İran Savaşının Afrika Cephesi: Kızıldeniz’den Sahel’e Güvenlik Sarsıntısı

İran Savaşının Afrika Cephesi: Kızıldeniz’den Sahel’e Güvenlik Sarsıntısı

ABD VE İSRAIL’IN İRAN’A YÖNELIK SALDIRILARI, ORTA DOĞU’DAKI HESAPLAŞMAYI KIZILDENIZ’DEN SAHEL’E UZANAN GENIŞ BIR COĞRAFYAYA TAŞIDI. AFRIKA ARTIK KRIZLERIN ARTÇI ŞOKLARINI HISSEDEN PASIF BIR IZLEYICI KONUMUNDAN ÇIKARAK HIBRIT TEHDITLERIN VE VEKÂLET SAVAŞLARININ MERKEZ ÜSSÜNE DÖNÜŞÜYOR. DENIZ GÜVENLIĞINDEKI SARSINTI KITA ÜLKELERININ IÇ SIYASI DENGELERINI DERINDEN ETKILERKEN, KÜRESEL TICARETIN VE STRATEJIK ITTIFAKLARIN GELECEĞI BU YENI CEPHE HATTINDA YENIDEN YAZILIYOR

Afrika, uzun yıllar boyunca büyük güçlerin asıl rekabet sahalarının uzağında kalan ve krizlerin artçı dalgalarını hisseden bir coğrafya olarak konumlandırıldı. Bu anlayış artık geçerliliğini yitiriyor. 28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırılar bir gecede sahayı değiştirdi. İlk dalgada Tahran, İsfahan, Kum ve Kirmanşah gibi kentlerdeki hava savunma unsurları, füze tesisleri ve güvenlik kurumları art arda vuruldu.

Bildirilen rakamlara göre harekâtın ilk 12 saatinde yaklaşık 900 sorti gerçekleştirildi ve İran hava savunmasında yaklaşık 200 sistem devre dışı bırakıldı. Bu savaşın Orta Doğu’nun kendi iç hesabı olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı. Kızıldeniz, Babü’l-Mendep ve Aden Körfezi hattı üzerinden bu çatışma Afrika kıtasının askeri güvenliğini, ticaret arterlerini ve iç siyasi dengelerini doğrudan şekillendiren bir kriz olarak karşımızda duruyor.

Kızıldeniz havzasındaki gerilim kıtanın güvenlik mimarilerini, dış politika yönelimlerini ve ittifak tercihlerini yeniden gündeme sokuyor. Sudan’da devam eden iç savaş, Etiyopya’nın denize erişim arayışı, Eritre ve Cibuti’nin büyük güçlerin üs rekabetinde tuttuğu yer, Somali açıklarındaki korsanlığın değişen yüzü ve Yemen kaynaklı tehdit bu hesaplaşmanın Afrika coğrafyasıyla kesiştiği başlıca noktalardır. Üstelik savaş başlar başlamaz Husiler, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde deniz trafiğine dönük saldırıları yeniden başlatacaklarını duyurdu. Afrika artık bu krizin seyircisi konumunda değil.

DENIZ GÜVENLIĞI, GRI BÖLGE VE VEKIL AĞLARI

Bugünkü çatışma ortamını anlamlandırmak için şu dört kavramı birlikte düşünmek şart: deniz güvenliği, gri bölge, hibrit tehdit, vekâlet savaşı. ABD/İsrail ile İran arasındaki hesaplaşma, klasik anlamda kara muharebelerine dayanan bir savaş formatına oturmuyor. İran toprakları içindeki stratejik hedeflere yönelik yoğun hava saldırıları ile denizde artan gerilim iç içe ilerliyor. İran cephesinde ise Körfez ülkeleri ve İsrail’e yönelik geniş çaplı füze ve insansız hava aracı saldırıları sahnelendi. Çatışma alanı fiilen çok geniş bir coğrafyaya yayılmış durumda.

