şu şekilde bir taktiksel denge kurulabilir: “Gazze’yi bırak, Suriye’de ortak hareket edelim.” Bu önerime ilaveten; en geç 2025 sonunda, Ankara’da düzenlenecek bir Filistin Zirvesi, Türkiye’yi lider konumuna taşıyabilir. Aksi takdirde, BM-AB-ABD üçgeni gölgesinde Filistin ezilmeye devam edecektir. Nihayetinde Filistin meselesi, insanlığın adalet arayışının sınavıdır. Doğru bir diplomatik stratejiyle, BM’nin idealizmini, AB’nin yardımlarını ve ABD’nin gücünü, etkili bir konfigürasyonla domine ederek, Filistin’in lehine kullanabilmek mümkündür.