ORTA DOĞU VE KÜRESEL STRATEJİ

ORTA DOĞU VE KÜRESEL STRATEJİ

KÜRESEL RESIMDE ABD AFGANISTAN’DAN VE IRAK’TAN ÇEKILEREK CEPHE KÜÇÜLTMÜŞ, BEYIN ÖLÜMÜ GERÇEKLEŞTI DENILEN NATO’YU UKRAYNA’YA DESTEĞI ILE YENIDEN ETKIN HALE GETIREREK BRICS ÜLKELERINE KARŞI “NATO HER ZAMANKINDEN DAHA GÜÇLÜ” DURUŞUNU SERGILEMIŞTIR.

Başkan Trump ilk seçim kampanyasında “Amerika’nın bitmez savaşlarını” (kendi deyimiyle “America’s endless wars”) sona erdirme sözü vermiş, bu doğrultuda Afganistan’dan ve Orta Doğu’dan çekilmeyi hedeflemiştir. Trump yönetimi, bu amaçla 2019 yılında Taliban ile Doha’da müzakerelere başlamış ve 2020 yılında varılan bir anlaşmayla Amerikan askerlerinin sayısının 15 Ocak 2021 tarihine kadar 2.500’e düşürülmesi, 1 Mayıs 2021’de ise tamamen geri çekilmesi planlanmıştır. Ancak bu süreçte ABD yönetiminin yalnızca Taliban’ı muhatap alması ve Afgan hükümetini müzakerelerin dışında bırakması ciddi bir sorun oluşturmuştur. Bu durum, Taliban’ın kendisini geleceğin iktidar sahibi olarak görmesine yol açmış ve örgüt, terör saldırılarını artırmıştır. Buna rağmen, ABD yönetimi anlaşmayı yeniden değerlendirme gereği duymamıştır1.

Trump’ın ardından göreve gelen Demokrat Başkan Joe Biden, Amerikan askerlerinin tamamını 2021 sonuna kadar çekmeyi planladığını duyurmuş, ancak beklenmedik bir kararla bu takvimi öne alarak, çekilmenin 11 Eylül 2001 saldırılarının 20. yıl dönümünden önce tamamlanmasını istemiş ve geri çekilme sürecinin 31 Ağustos 2021’e kadar bitirilmesi emrini vermiştir. NATO üyeleri de dahil olmak üzere koalisyon güçleriyle istişare edilmeden alınan ve içerisinde yüksek riskler içeren bu karara müttefiklerin kapalı kapılar arkasında yaptığı itirazlar sonuçsuz kalmış, çekilme kararının Biden’ın yakın çevresinden özellikle Dışişleri Bakanı Blinken ve Savunma Bakanı Austin’in karşıt görüşlerine rağmen uygulandığı öne sürülmüştür2.

AMERIKA’NIN 2021 YILINDA IRAK’TAN ÇEKILME SÜRECI

Diğer bir 20 yıllık savaş olan Irak’ta Amerika Birleşik Devletleri (ABD), 2003 yılında Baas rejimini devirmek ve kitle imha silahlarına sahip olduğu iddia edilen Saddam Hüseyin’i iktidardan uzaklaştırmak amacıyla müdahale etmiş, bu müdahale güvenlik ve istikrarın sağlanması hedefiyle uzun yıllar devam eden bir askeri varlığa dönüşmüştür. Ancak zamanla, hem ABD kamuoyundaki savaş karşıtı tepkiler hem de Irak’ta güçlenen yerel otoriteler, Amerikan askerlerinin ülkeden çekilmesi gerekliliğini gündeme taşımıştır. 2011 yılında Obama yönetimi tarafından başlatılan ilk büyük çekilme ile Amerikan askerlerinin sayısı önemli ölçüde azalmış, ancak 2014 yılında DEAŞ’ın Irak ve Suriye’de güç kazanması üzerine ABD yeniden askeri müdahalelere başlamış ve bölgeye asker sevk etmiştir. ABD’nin bu ikinci varlığının, DEAŞ’la mücadele çerçevesinde Irak güvenlik kuvvetlerine destek vermek ve uluslararası koalisyonu yönetmek üzerine odaklandığı ifade edilmiştir3.