Gri bölge kavramı bu resmin merkezinde duruyor. Afrika’da bu gri alanı dolduran aktörler ise Husiler, korsan ağları, milisler, özel güvenlik şirketleri olarak karşımıza çıkıyor. Tarafların açık savaş eşiğini aşmadan, hukuki muğlaklık alanlarını kullanarak inkâr edilebilir eylemler üzerinden baskı kurması bu kavramın özü niteliğinde. Kızıldeniz’de 2023 yılı sonundan itibaren ticari gemilere yönelik füze ve drone saldırıları, gemi kaçırma girişimleri ve bayrak devleti tartışmaları bu gri alanı besleyen unsurlar olarak öne çıktı.

İki yılı aşkın sürede yüzlerce gemi çeşitli saldırılara maruz kaldı, birkaçı battı, denizciler hayatını kaybetti. Riskin piyasa fiyatlarına yansıması da aslında oldukça çarpıcıydı. Zira Süveyş Kanalı’ndan geçen ticaret hacmi yüzde kırk ila elli civarında geriledi, kanal gelirleri sert düştü ve navlun maliyetleri büyük oranda fırladı. Deniz güvenliği ile küresel ekonomi politikası arasındaki doğrudan hat bu süreçte herkesin gözü önünde çizildi.

Vekâlet savaşının kara boyutu da bir o kadar önemli. İran’ın Yemen’deki Husi yapılar üzerinden yürüttüğü strateji, Kızıldeniz’de deniz yollarına baskı kuran bir mekanizma olarak çalışıyordu. Savaşın şubat ayı sonunda resmen başlamasıyla birlikte bu hat daha kritik bir yere oturdu. Husiler, İran’a yönelik saldırıları gerekçe göstererek deniz trafiğini yeniden hedef alacaklarını açıkladı. ABD ve İsrail ise bölge ülkeleriyle savunma işbirlikleri, ortak tatbikatlar, liman güvenliği yatırımları ve erken uyarı sistemleri üzerinden karşı dengeyi kurmaya çalışıyor. Bu rekabet, Afrika’nın sahil güvenlik kurumları, deniz gözetleme altyapısı ve bölgesel deniz operasyon merkezleri üzerinde doğrudan sonuçlar üretiyor. Kıyı devletlerinin dış politika manevra alanı, farkında olsunlar ya da olmasınlar, giderek daralıyor.

KIZILDENIZ VE AFRIKA BOYNUZU: YENI CEPHE HATTI

Süveyş Kanalı ile Babü’l-Mendep arasındaki hat, küresel ticaret ve enerji akışının ana arterlerinden biri. Avrupa– Asya ticareti, Körfez kaynaklı enerji ve Afrika’dan çıkan yük hareketleri bu güzergâha bağlı. Husi saldırılarıyla başlayan ve İran savaşının deniz boyutuyla birleşen süreç bu koridoru kalıcı bir kriz hattına dönüştürüyor. 2024 boyunca başlayan kopuşla birlikte çok sayıda konteyner hattı Kızıldeniz’den çekilip Ümit Burnu rotasına yöneldi.

Bu tercih, transit sürelerini yüzde otuz ila kırk oranında uzattı. Navlun maliyetleri ve sigorta primleri üzerindeki bask Afrika’nın doğu kıyısındaki liman ekonomilerini vurdu. 2026 yılı başında bazı hatların tekrar Süveyş’e dönmeyi değerlendirdiği görüşmeler sürerken, şubat ayı sonunda başlayan savaş bu ihtimali kapattı. Şu anda piyasalar Ümit Burnu’nun orta vadede kalıcı bir alternatif haline gelip gelmeyeceğini tartışıyor.

Afrika Boynuzu bu denkleme kilit bir eklem noktasından dahil oluyor. Cibuti; ABD, Çin, Fransa ve birkaç bölgesel aktörün üs kurduğu çok katmanlı bir askeri coğrafyaya dönüşmüş durumda. Ülkenin dış ticaretinin önemli bölümü Süveyş Hattı’ndan geçiyor. Dolayısıyla her kesinti gelirleri doğrudan vuruyor. Eritre limanları zaman zaman İran dâhil farklı aktörlerin deniz erişimi açısından gündeme geliyor.

