Kırılgan Denge: İran-İsrail Savaşı, Bölgesel Güç Mücadelesi ve Küresel Güvenlik

Kırılgan Denge: İran-İsrail Savaşı, Bölgesel Güç Mücadelesi ve Küresel Güvenlik

SAVAŞ YALNIZCA BÖLGESEL BIR GÜVENLIK SORUNUNA INDIRGENEMEYECEK BOYUTLARA ULAŞMIŞ, KÜRESEL DÜZEYDE GÜVENLIK RISKLERI DOĞURMA POTANSIYELINE SAHIP BIR NITELIK KAZANMIŞTIR. ÖZELLIKLE HÜRMÜZ BOĞAZI’NIN KAPATILMASI YA DA İSRAIL’E KARŞI NÜKLEER SILAH KULLANIMINA YÖNELIK SENARYOLAR, YALNIZCA ORTA DOĞU’YU DEĞIL, KÜRESEL ENERJI ARZ GÜVENLIĞINI VE JEOPOLITIK DENGELERI DE CIDDI ŞEKILDE SARSABILECEK GELIŞMELER ARASINDA YER ALMAKTADIR. BU TÜR OLASILIKLAR, ÇATIŞMANIN KONTROLLÜ GERILIM SINIRLARININ ÖTESINE GEÇEREK GENIŞ ÇAPLI BIR SAVAŞIN TETIKLENME RISKINI ARTIRMAKTADIR.

Sadece Orta Doğu’da değil, küresel güvenlik algısında da ciddi sarsıntılara yol açan İsrail-İran Savaşı, İsrail’in İran’a yönelik saldırısıyla birlikte uluslararası hukukun açık bir şekilde ihlal edilmesi sonucunda bölgedeki gerilimi yeni bir boyuta taşımıştır. 11-12 Haziran tarihlerinde Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA), İran’ın nükleer yükümlülüklerini ihlal ettiğini ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin neredeyse silah üretim seviyesine ulaştığını açıklamıştır. Bu gelişmenin hemen ardından İsrail durumu “önleyici saldırı” gerekçesiyle değerlendirmiş ve Başbakan Binyamin Netanyahu, “İran tehdidi ortadan kaldırılıncaya kadar sürecek” sözleriyle bir operasyon başlattığını duyurmuştur. Bu kapsamda, İran’ın başkenti Tahran dâhil olmak üzere çok sayıda stratejik hedef hava saldırılarıyla vurulmuştur.

SAVAŞIN SEYRI VE İSRAIL’IN STRATEJISI

İsrail’in gerçekleştirdiği askerî operasyonlar, rastlantısal ya da anlık tepkiler yerine uzun vadeli, stratejik ve hedef odaklı planlara dayanmaktadır. Özellikle İran’ın nükleer tesislerinin, üst düzey askerî yetkililerinin ve bilim insanlarının doğrudan hedef alınması, operasyonların kapsamlı bir istihbarat süreciyle şekillendirildiğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, İsrail istihbarat teşkilatı Mossad’ın İran topraklarında üs kurduğuna yönelik iddialar kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır. Ancak, bu iddiaların doğruluğu tartışmalı olup İsrail’in İran içinde doğrudan üs kurmak yerine Irak’ın kuzeyinde eğitilen Kürt ve Afgan unsurlar aracılığıyla dolaylı operasyonlar yürüttüğüne ilişkin haberler öne çıkmaktadır. Yöntemi ne olursa olsun yaşanan gelişmeler İran’ın iç güvenlik yapılanmasındaki kırılganlıkları ve istihbarat açıklarını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

ABD VE BATI’NIN ROLÜ: MÜDAHALE MI, YÖNLENDIRME MI?