Joe Biden yönetimi, 2021 yılında göreve geldikten sonra Amerikan askerlerinin öncelikli görevinin DEAŞ tehdidinin bertaraf edilmesi olduğunu ancak Irak’teki güvenlik ve istikrarın yerel otoriteler tarafından sağlanması gerektiğini vurgulamıştır. Bu çerçevede, Temmuz 2021’de ABD ve Irak arasında gerçekleştirilen “Stratejik Diyalog” toplantısı sonucunda, ABD’nin muharip görevlerini yıl sonuna kadar sonlandıracağı ve kalan askerlerin sadece danışmanlık ve eğitim amaçlı ülkede bulunmaya devam edeceği kararlaştırılmıştır4.

31 Aralık 2021 tarihindeki Irak’tan çekilme süreci, 31 Ağustos 2021 tarihli Afganistan’daki kaotik geri çekilme operasyonuna kıyasla daha planlı ve kademeli bir şekilde yürütülmüştür. ABD, Irak güvenlik kuvvetlerine eğitim ve danışmanlık desteği vermeye devam edeceğini belirtirken, muharip kuvvetlerin tamamen geri çekildiğini duyurmuştur. Irak Hükümeti, bu süreci bir egemenlik zaferi olarak karşılarken, ABD ise bölgedeki varlığını tamamen sonlandırmadığını, sadece operasyonel rolünü değiştirdiğini ifade etmiştir. ABD’nin çekilmesi, bölgede güçlenen İran etkisine dair endişeleri artırmış, sonrasında İran destekli milis grupları bölgesel güç dengesine etki etmeye başlamıştır5.

UKRAYNA-RUSYA SAVAŞI

24 Şubat 2022 tarihinde, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Ukrayna’ya “özel askeri operasyon” başlattığını duyurmuş, savaş Rusya’nın geniş çaplı kara, hava ve deniz saldırılarıyla başlamış, işgalin gerekçesi olarak, NATO’nun (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) genişlemesini, Ukrayna’nın “askerden arındırılmasını” ve Donbas’taki sözde "soykırımı" öne sürmüştür.

Amerika Birleşik Devletlerinin 20 yıl süren ve binlerce kişinin ölümü, milyonlarca bireyin yer değiştirmesi ile sonuçlanan iki kanlı savaş bölgesinden çekilmesinin hemen ardından sadece 55 gün sonra başlayan ve ikinci dünya savaşından bu yana yaşanan en kapsamlı konvensiyonel savaş olarak tanımlanan Ukrayna Harekatının Amerika Birleşik Devletleri İstihbaratı tarafından önceden bilindiği yorumları yapılmıştır.

3 Aralık 2021’de Washington Post gazetesi gizlilik derecesi olmayan ABD istihbarat raporları ile ilgili bir makalesinde Rus birliklerinde görülen büyük hareketliliğin “Kremlin’in önümüzdeki yıl (2022 yılı) 175,000 askeri içeren çok cepheli bir saldırı düzenleyeceğini” kaleme almıştır6.

Diğer taraftan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, The Economist dergisine verdiği bir röportajda NATO’nun “beyin ölümünün” gerçekleştiğini ifade etmiş “NATO’nun ABD ile yaşadığı sorunları ve Avrupa ülkelerinin artık ABD’ye güvenemeyecekleri” konusundaki endişelerini belirtmiştir7.

Rusya’nın 2022 yılında Ukrayna’yı işgali, Avrupa’nın güvenlik ortamını kökten değiştirerek, NATO için yeni bir dönemi başlatmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde daha çok barışçıl işbirliğine odaklanan NATO, bu savaşla birlikte yeniden kolektif savunma misyonuna yönelmiştir. Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü ve siyasi bağımsızlığını desteklediğini açıkça belirten üye ülkeler, Rusya’nın askeri gücünü ve ekonomisini zayıflatmak üzere Ukrayna’ya silah, mühimmat, lojistik destek sağlayarak kapsamlı ekonomik yaptırımlar uygulamaktadır. Doğu Avrupa ülkelerindeki askeri varlığını güçlendirerek, bu ülkelerdeki güvenliği artırmayı hedeflemektedir.

Ukrayna- Rusya Savaşı devam ederken bir diğer önemli gelişme ise BRICS tarafında yaşanmaktadır. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın İngilizce isimlerinin baş harflerinden oluşan bir akronim olan BRICS ülkeleri hızlı büyüyen ekonomileri ve küresel siyasetteki artan etkilerini Kuzey Atlantik ülkeleri üzerinde oldukça hissettirmektedir.

