Durağanlaşan Türk Harp Sanayiinin Kıbrıs Meselesi ile Birlikte Değerlendirilmesi

Durağanlaşan Türk Harp Sanayiinin Kıbrıs Meselesi ile Birlikte Değerlendirilmesi

İkinci Dünya Savaşı 1945 yılında sona ermiş ancak sonuçları bakımından, yıkıcı olup Hiroşima ve Nagasaki gibi yerlerde etkileri bitki örtüsü ve insan yaşamında halen devam etmektedir. Savaş yıllarında üretilen bir milyona yakın uçak üretimi havadan gelen tehdidin büyüklüğünü göstermektedir. Moskova’da savunmada olan Kızıl Ordu’nun savaşın ilerleyen yıllarında Berlin’e kadar ilerlemesi ve Almanya’nın ağır bir yenilgi alması ile Sovyetlerin tekrar kendi programlarını uygulamaya cesaret bulmalarına da imkân sağlamıştır. Türkiye bu dönemde Sovyetlerin ilgi alanı olurken, daima son Alman askerinin son Sovyet askeri üzerine düşmesini beklemiştir. Savaş sonrasında Türkiye, iki kutuplu dünyada Batı ittifakının ve demokratik dünyanın yanında yer almıştır.

Akademik çalışmalarda olduğu gibi basında ve güncel değerlendirmelerde erken Cumhuriyet Dönemi harp sanayii alanında yapılanlara yönelik büyük bir övgü ve dönemin şartlarında yeniden diriliş olduğu gerçeği ifade edilip tartışılır ve başarı hikayesinin hakkı teslim edilir. Kara, Deniz ve Hava teknolojileri alanında onlarca harp sanayii fabrikasının kurulması, Osmanlıdan kalan bazı harp sanayii tesis ve fabrikalarının reorganize edilmesi, özel sektörün desteklenmesi bu kapsamda ve bu dönemin önemli başarılarındandı. Oysa bu kadar çaba ve ürün, üzerinde durulmadığı için kısa süre içinde âtıl durumda kaldığı da bir başka gerçektir. Diğer taraftan Kıbrıs meselesinin ortaya çıkması ile Türk Harp Sanayiinin ihmale uğradığı bir dönemden sonra yeniden gelişimi arasında önemli ilişkiler vardır. Kolektif Güvenlik ile bir ülkenin hayrına diğer ülkelerin kendi güvenlikleri ciddi bir şekilde zarar görmedikçe bedel ödemeyecekleri bedel ödenerek anlaşılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı süresince Yunanistan’a insani yardımını sürdüren Türkiye, savaş sonunda da hayırhah tavrını sürdürmüştür. Ne var ki 1947 Paris Görüşmelerinde 12 Adanın Yunanistan’a verilmesi Batılı ülkelerin büyük bir hatası ve Türkiye’ye karşı olumsuz politikalarındandır. Türkiye ise bu dönemin şartları gereği bazı fırsatları değerlendiremediği şeklinde bir kanaat bulunmaktadır. Nitekim kısa süre sonra Kıbrıs’ta Rumların İngilizlere yönelik taşkınlıkları ile Adada yaşayan Türkler de tedricen baskı altında tutulmuştur. Türkiye, konuya İngiltere’nin sorunu olarak baktığı bir zamanda İngiltere ise savaşta gücünü kaybettiğinden kendi kıtasına çekilme politikası takip etmiş ve Kıbrıs’ta yaşananlara karşı Türkiye’nin ilgisiz kalmaması için çaba harcamaya başlamıştır. Yunanistan’ın savaş sonrasında bu defa Kıbrıs’ı da kendine bağlama girişimi ve çabaları Türkiye’nin bölgeye yaklaşımını ve Yunanistan ile ilişkilerini değiştirmesine sebep olmuştur. 1955 yılından itibaren Türkiye, Kıbrıs Adasında bir oldu bittiye sessiz kalmayacağını deklare etmiş ve İngiltere burasını terk ederse Ada’nın eski sahibi olarak ilgi göstereceğini açıklamıştır.