İsrail, bu stratejik hamleleri yaparken bölgesel dinamikleri tek başına belirlememiş ve ABD’nin müdahil rolü sürecin şekillenmesinde belirleyici etmen olmuştur. Geçmişte Arap-İsrail savaşlarında İsrail’e açık destek veren fakat doğrudan çatışmalara katılmayan ABD, bu kez savaşın başından itibaren doğrudan müdahil olmuştur. ABD Başkanı Donald Trump, saldırıdan yaklaşık iki ay önce diplomatik müzakerelerin başarısız olması hâlinde savaşın kaçınılmaz olabileceğini ifade etmiştir. Bu açıklamaya rağmen müzakereler devam ederken İsrail’in operasyon başlatması, ABD’nin diplomasiyi sürdürürken eş zamanlı olarak askeri baskıyı da bir politika aracı olarak kullandığını göstermektedir. Trump’ın bu süreçteki tutumu, yalnızca stratejik bir dış politika hamlesi değil, aynı zamanda iç siyasi hesaplarının da bir yansımasıdır. Ukrayna’daki savaşı sonlandırma çabalarında beklenen başarıyı gösteremeyen Trump, İran-İsrail çatışmasında aktif bir rol üstlenerek dış politika alanındaki etkisini ve liderlik kapasitesini yeniden inşa etme imkânı bulmuştur. Bu bağlamda, seçim kampanyasında Yahudi iş insanlarından aldığı maddi destek bu süreçte tarafsız kalmasını güçleştirmiş ve İsrail yanlısı bir tutum benimsemesini sağlamıştır. Bunun yanında, Avrupa devletlerinin de İran karşıtı tutumlarıyla İsrail’e destek verdiği görülmektedir.

Bu savaş, ABD açısından yalnızca askeri bir müdahale değil, aynı zamanda İran’a karşı uzun vadeli bir bölgesel güvenlik mimarisi oluşturma hedefi doğrultusunda stratejik bir fırsat olarak değerlendirilmektedir. Bu strateji doğrultusunda ve İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde, ABD İsrail’in Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirme sürecini desteklemiş ve bu süreçte İran’ı bölgesel denklemden dışlama politikası izlemiştir. Bu doğrultuda, Körfez ülkelerinde konuşlandırdığı askeri üslerle İran’ı çevrelemeye dayalı bir kuşatma stratejisi yürütmektedir. ABD’nin bu hamleleri karşısında İran’ın geliştirdiği stratejik tepkiler, savaşın seyrini doğrudan etkilemiş ve çatışmanın boyutunu genişletmiştir.

İRAN’IN TUTUMU VE ASIMETRIK YANITLARI

İran’a yönelik baskılar, ekonomik yaptırımlarla sınırlı kalmamış, doğrudan askeri müdahaleye dönüşmüştür. Hamas ve Hizbullah liderlerinin ve Devrim Muhafızları Ordusu’nun üst düzey komutanlarının suikastlarla etkisiz hâle getirilmesi ve Suriye’deki vekil güçlerin zayıflatılması, bu stratejinin aşamalarını oluşturmaktadır. İsrail’in askeri kapasitesindeki sınırı ve yer altı nükleer tesislerini imha edememesi ABD’nin doğrudan müdahalesini zorunlu hale getirmiştir. Bu bağlamda ABD’nin müdahalesi, İsrail’in muhtemel bir yenilgisinin önüne geçme çabası olarak da değerlendirilmiştir.

İsrail’in saldırılarına karşılık İran da misillemelere başlamış ve bu misillemeler geçmişteki sembolik karşılıklardan daha ciddi boyutlara ulaşmıştır. 2020 yılında Kasım Süleymani’nin suikasta uğramasının ardından verilen sınırlı tepkinin aksine, yaşananlar İran’ın daha kararlı bir yanıt çizgisine geçtiğini göstermektedir.