Yukarıda betimlemeye çalışılan küresel resimde ABD Afganistan’dan ve Irak’tan çekilerek cephe küçültmüş, beyin ölümü gerçekleşti denilen NATO’yu Ukrayna’ya desteği ile yeniden etkin hale getirerek BRICS ülkelerine karşı “NATO her zamankinden daha güçlü” duruşunu sergilemiştir.

AMERIKA BIRLEŞIK DEVLETLERININ 20 YIL SÜREN VE BINLERCE KIŞININ ÖLÜMÜ, MILYONLARCA BIREYIN YER DEĞIŞTIRMESI ILE SONUÇLANAN IKI KANLI SAVAŞ BÖLGESINDEN ÇEKILMESININ HEMEN ARDINDAN SADECE 55 GÜN SONRA BAŞLAYAN VE IKINCI DÜNYA SAVAŞINDAN BU YANA YAŞANAN EN KAPSAMLI KONVENSIYONEL SAVAŞ OLARAK TANIMLANAN UKRAYNA HAREKATININ AMERIKA BIRLEŞIK DEVLETLERI İSTIHBARATI TARAFINDAN ÖNCEDEN BILINDIĞI YORUMLARI YAPILMIŞTIR.

Küresel alandaki bir diğer gelişme 7 Ekim 2023 tarihinden sonra yaşanmış, İsrail Hükümeti uyguladığı yayılmacı politikaları 45 binin üzerinde Filistinliyi katlederek soykırım seviyesine getirmiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi İsrail Cumhurbaşkanı Netanyahu’nun savaş suçları ve insanlık karşıtı suçlar konusunda “cezai sorumluluk taşıdığına dair makul gerekçeler” olduğu yönünde karar vererek hakkında tutuklama kararı çıkarmış, İsrail’in mahkemenin yargı yetkisini kabul etmesinin gerekli olmadığını belirtmiştir8.

İsrail bir taraftan Gazze’de kan dökerken diğer yandan Lübnan’da Hizbullah’a ve Suriye’de İran destekli milis gruplara yönelik askeri saldırılarının dozunu giderek artırmış, buna karşılık İran, İsrail’e karşı vekil güçlerini harekete geçirerek farklı cepheler açmaya odaklanmıştır. İsrail bunun önüne geçmek için çağrı cihazı saldırısı gibi lider kadronun öldürülmesine yönelik kritik saldırılar gerçekleştirmiş, Hizbullah’ın yüksek sayıda militan kaybı ile askeri kapasitesinin zayıflamasını ve lider kadronun ortadan kaldırılması ile emir komuta zincirinin kırılmasını sağlamaya çalışmıştır9.

13 Nisan 2024 tarihinde İran, insansız hava araçları ve füzeler kullanarak İsrail’e saldırılar düzenlemiş, bu saldırılar, İran İslam Devrimi Muhafızları Ordusu tarafından “Sadık Vaat Harekâtı” (Farsça: وعده صادق , Vaad el-Sadık) olarak adlandırılmıştır. Bu operasyon, İran’ın 1979’dan bu yana İsrail’e karşı düzenlediği ilk doğrudan askeri saldırı olarak kaydedilmiştir. Operasyon, 1 Nisan 2024’te İsrail’in Suriye’nin başkenti Şam’da bulunan İran Büyükelçiliğine düzenlediği ve Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü’ne bağlı önemli isimlerin hayatını kaybettiği saldırıya bir misilleme olarak gerçekleştirilmiştir.

İran, bu operasyonla İsrail'e karşı askeri kapasitesini ve kararlılığını göstermeyi amaçlamıştır. İran, ülkeye yönelik herhangi bir tehdide kesin ve kararlı bir yanıt verileceğini belirtmiş ve Sadık Vaat Harekâtı’nın bu politikanın bir yansıması olduğunu ifade etmiştir. Bu harekât, İran’ın bölgedeki jeopolitik stratejileri ve İsrail ile olan ilişkileri açısından önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmektedir. İran’ın bu tür operasyonlarla, ABD ve İsrail etkisini dengelemeyi ve kendi bölgesel nüfuzunu artırmayı hedeflediği analiz edilmektedir. Sadık Vaat Harekâtı, İran’ın askeri doktrini ve bölgesel politikaları hakkında önemli ipuçları sunmaktadır. Bu tür operasyonlar, İran’ın asimetrik savaş stratejisi ve vekil güçler kullanımı konusundaki yetkinliğini göstermektedir. Diğer yandan İsrail, İran’ın yaklaşık 170 insansız hava aracı ve 120’den fazla balistik füze fırlattığını ve bunların büyük çoğunluğunun başarıyla engellendiğini bildirmiştir.