Etiyopya’nın denize açılma arayışı, Cibuti’ye alternatif olarak Somali kıyısındaki seçeneklerin stratejik ağırlığını artırıyor. Somali açıklarındaki korsanlık ise çoktan kriminal bir meseleden çıktı. Bölgesel gerilimler, yönetim boşlukları ve deniz ticaretinin güvenlik açıkları birbirine kenetlenince ortaya hibrit bir sorun alanı çıkıyor. Bu tabloya Husilerin Yemen cephesindeki rolü de eklenince, Afrika Boynuzu yeni nesil deniz rekabetinin en yoğun laboratuvarlarından biri haline geliyor.

Deniz güvenliği, bu ortamda sadece askeri caydırıcılık üzerinden okunamaz. Kıyı devletlerinin gözetleme kapasitesi, sahil güvenlik kurumlarının yapısı, liman rejimleri ve çok uluslu görev kuvvetleriyle koordinasyon mekanizmaları güvenlik mimarisinin asli bileşenleridir. ABD ve Avrupa ülkeleri müşterek deniz unsurlarıyla varlığını sürdürürken, İran Yemen üzerinden asimetrik yeteneklerle maliyet üretmeye yöneliyor.

Bu tutum, ticari gemileri hedef alma ihtimalini canlı tutuyor ve Afrika kıyı devletlerini istemeseler de denklemin içine çekiyor. Kapasite inşası için dış aktörlere bağımlı olan her hükümet, bir noktada o aktörlerin stratejik hesaplarına da ortak oluyor. Afrika güvenlik mimarisindeki yapısal kırılganlığın kökeninde bu gerçek yatıyor.

AFRIKA BOYNUZU DENKLEME KILIT BIR EKLEM NOKTASINDAN DAHIL OLUYOR. CIBUTI; ABD, ÇIN, FRANSA VE BIRKAÇ BÖLGESEL AKTÖRÜN ÜS KURDUĞU ÇOK KATMANLI BIR ASKERI COĞRAFYAYA DÖNÜŞMÜŞ DURUMDA. ÜLKENIN DIŞ TICARETININ ÖNEMLI BÖLÜMÜ SÜVEYŞ HATTI’NDAN GEÇIYOR. DOLAYISIYLA HER KESINTI GELIRLERI DOĞRUDAN VURUYOR. ERITRE LIMANLARI ZAMAN ZAMAN İRAN DÂHIL FARKLI AKTÖRLERIN DENIZ ERIŞIMI AÇISINDAN GÜNDEME GELIYOR.

AFRIKA İÇ SIYASETI VE VEKIL AĞLARI: SAHEL’DEN KIZILDENIZ’E

Deniz güvenliğindeki bu gerilim, kıta iç siyasetinden bağımsız ilerlemiyor. Savaş Afrika başkentlerinde dış politika yönelimi ve ittifak tartışmalarını doğrudan tetikliyor. Sudan’da süren iç savaş, Yemen hattı ve Kızıldeniz baskısıyla birleşince Hartum’un hareket alanı iyice daralıyor.

İran savaşının ilk günlerinde Sudan’ın hava sahası ve liman altyapısının olası kullanımına ilişkin tartışmaların gündeme gelmesi, ülkenin zaten çökmüş güvenlik yapısını daha kırılgan hale getiriyor. Milis yapılar, bölgesel destek hatları ve çok yönlü dış müdahaleler, Sudan’ı hem deniz güvenliğinin en zayıf halkası hem de vekil ağlarının kesiştiği bir merkez konumuna sokuyor.

Sahel ise bambaşka bir dinamiğe sahip. Mali, Burkina Faso ve Nijer’deki darbe dalgası, Fransa’nın askerî varlığını eritti ve büyük bir boşluk bıraktı. O boşluğa Rusya bağlantılı özel güvenlik aktörleri yerleşmeye çalışıyor. İran’ın ise Sahel’de doğrudan askeri varlığı yok; ancak medya, dini ağlar ve diplomasiyi kullanarak ABD/Fransa başta olmak üzere Batı karşıtı dili besliyor. Gazze’de yaşananlar bu söylemin zeminini güçlendirmişti. İran’a yönelik bombalama görüntüleri, o zemini daha da derinleştiriyor. İsrail’le normalleşme hususunu tartışan Afrikalı hükümetler, sokaktaki Filistin ve savaş karşıtı duyarlılıkla yüzleşmek zorunda kalıyor.