TÜRKIYE’NIN İKINCI DÜNYA SAVAŞI BAŞLADIĞI YILLARDA ORDUSU SAVAŞAN TARAFLARI DIKKATE ALINDIĞINDA LOJISTIK VE SILAH SISTEMLERI BAKIMINDAN YETERSIZLIKLERI BULUNYUORDU. BÜTÜN ÇABALARA RAĞMEN ÜLKENIN IÇINDE BULUNDUĞU KOŞULLAR VE GEÇMIŞTEN GELEN SORUNLAR NEDENLERLE YETERLI MODERNIZASYONU TAMAMLAMAK MÜMKÜN OLMAMIŞTIR. BIRÇOK IHTIYAÇ DIĞER ÜLKELERDEN KARŞILANMA MECBURIYETINDEYDI. SAVAŞIN TARAFI ÜLKELER ÖNCELIKLE KENDILERININ VE MÜTTEFIKLERININ IHTIYAÇLARINI KARŞILAMAK ISTEDIKLERINDEN TALEPLERIN KARŞILANMASI SINIRLI MIKTARDA OLMAKTAYDI.

1. İKINCI DÜNYA SAVAŞI SONRASINDA TÜRKIYE’NIN SAVUNMA ALANINDA GENEL DURUMU

1939-1953 yılları arasında da Türkiye Cumhuriyeti her an bir savaş durumuna karşı teyakkuz halindeydi. Esasen bu yıllarda verilen kayıplar ve ülkenin karşılaştığı güçlükler oldukça fazlaydı. Türkiye’de, İkinci Dünya Savaşı yıllarında nüfus yaklaşık 18.000.000 kişiydi ve ordu mevcudu ise yaklaşık 2.000.000 askerden oluşuyordu. Savaşa girmemesine rağmen savaş yıllarında 22.000 askerin şehit olması üzücü bir sonuçtu. Silah altına alınan insan gücü başka bir ifade ile nüfusun yaklaşık %11’ne denk gelmektedir. Bu durum savaştan sonra da Sovyet tehdidi sebebiyle 1953 yılına kadar uzun süre devam etmiştir.

Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı başladığı yıllarda ordusu savaşan tarafları dikkate alındığında lojistik ve silah sistemleri bakımından yetersizlikleri bulunuyordu. Bütün çabalara rağmen ülkenin içinde bulunduğu koşullar ve geçmişten gelen sorunlar nedenlerle yeterli modernizasyonu tamamlamak mümkün olmamıştır. Birçok ihtiyaç diğer ülkelerden karşılanma mecburiyetindeydi. Savaşun tarafı ülkeler öncelikle kendilerinin ve müttefiklerinin ihtiyaçlarını karşılamak istediklerinden taleplerin karşılanması sınırlı miktarda olmaktaydı.

Türkiye savaş sonrasında bulunduğu güç koşullar nedeniyle Batı dünyasının bir müttefiki haline gelmiştir. Türkiye, ekonomik olarak büyük güçlükler içerisindeydi. Sanayii alanında ise savaş süresince teknik olarak ihtiyaç duyduğu teçhizatları temin etmede güçlükler yaşamış olduğundan ekonomisi olumsuz etkilenmişti. Savaş fiilen bitmiş olmasına rağmen üretici kesimin silah altında tutulması da Sovyetler Birliği ile yaşanan gerginlik ve Boğazlar üzerindeki talepler, Doğu İlleri üzerindeki baskılar sebebiyle devam etmiştir (Karpat, 2013:164). Ordunun elindeki teçhizatların yenilenmesi gerekiyordu. Batılı ülkeler savaş şartlarında birçok silah sistemi geliştirmiş, sivil sanayii de askeri sanayiye yöneldiğinden gelişmelerin hızı oldukça yüksekti. Esasen Türkiye’nin, Batı dünyası ile iş birliği zorunluluk olduğu kadar istemli bir tercihtir.