İsrail, 26 Ekim 2024 tarihinde İran'daki askeri hedeflere yönelik gerçekleştirdiği hava saldırılarını "Tövbe Günleri Operasyonu" (İbranice: מבצע ימי תשובה) olarak adlandırmıştır. Bu operasyon kapsamında, İran’daki hava savunma bataryaları, insansız hava aracı fabrikaları ve füze üretim tesisleri hedef alınmıştır. İsrail, saldırıların ardından tüm uçaklarının güvenli bir şekilde üslerine döndüğünü bildirmiştir. İran ise Tahran, Huzistan ve İlam eyaletlerindeki bazı askeri noktaların hedef alındığını ve hava savunma sistemleriyle karşılık verildiğini, ancak bazı bölgelerde sınırlı hasar meydana geldiğini açıklamıştır10.

Zaman zaman yüksek yoğunluklu süren çatışmalarda İran vekilleri oldukça ağır yaralar almış, Hizbullah gücünü kaybetmiş, Esad rejimi yıkılmış, geriye koca bir enkaz kalmıştır. Sonraki süreci tahmin etmek ve bölgesel dinamikleri anlamak için kritik bir terim olan Şii Hilali kavramını irdelemek gerekmektedir. Şii Hilali, Orta Doğu’da Şii Müslümanların yoğunlukla yaşadığı coğrafi bir bölgeyi ifade eden siyasi bir terimdir. Terim, bu bölgelerin bir hilal (yarım ay) şekline benzetilmesi nedeniyle kullanılmaktadır. Şii inancının siyasi ve dini etkisinin güçlü hissedildiği Afganistan’a kadar uzanan ancak genellikle İran’dan başlayarak Irak, Suriye ve Lübnan’dan geçen bir kuşağı temsil eden, uzantısında Yemen’i de içine alan bölge Suriye iç savaşı sırasında daha da önem kazanmış ve bölgedeki siyasi çatışmaların merkezinde yer almıştır. İran’nın rejimini uzaktan savunma konsepti ile nüfuz ettiği bölgedeki büyük kan kaybı güç dengelerini ciddi bir şekilde değiştirmiştir. Hilalde son iki cephe Irak ve Yemen kalmıştır.

Yemen’deki çatışmanın kökeni, uzun süredir devam eden siyasi istikrarsızlığa dayanmaktadır. 2011’deki Arap Baharı protestoları sırasında Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’in istifası ve yerine Mansur Hadi’nin gelmesi, ülkede derin bir siyasi boşluk yaratmıştır. İran tarafından maddi ve askeri destek gören Husiler, hükümetin başarısız politikalarına karşı çıkarak 2014’te başkent Sana’yı ele geçirmiştir. Husilerin ilerleyişi, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri tarafından bölgesel bir tehdit olarak algılanmış, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon, Yemen hükümetini desteklemek için 2015 yılında Husi karşıtı bir askeri müdahale başlatmıştır. Bu durum, Yemen’deki savaşı bir vekâlet savaşına dönüştürmüş; bir yanda İran destekli Husiler, diğer yanda Suudi Arabistan destekli hükümet güçleri karşı karşıya gelmiştir.

Stratejik öneme sahip Yemen, Babülmendep Boğazı’nda yer alması nedeniyle küresel ticaret rotaları üzerinde kontrol için önemli bir noktadır. Bu nedenle, Yemen’deki kriz her ne kadar Gazze’de yaşanan soykırım nedeniyle gündemde geri plana atılmış gibi gözükse de uluslararası aktörlerin çıkarlarının çarpışmasına sahne olmaktadır11.

Suudi Arabistan’ın Yemen konusundaki tavrı nedeniyle Gazze’deki insani krizde etkisiz kalması bir sonraki krizin Suriye’den sonra Yemen’de çıkabileceğinin önemli bir sinyali olarak görülmektedir. Bölgedeki krizlerin patlak verme olasılığı, çeşitli faktörlere ve dinamiklere bağlıdır; ancak hem Yemen ve Irak, mevcut politik ve güvenlik durumu açısından oldukça kırılgan bölgeler olarak dikkat çekmektedir. İki ülke de uzun süredir iç karışıklıklar, bölgesel güç mücadelesi ve dış müdahalelerin etkisi altında kalmıştır.