Bu baskı, kırılgan rejimlerde iktidar meşruiyetini çok hassas bir hale getiriyor. Bu süreçte vekil ağları üzerinde ciddi bir baskı oluşuyor. Bazı radikal gruplar İran’ın sunduğu ideolojik ve lojistik kanallar üzerinden güçlenirken, İsrail ile yakınlaşma arayışındaki hükümetler kendi halkından sert tepkiyle karşılaşıyor. Deniz güvenliğindeki her kriz, kısa sürede iç politikada meşruiyet tartışmasına dönüşüyor. Kara ve deniz boyutlarının bu şekilde birbirine kenetlenmesi, Afrika’daki güvenlik dinamiklerini yönetilmesi son derece güç bir duruma getiriyor.

SIYASALLAŞAN GÜVENLIK MIMARISI

Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Afrika Boynuzu hattındaki askeri yoğunlaşma yeni kırılganlıklar üretiyor. Savaşın ilk günlerinde deniz görev kuvvetlerinin alarm seviyesini yükseltmesi, gemi trafiği üzerinde ağır bir psikolojik baskı oluşturdu. Deniz üslerinin genişletilmesi, radar altyapısının güçlendirilmesi ve insansız sistemlerin konuşlandırılması kısa vadede güvenlik kapasitesini artırmış görünebilir. Uzun vadede ise bu ülkeleri büyük güç rekabetinin ön cephesine itecektir.

Sudan, Eritre, Cibuti ve Somali örnekleri burada çarpıcı sayılabilir. Deniz güvenliği alanında imzalanan her yeni anlaşma aynı gündem içinde iç siyasi dengeleri de etkiliyor. Belirli bir dış güçle yakınlaşan iktidarlar muhalefetten “dış bağımlılık” eleştirisi alıyor. Güvenlik işbirlikleri zamanla kendi içinden çürümeye başlıyor.

Askeri üs bölgelerinde yaşayan halkın bu varlığa bakışı, o bölgelere dönen ya da dönmeyen ekonomik kazanımlar, yerel elitler arasında kimin hangi aktörle ne kadar yakın durduğuna dair hesaplar... Bunların hepsi birikerek deniz güvenliği mimarisini teknik bir mesele olmaktan çıkarıp siyasi bir çekişme alanına dönüştürüyor.

Afrika kıyı devletleri, deniz güvenliği kapasitelerini artırırken dışa bağımlılıklarını nasıl yönetecek ve iç meşruiyetlerini sarsmadan güvenlik işbirliklerini nasıl sürdürecek? Savaş, bu soruyu akademik bir tartışmadan somut bir yönetim krizine dönüştürdü.

BU SÜREÇTE VEKIL AĞLARI ÜZERINDE CIDDI BIR BASKI OLUŞUYOR. BAZI RADIKAL GRUPLAR İRAN’IN SUNDUĞU IDEOLOJIK VE LOJISTIK KANALLAR ÜZERINDEN GÜÇLENIRKEN, İSRAIL ILE YAKINLAŞMA ARAYIŞINDAKI HÜKÜMETLER KENDI HALKINDAN SERT TEPKIYLE KARŞILAŞIYOR. DENIZ GÜVENLIĞINDEKI HER KRIZ, KISA SÜREDE IÇ POLITIKADA MEŞRUIYET TARTIŞMASINA DÖNÜŞÜYOR. KARA VE DENIZ BOYUTLARININ BU ŞEKILDE BIRBIRINE KENETLENMESI, AFRIKA’DAKI GÜVENLIK DINAMIKLERINI YÖNETILMESI SON DERECE GÜÇ BIR DURUMA GETIRIYOR.