TÜRKIYE, NATO ÜYESI OLDUĞU ZAMAN ASKERȊ TECHIZAT OLARAK YETERSIZDI VE ORDU ENVANTERINDE AYNI AMACA YÖNELIK SILAHLARDAN OLDUKÇA FAZLA ÇEŞIT BULUNUYORDU. BU DURUM ISE SILAHLARIN BAKIM, IDAMESI, MÜHIMMAT VE EĞITIM ALANINDA ÇOK FAZLA ÇEŞITLILIĞE NEDEN OLURKEN HER SISTEM IÇIN YETERLI KAYNAK AYRILMASI VE IŞLETILMESININ GÜÇLÜKLERI BULUNUYORDU. MALI YETERSIZLIKLER BU DURUMU DAHA DA IÇINDEN ÇIKILMAZ BIR HALE SOKMUŞTU. NITEKIM ORDUDA 114 ÇEŞIT TOP, 1898 YILINA AIT PIYADE SILAHI OLAN BIR KARA KUVVETLERI, OLDUKÇA ESKI GEMILERDEN OLUŞAN BIR DENIZ GÜCÜ VE DEMODE OLMUŞ ONLARCA ÇEŞIT UÇAKLA MÜCEHHEZ BIR HAVA GÜCÜ BULUNUYORDU. BU ŞARTLAR ALTINDA NÜFUSU YAKLAŞIK 18.000.000 OLAN TÜRKIYE'NIN 1.700.000 CIVARINDA GENÇ INSANI, ÜRETIMIN IÇINDE YER ALMASI GEREKIRKEN HALEN SILÂH ALTINDAYDI.

2. SOVYET TEHDITLERINE KARŞI BATI ÜLKELERI ILE BIRLIKTE HAREKET ETME DÖNEMI

Türkiye, 1945 yılından itibaren Kuzey komşusu Sovyetler Birliğinin tehdidi karşısında demokratik Batılı ülkeler ile iş birliğine önem vermek zorunda kalmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa ülkelerinin koruyucusu olmaları ve bu süreçte Yunanistan ile Türkiye’yi de Sovyetler Birliği’ne karşı desteklemeleri ile Türkiye’nin politikasında önemli değişiklikler olmuştur. Bu dönemde çok partili hayata geçilmiştir.

Türkiye’nin önemli müteşebbislerinden demiryolu yapımcısı ve Beşiktaş Uçak Sanayii kurucusu Nuri Demirağ ve arkadaşları 06 Haziran 1945 tarihinde çok partili hayatta ilk siyasi parti olan “Türkiye Kalkınma Partisi” adıyla ilk muhalefet partisini kurarlar. Aydın Milletvekili Adnan Menderes, Türkiye’deki siyasi rejimin Birleşmiş Milletler Anayasası ile bağdaşmayacağını ileri sürmüştür. Görüşülen kanunun Almanya’dan alındığını iddia etmesi ve 7 Haziran 1945 tarihinde tarihe geçen “Dörtlü Takrir” ile Türkiye’nin demokratik ortama ne zaman geçeceğini soran CHP Milletvekilleri Celal Bayar, Fuat Köprülü, Refik Koraltan ve Adnan Menderes’in ortaya koydukları tavır (Karpat, 2013: 6) yeni bir dönemin ilk emaresi olmuştur. Tek parti iktidarının sonlarına doğru çok partili hayat büyük heyecan uyandırır ve bizatihi tek partinin kendi içinden çıkan bu yeni yapılanma Demokrat Parti adıyla dönemin en güçlü muhalefeti olmuş ve demokratik ülkelere uyumlu politikalar geliştirilmiştir.

Adnan Menderes, iktidarının hemen bütün safhasında dış politikada önemli bir konu şüphesiz Kıbrıs Meselesi olmuştur. İç siyasette ve dış politikada konuyla hükümet daima meşgul olmuş ve burada yaşayan Türklere ve temsilcilerine sorun büyüdükçe daha çok sahip çıkılmaya ve Ada’daki Türk halkına mahsus mesajlar verilmeye başlanmıştır. 1 Ağustos 1958 tarihinde Adnan Menderes’in Kıbrıs Türklerine sabır ve metanet telkin ederken davalarına da sahip çıkmalarını ve Türkiye’nin her zaman yanlarında olduğunu belirtmiştir (Erdemir, 2007: 265).