Yemen, 2015’te başlayan Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun Husi isyancılara karşı yürüttüğü askeri operasyonla birlikte derin bir insani krize sürüklenmiş, Suudi Arabistan ile İran arasındaki etki mücadelesi nedeniyle ülkedeki durum karmaşık bir hal almıştır. Ülkenin temel altyapısı yok olmuş, nüfusun büyük bir kısmı açlık ve hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Yemen’deki güç boşluğu, El Kaide ve DEAŞ gibi terörist grupların da faaliyet göstermesine zemin hazırlamıştır. Bu istikrarsızlık, uluslararası toplumun ilgisizliği ve iç savaşın bitmek bilmeyen doğası nedeniyle çok daha büyük bir krize dönüşme potansiyelini içermektedir12.

Irak ise, ABD işgalinin neden olduğu iç savaş, mezhep çatışmaları, DEAŞ’ın yükselmesi, PKK ve benzeri terör örgütlerinin eylemleri gibi kaotik olaylara sahne olmuştur. 2017 yılında DEAŞ’ın Irak’ta yenilmesi, ülkenin güvenlik durumunu iyileştirmiş gibi görünse de devletin zayıf otoritesi özellikle Kürt, Arap, Sünni ve Şii topluluklar arasındaki etnik sorunları çözmeye yeterli olamamıştır. İran’ın Irak’taki siyasi etkisi halk arasında hoşnutsuzluğu artırmıştır. İran’ın Suriye’den sonra Irak’ı da kaybet endişesi, potansiyel olarak yeni bir kriz ortamına zemin hazırlamaktadır.

SURIYE’DEN SONRA IRAK VE YEMEN YENI BÖLGESEL KRIZ POTANSIYELINE SAHIP OLMAKLA BIRLIKTE, IRAK’TA PATLAK VERECEK BIR KRIZ; ETNIK TEMELLI GERILIMLER, İRAN’IN BÖLGEDEKI ETKISI VE ULUSLARARASI MÜDAHALELER GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURULDUĞUNDA KÜRESEL BIR YANGINA DÖNÜŞME IHTIMALINI İÇERMEKTEDIR. BENZER ŞEKILDE YEMEN’DEKI KRIZ, ÖZELLIKLE INSANI VE EKONOMIK YIKIM BAĞLAMINDA VE DÜNYA DENIZ TICARET YOLLARI DIKKATE ALINDIĞINDA DAHA DERINLEŞEREK SUUDI ARABISTAN İRAN SAVAŞINA, DOLAYISIYLA DÜNYA PETROL VE TICARET YOLLARINDA BÜYÜK BIR KRIZIN DOĞMASINA SEBEP OLABILECEKTIR.BU KAPSAMDA TÜRKIYE’NIN SURIYE VE IRAK’TA ATTIĞI TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ KORUYAN DESTEKLEYICI ADIMLAR BÖLGESEL VE KÜRESEL ISTIKRAR İÇIN SON DERECE KIYMETLI ADIMLARDIR.

Suriye’den sonra Irak ve Yemen yeni bölgesel kriz potansiyeline sahip olmakla birlikte, Irak’ta patlak verecek bir kriz; etnik temelli gerilimler, İran’ın bölgedeki etkisi ve uluslararası müdahaleler göz önünde bulundurulduğunda küresel bir yangına dönüşme ihtimalini içermektedir. Benzer şekilde Yemen’deki kriz, özellikle insani ve ekonomik yıkım bağlamında ve dünya deniz ticaret yolları dikkate alındığında daha derinleşerek Suudi Arabistan İran savaşına, dolayısıyla dünya petrol ve ticaret yollarında büyük bir krizin doğmasına sebep olabilecektir.

Bu kapsamda Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta attığı toprak bütünlüğünü koruyan destekleyici adımlar bölgesel ve küresel istikrar için son derece kıymetli adımlardır. Bu adımlar Türkiye Cumhuriyeti’nin Yurtta Barış Dünyada Barış konseptinin daimi uygulayıcısı olduğunun en barışçıl göstergesidir.