İRAN’IN ELINDEKI STRATEJIK KOZLAR

ABD’nin nükleer tesislere yönelik saldırısının yol açtığı tahribat halen netlik kazanmamıştır. İran, Fordo nükleer tesisinin yalnızca yer üstü bölümünün zarar gördüğünü ve onarımının mümkün olduğunu açıklamıştır. Saldırılardan sonraki asıl tartışma, İran’ın saldırılara ne şekilde karşılık vereceği üzerine olmuştur. Saldırı sonrasında iki temel stratejik seçenek gündeme gelmişti: Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ya da bölgede bulunan ABD üslerine doğrudan saldırı. Her ne kadar Hürmüz Boğazı›nın kapatılması yönünde İran Meclisi›nden bir karar çıkmış olsa da bu kararın uygulanabilmesi için Yüksek Milli Güvenlik Konseyi ve Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’in onayı gerekmekteydi. Bu durum göz önüne alındığında ve ateşkes de ilan edildiğine göre böylesine radikal bir adımın ileride atılma olasılığı görünmemektedir. Ayrıca savaş süresince Basra Körfezinden petrol akışının rahatça sağlandığı, hiçbir ülkenin gemilerine yönelik müdahale olmadığı görülmektedir. Savaş yokmuş gibi ticaret devam etmiştir.

ABD üslerine yönelik yapılan saldırılar ise daha temkinli mesajlar içermektedir. Katar’daki üsse önceden bilgi verilerek yapılan saldırı, İran’ın caydırıcılık gücünü korurken doğrudan savaşı tırmandırmaktan kaçınan bir strateji izlediğini göstermektedir.

DIŞ BASKILARIN YANI SIRA İRAN IÇ KAMUOYUNDA OLUŞAN SIYASI VE TOPLUMSAL DINAMIKLER DE REJIMIN GELECEĞI AÇISINDAN KRITIK BIR UNSUR HÂLINE GELMIŞTIR. İRAN KAMUOYUNUN TEPKILERI HOMOJEN DEĞILDIR. REJIME KARŞI MEMNUNIYETSIZLIK BÜYÜRKEN, SALDIRILARI DESTEKLEYEN MUHALIF KESIMLERIN SAYISI DA ARTMIŞTIR. BU DURUM, ÜLKE IÇERISINDEKI TOPLUMSAL KUTUPLAŞMANIN DERINLEŞTIĞINI VE MEVCUT SIYASI YAPIYA KARŞI BÜYÜYEN MEMNUNIYETSIZLIĞI YANSITMAKTADIR. SÖZ KONUSU TOPLUMSAL KARMAŞA, DEVLETIN SINIRLARINI VE IÇ GÜVENLIK ORTAMINI KONTROL ETMESINI ZORLAŞTIRMAKTA, BU DA IÇ ISYAN VE ÇATIŞMALARIN ORTAYA ÇIKMA IHTIMALINI ARTIRMAKTADIR. BÖYLE BIR SENARYONUN GERÇEKLEŞMESI İRAN’IN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ TEHDIT EDEBILIR.

REJIM BASKISI VE İÇ DINAMIKLER: DEĞIŞIM MI, DIRENIŞ MI?

Dış baskıların yanı sıra, İran iç kamuoyunda oluşan siyasi ve toplumsal dinamikler de rejimin geleceği açısından kritik bir unsur hâline gelmiştir. İran kamuoyunun tepkileri homojen değildir. Rejime karşı memnuniyetsizlik büyürken, saldırıları destekleyen muhalif kesimlerin sayısı da artmıştır. Bu durum, ülke içerisindeki toplumsal kutuplaşmanın derinleştiğini ve mevcut siyasi yapıya karşı büyüyen memnuniyetsizliği yansıtmaktadır. Söz konusu toplumsal karmaşa, devletin sınırlarını ve iç güvenlik ortamını kontrol etmesini zorlaştırmakta, bu da iç isyan ve çatışmaların ortaya çıkma ihtimalini artırmaktadır. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi İran’ın toprak bütünlüğünü tehdit edebilir.

Ayetullah Ali Hamaney’in etkisizleşmesi durumunda Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın durumu kritik bir rol oynayabilir. Halk nezdindeki meşruiyeti, olası isyanları engelleme potansiyelini artırmaktadır.