NATO’nun kuruluş amacı; Kuzey Atlantik sahasında barışçıl ve dostane ilişkileri geliştirmek olarak belirlenmiştir. Antlaşmanın 4. maddesi ile üyelerin sorunları danışma, 5. maddesi ile BM’nin 51. Maddesine göre Öz Savunma ve 6’ncı maddeye göre üyelere yönelik silahlı saldırılar karşısında; koruma karar altına alınır. Washington Antlaşması ile Avrupa güvenlik çemberi oluşturulmuştur. 1949 yılında hayata geçirilen ittifakta, Türkiye ve Yunanistan yer almamıştır (Yalçın, 2013a: 922-926). Berlin’in kuşatma altında olduğu, Balkan ülkelerinin politik olarak tesir altına alındığı, Kore’de bir bölünmenin ve Sosyalist bir yapı oluşturma eylemlerinin arttığı bir dönemde doğal olarak Batı Ülkeleri ile Sovyetler Birliği arasındaki güven unsuru kaybolmuştur. Türk Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, 13 Nisan 1949’da Amerikan Başkanı Truman ile yaptığı görüşmede Türkiye’nin güvenlik endişelerini dile getirmiştir.

3. TÜRKIYE’NIN KORE SAVAŞI’NA KATILMASI

Uluslararası alanda Türkiye’nin güvenlik endişesi duyduğu bir anda Kuzey Kore, 25 Haziran 1950’de, Çin’in desteği ile 38’inci enlem boyunca sınırı geçerek Güney Kore’ye saldırmıştır. BM Güvenlik Konseyi toplanmış, 56 devletten 53’ü Güney Kore’ye yardım etme konusunda anlaşmıştır. Silahlı saldırıyı geri püskürtmek ve eski duruma dönülmesi konusunda görüşmeye katılan üyeler mutabık kalmıştır. Güney Kore’nin eski statüsüne kavuşturulmasında Amerika’dan sonra olumlu cevap veren ilk ülke Türkiye olmuştur. (Demir vd., 2012: 23-27; Yalçın, 2013a: 935). Türkiye, 5.090 kişiden oluşan ilk Türk Tugayı 25 Temmuz 1950 tarihinde ülkeden ayrılarak 18 Ekim 1950 tarihinde Güney Kore Pusan Limanına çıkmıştır.

Kore Savaşı’nda dört (4) Türk Tugayı görev almıştır. 19 Ekim 1950 tarihinde başlayan görev 1954 ortalarına kadar devam etmiştir. Yaklaşık 20.000 askerin ve sivilin görev aldığı bu harekâtta toplam kayıp sayısı 3.506 kişidir. Bunlardan; 741’i şehit sayısı, 2.068 yaralı, 163’ü kayıp, 244’ü esir ve muharip olmayan 290 personel kayıp olarak kayıtlara geçmiştir. Türk görev kuvveti; Kunuri, Wavan, Sillimni, Kimnyangjang-ni-Osan, Kumhusa ve Choewon Bölgesi, Nevada bölgesinde taarruz ve savunma maksatlı önemli görevler yapmışlardır (Zaif, 2016: 201-217).

Türkiye, Kore Savaşı’nda katkı sağlamış ve Kore Savaşında önemli bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye’nin bilahare NATO’ya girme süreci hızlanmış, NATO üyesi ülkelerin üyelik aleyhine itirazları bu savaştaki başarısına bağlı olarak sönümlenmiştir (Yücel& Yılmaz, 1995: 140-164). Burada gerçekleşen harekâtta Türk Havacılık Tarihi bakımından da bazı ilkler yaşanmıştır. Bölgeye gönderilen Türk subaylarından Hv.Plt.Ütğm. Muzaffer Erdönmez’in kullandığı B-26 tipi Amerikan bombardıman savaş uçağı sarp bir dağın üzerine düşmüş, Şehidin cenazesi de burada kalmıştır (Yalçın, 2019: 22,23). Bir diğer pilot subay Hava Pilot Kurmay Yüzbaşı Nusret ERDEM olup dönüşte TBMM tarafından kendisine gazilik unvanı verilmiştir. 1960’lı yılların başlarına kadar Türk birliği burada takım seviyesine kadar da olsa küçülerek varlığını sürdürmüştür.