TÜRKIYE AÇISINDAN ÇIKARIMLAR

Afrika cephesini doğru okumak, Ankara için de stratejik önem taşıyor. Kızıldeniz, Süveyş ve Doğu Akdeniz hattı Türkiye’nin ticaret, enerji ve savunma ekseninin yoğunlaştığı bölge. Krizin ilk dalgasında Asya–Avrupa rotasındaki gemilerin Ümit Burnu’na yönelmesi hem süre hem maliyet açısından ciddi baskı üretmişti. Benzer risk şu anda yeniden gündemde. Bu hattın güvenliğinin zayıflaması küresel tedarik kırılganlıklarını artırmakla sınırlı kalmıyor. Türkiye’nin Afrika politikasının lojistik ve güvenlik altyapısını da doğrudan etkiliyor.

Son yıllarda Türkiye savunma işbirliği anlaşmaları, askeri eğitim programları ve insansız sistemler üzerinden Afrika’da kayda değer bir profil oluşturdu. Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu ekseninde deniz güvenliği kapasitesine katkı sağlayan adımlar hem bölgesel istikrar hem de stratejik görünürlük açısından önem taşıyor. Sahil güvenlik eğitimleri, deniz gözetleme altyapısına destek, korsanlıkla mücadele programları ve liman güvenliği alanında teknik işbirlikleri savaşın derinleştiği bu dönemde ikili ilişkilerin ötesinde kriz yönetiminin araçlarına dönüşüyor.

Bununla birlikte, tek eksenli bir tutum benimsemek Türkiye’nin elini zayıflatır. ABD/İsrail – İran savaşında doğrudan taraf görünmeyen, deniz güvenliği ve kriz yönetiminde arabulucu ve kolaylaştırıcı roller üstlenebilen bir konum hem bölgesel meşruiyeti güçlendirir hem de savunma sanayi işbirliklerine manevra alanı açar. Kızıldeniz’de, Afrika Boynuzu’nda ve Sahel’de atılacak her adım bu denge gözetilerek tasarlandığında, Afrika politikası daha sürdürülebilir bir zemin üzerinde ilerleyebilir.

SONUÇ YERINE

Bu savaş Afrika’yı uzaktan izlenen bir arka plan olmaktan çıkardı. Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki deniz güvenliği riskleri, Sahel ve Doğu Afrika’nın iç kırılganlıklarıyla üst üste binince, kıta vekil savaşlarının, hibrit tehditlerin ve gri bölge uygulamalarının kesiştiği çok katmanlı bir rekabet alanına dönüşüyor. İran’ın füze ve insansız sistem kapasitesine dönük saldırılar sürerken, Tahran’ın Afrika’da uzun yıllar boyunca kurduğu ağları yatay tırmanma seçeneği olarak değerlendirebileceği analizler kıtanın bu çatışmada gerçek bir cephe hattına dönüştüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Afrika ülkeleri açısından ortaya çıkan görünüm çift yönlü. Artan güvenlik işbirlikleri kapasite inşası için yeni fırsatlar sunuyor. Büyük güç rekabetinin ortasında kalan devletlerin durumu ise hiç de kolay değil. Bir yanda güvenlik baskısı, öte yanda meşruiyet kaygısı, ekonomik daralma ve toplumsal hoşnutsuzluk; dolayısıyla denge tutturmak giderek daha zor bir hal alıyor.

Türkiye açısından da mesaj açık diyebiliriz. Afrika ile ilişkileri salt ekonomik kazanım ya da sembolik görünürlük ekseninde tanımlamak artık yetmiyor. Deniz güvenliği, savunma işbirliği ve diplomatik esnekliği birlikte gözeten çok boyutlu bir yaklaşım hem Afrika’daki kırılganlıkların yönetimine katkı sunar hem de Türkiye’nin kıta üzerindeki konumunu sağlam bir stratejik zemine oturtur. Mevcut konjonktürde Ankara’nın elindeki en değerli koz, taraf olma baskısına rağmen esnek konumlanma kapasitesini koruyabilmesidir. Savaşın seyri belirsizliğini koruduğu bu dönemde bu kapasiteyi iyi kullanmak, tercihten çok zorunluluk haline gelmiş durumdadır.