Bununla birlikte, İran’ın batısında Kürt grupların sınır geçişleri ve bölgede federatif ya da konfederatif yapılar oluşturulması yönündeki girişimler İran’ın üniter yapısını sarsabilecek yeni bir parçalanma riskini beraberinde getirmektedir. Ayrıca şubat ayında düzenlenen “Münih Yakınsama Zirvesinde”, Rıza Pehlevi başkanlığında faaliyet gösteren “Ulusal Devrim ve Geçiş Dönemi Grubunun” etkinliğinin artması ve yeni bir kurucu meclis ile referandum çağrıları, rejim değişikliği senaryolarını gündeme getirmektedir. Her ne kadar İran’da uzun süredir devam eden ekonomik kriz ve toplumsal huzursuzluklar rejimi zayıflatmış olsa da dış müdahalelerin tek başına rejimi kısa vadede devirmesi mümkün görünmemektedir.

NÜKLEER MÜZAKERELERIN GELECEĞI

İç politik baskılar ve dış müdahaleler arasında sıkışan İran, aynı zamanda nükleer müzakere sürecinde de önemli bir yol ayrımına gelmiştir. İsrail ve ABD’nin temel endişesi, İran’ın yalnızca nükleer silah kapasitesi değil, aynı zamanda engellenmesi güç hipersonik balistik füze sistemleridir. Bu sistemlerin gelecekte oluşturabileceği tehdit, mevcut saldırıların temel gerekçesi olarak gösterilmektedir.

İsrail’in saldırıları, zaten zorlukla ilerleyen nükleer müzakereleri daha da çıkmaza sürüklemiştir. İran, bir yandan caydırıcılık mesajı verirken diğer yandan diplomatik kapıyı açık tutmaya çalışmaktadır. Tarihsel tecrübeler ışığında İran, nükleer programını ulusal güvenliğinin temel unsuru olarak görmekte ve bu doğrultuda şekillendirmektedir. İran’ın uluslararası baskılara karşın nükleer programından vazgeçmemesi, özellikle “12 Gün Savaşı” sonrasında bu kapasitenin rejimin güvenlik ve egemenlik anlayışında temel bir unsur hâline geldiğini ortaya koymaktadır.

İRAN ILE İSRAIL ARASINDA KALICI BIR BARIŞ BEKLENTISI TARAFLAR ARASINDAKI DERIN IDEOLOJIK FARKLILIKLAR VE TARIHSEL HUSUMET NEDENIYLE GERÇEKÇI GÖRÜNMEMEKTEDIR. NITEKIM 1979 İRAN DEVRIMI’NDEN BU YANA İRAN, İSRAIL’I ‘KÜÇÜK ŞEYTAN’ OLARAK TANIMLAMAKTA VE ONUN ORTADAN KALDIRILMASI GEREKTIĞINE INANMAKTADIR. BUNA KARŞILIK İSRAIL, BÖLGEDEKI VARLIĞINI VE GÜVENLIĞINI SÜRDÜRMEYI TEMEL BIR ULUSAL GÜVENLIK ÖNCELIĞI OLARAK GÖRMEKTEDIR. BU KARŞILIKLI IDEOLOJIK TEMELLERE DAYANAN DÜŞMANLIK ILIŞKISI SÜRDÜRÜLEBILIR BIR BARIŞIN ÖNÜNDEKI EN BÜYÜK YAPISAL ENGELLERDEN BIRINI TEŞKIL ETMEKTEDIR.

KALICI BARIŞ MÜMKÜN MÜ?

Bu koşullar altında kalıcı bir barış beklentisi, yalnızca nükleer gelişmelere değil, aynı zamanda taraflar arasındaki tarihsel ve ideolojik ayrışmalara da bağlıdır. 46 yıllık düşmanlık, 12 gün süren yoğun çatışmaların ardından ateşkesle sonuçlanmıştır. Ancak ilan edilen ateşkesin kalıcı olup olmayacağı ise hala belirsizliğini korumaktadır. Bu durum, çatışmanın yalnızca geçici olarak bastırıldığı yönündeki olasılığı gündeme getirmektedir. Krizin geleceği ise tarafların benimsediği stratejik tercihlere bağlı olarak şekillenecektir. İran ile İsrail arasında kalıcı bir barış beklentisi taraflar arasındaki derin ideolojik farklılıklar ve tarihsel husumet nedeniyle gerçekçi görünmemektedir. Nitekim 1979 İran Devrimi’nden bu yana İran, İsrail’i ‘küçük şeytan’ olarak tanımlamakta ve onun ortadan kaldırılması gerektiğine inanmaktadır. Buna karşılık İsrail, bölgedeki varlığını ve güvenliğini sürdürmeyi temel bir ulusal güvenlik önceliği olarak görmektedir. Bu karşılıklı ideolojik temellere dayanan düşmanlık ilişkisi sürdürülebilir bir barışın önündeki en büyük yapısal engellerden birini teşkil etmektedir.

Her iki taraf da meşruiyet sağlamak amacıyla iç kamuoyunu, “düşman” algısıyla şekillendirerek bu algıyı stratejik bir araç olarak kullanmaktadır. Bu bağlamda, doğrudan çatışma yerine düşük yoğunluklu saldırı olasılığı yüksektir. İran’ın nükleer tesislerine verilen zararın boyutu netleşmemiş olsa da bu tesislerin yeniden işler hâle gelmesinin yıllar alabileceği düşünülmektedir. Öte yandan, İran’ın yüksek füze kapasitesi, tehdit halinde hızlı bir toparlanma potansiyeli taşımaktadır.

Bu ortamda ABD Başkanı Donald Trump’ın siyasi manevra alanı da dikkat çekicidir. Ukrayna savaşını sona erdirme girişimlerinde beklenen başarıyı gösteremeyen Trump, İran-İsrail arasındaki ateşkesi iç politikada lehine kullanma fırsatı bulmuştur. Ateşkes sürecinde sergilediği aktif rol, dış politikadaki liderlik iddiasını yeniden gündeme taşımasına olanak sağlamıştır.

Uluslararası dengelerin yeniden şekillendiği bu dönemde, İran sınırları dışındaki rejim karşıtı aktörlerin söylemleri de daha belirgin bir şekilde öne çıkmıştır. ABD ve İsrail’le yakın ilişkileri olan İran’ın eski veliaht prensi Rıza Pehlevi ve halk tabanında sınırlı desteğe sahip Halkın Mücahitleri Örgütü’nün lideri Meryem Recevi, Paris’te yaptıkları açıklamalarda İran halkını mevcut rejimi devirmeye çağırmışlardır. Her ne kadar İran toplumunda rejim değişikliğine yönelik belirli bir eğilim gözlense de dış destekli lider figürlerine temkinli yaklaşılmaktadır.

İran-İsrail gerilimi, yalnızca iki devlet arasındaki ideolojik bir çatışmayla sınırlı kalmayıp bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirme potansiyeline sahip çok boyutlu bir kriz niteliği taşımaktadır. Bu durum, krizin sadece askeri değil, aynı zamanda ideolojik, diplomatik ve ekonomik unsurları da içeren kapsamlı bir güvenlik sorununa dönüştüğünü göstermektedir. Tarafların her biri kendi güvenlik önceliklerini maksimize etmeye çalışırken, kontrolsüz tırmanan bir kriz riski, bölgesel ve küresel güvenlik açısından ciddi tehditler doğurmaktadır. Ateşkesin geçici niteliği, bölgedeki mevcut statükonun sürdürülebilir olmadığını ve yeni çatışma dinamiklerinin her an devreye girebileceğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle yalnızca askerî değil, diplomatik çözüm arayışlarının da aynı kararlılıkla sürdürülmesi, uzun vadeli istikrar açısından zorunlu görünmektedir.

İSRAIL’IN BAŞLATTIĞI VE İRAN’IN MISILLEME SALDIRILARIYLA KARŞILIK VERDIĞI ÇATIŞMALARIN ARDINDAN KIMIN KAZANDIĞINA DAIR YAPILACAK BIR DEĞERLENDIRME, ORTADA NET BIR KAZANANIN BULUNMADIĞINI ORTAYA KOYMAKTADIR. İSRAIL, BU SÜREÇTE İRAN’IN NÜKLEER TESISLERINI HEDEF ALMIŞ, ÜST DÜZEY KOMUTANLAR ILE BILIM INSANLARINI ETKISIZ HÂLE GETIRMIŞ VE İRAN TOPRAKLARINDA OPERASYONEL KAPASITEYE SAHIP OLDUĞUNU GÖSTERMIŞTIR. ANCAK SAHIP OLDUĞU ILERI TEKNOLOJI, ASKERI KAPASITE VE ABD DESTEĞINE RAĞMEN, SAVAŞIN BAŞINDA DILE GETIRDIĞI IKI TEMEL HEDEFE (İRAN REJIMINI ZAYIFLATMAK VE NÜKLEER PROGRAMDAN VAZGEÇIRMEK) ULAŞAMAMIŞTIR.

SONUÇ: İSTIKRARSIZLIĞIN EŞIĞINDE BIR BÖLGE

İsrail’in başlattığı ve İran’ın misilleme saldırılarıyla karşılık verdiği çatışmaların ardından kimin kazandığına dair yapılacak bir değerlendirme, ortada net bir kazananın bulunmadığını ortaya koymaktadır. İsrail, bu süreçte İran’ın nükleer tesislerini hedef almış, üst düzey komutanlar ile bilim insanlarını etkisiz hâle getirmiş ve İran topraklarında operasyonel kapasiteye sahip olduğunu göstermiştir. Ancak sahip olduğu ileri teknoloji, askeri kapasite ve ABD desteğine rağmen, savaşın başında dile getirdiği iki temel hedefe (İran rejimini zayıflatmak ve nükleer programdan vazgeçirmek) ulaşamamıştır. İran cephesinden bakıldığında ise İsrail’e yönelik saldırılar gerçekleştirilmiş olsa da çatışmanın genel seyri üzerinde belirleyici olacak düzeyde bir askeri veya stratejik kazanım elde edilememiştir. Sonuç olarak, her iki tarafın da bu savaşta mutlak bir zafer elde ettiğini söylemek mümkün değildir.

Savaş yalnızca bölgesel bir güvenlik sorununa indirgenemeyecek boyutlara ulaşmış, küresel düzeyde güvenlik riskleri doğurma potansiyeline sahip bir nitelik kazanmıştır. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ya da İsrail’e karşı nükleer silah kullanımına yönelik senaryolar, yalnızca Orta Doğu’yu değil, küresel enerji arz güvenliğini ve jeopolitik dengeleri de ciddi şekilde sarsabilecek gelişmeler arasında yer almaktadır. Bu tür olasılıklar, çatışmanın kontrollü gerilim sınırlarının ötesine geçerek geniş çaplı bir savaşın tetiklenme riskini artırmaktadır.

İsrail’in gerçekleştirdiği operasyonlar sadece İran’a yönelik bir askeri hamle olmanın ötesinde, bölge ülkeleri açısından da ciddi bir güvenlik endişesi yaratmıştır. Bu operasyonlar, benzer koşullar altında diğer ülkelerin de “önleyici saldırı” gerekçesiyle hedef alınabileceğine işaret eden açık bir mesaj niteliği taşımaktadır. Bu durum, mevcut bölgesel güç dengelerini sarsmakta ve kalıcı istikrarın sağlanabilmesi için iş birliği ve diplomatik diyalog mekanizmalarının önemini daha da artırmaktadır. Orta Doğu’nun geleceği, bölgesel aktörlerin iş birliğine dayalı yaklaşımları güçlendirmeleri ve yapıcı diplomatik girişimlerde bulunmalarıyla şekillenecektir. Aksi hâlde mevcut istikrarsızlık ortamı daha da derinleşebilir ve bölgeyi yeni bir büyük ölçekli savaşın eşiğine getirebilir. Bu nedenle, kısa vadeli stratejik kazanımlar uğruna, uzun vadeli barış fırsatlarının göz ardı edilmesi, sürdürülebilir güvenlik mimarisini ciddi şekilde tehlikeye atacaktır.