TÜRKIYE, KORE SAVAŞI’NDA KATKI SAĞLAMIŞ VE KORE SAVAŞINDA ÖNEMLI BIR MÜTTEFIK OLDUĞUNU ORTAYA KOYMUŞTUR. TÜRKIYE’NIN BILAHARE NATO’YA GIRME SÜRECI HIZLANMIŞ, NATO ÜYESI ÜLKELERIN ÜYELIK ALEYHINE ITIRAZLARI BU SAVAŞTAKI BAŞARISINA BAĞLI OLARAK SÖNÜMLENMIŞTIR. BURADA GERÇEKLEŞEN HAREKÂTTA TÜRK HAVACILIK TARIHI BAKIMINDAN DA BAZI ILKLER YAŞANMIŞTIR. BÖLGEYE GÖNDERILEN TÜRK SUBAYLARINDAN HV.PLT.ÜTĞM. MUZAFFER ERDÖNMEZ’IN KULLANDIĞI B-26 TIPI AMERIKAN BOMBARDIMAN SAVAŞ UÇAĞI SARP BIR DAĞIN ÜZERINE DÜŞMÜŞ, ŞEHIDIN CENAZESI DE BURADA KALMIŞTIR.

4.TÜRKIYE’NIN NATO ÜYESI OLMASI

Türkiye, NATO’nun kurucu ülkelerinden olmamakla birlikte bu ittifakın kurulması sonrası üye olmak için oldukça erken bir tarihte müracaatta bulunmuştur. İlki Mayıs 1950 başında ikincisi 1 Ağustos 1950’de yapılmıştır. Türkiye’nin, NATO’ya girmek için yaptığı müracaatları, İtalya dışında diğer üyeler tarafından olumsuz karşılanmıştır. (Kaymaklı, 2006: 77). Türkiye’nin üyelik talebinin ret edilmesindeki sebeplerden biri bazı ülkelerin NATO’yu kültürel bir yapılanma görmeleriydiler. İlaveten İngiltere, savaş sonrasında Orta Doğu’dan çekilmek zorunda kalmış ancak yine de yeniden burada varlık gösterebilme gücünün Türkiye ile mümkün olabileceğini öngörmekteydi.

15 Eylül 1951 tarihinde Türkiye’nin NATO’ya alınması için NATO Bakanlar Konseyi’nin Ottova’da aldığı karar, TBMM tarafından 18 Şubat 1952 tarihinde kabul edilmiştir. Başbakan Adnan Menderes, NATO üyeliğine kabulü vesilesiyle alınan kararı demokrasi âleminin, emniyet gayesinin gerçekleşmesi için bir adım ve fırsat olarak gördüğü beyanatını vermiştir (CDAB, Fon Kodu: 030.01, Yer Kodu:13.73.7; https://www.fikir.gen.tr/turkiyenin-natoya-resmen-girmesi-18-subat--1952,Erişim:27.11.2020). Türkiye’nin NATO üyeliğini en çok ABD desteklemiş SSCB ise rahatsız olmuştur. Türkiye’nin NATO üyeliği hiç kuşkusuz, Türkiye’yi Batı Sistemine dâhil eden stratejik bir hamle olmuştur. Bu adımlla Türkiye, fiilen tam bir batılı ülkelerin oluşturduğu kolektif güvenliğin parçası haline gelmiştir. Zira Sovyetler Birliğinin, Batı ile müttefiklik dönemini geride bırakması ve kısa zamanda başta Doğu Avrupa ve Bazı Balkan ülkeleri olmak üzere uyguladığı yayılmacı uygulamaları demokratik idareye sahip ülkeler için endişe kaynağı haline gelmişti.

5. KIBRIS SORUNUNUN ORTAYA ÇIKMASI VE TÜRKIYE’NIN TARAF OLMASI

Kıbrıs Adası Anadolu’da kurulan devletlerin kontrolünde olduğunda güvence, aksi durumda bu devletlere karşı üs olarak kullanılmıştır. 1571 yılında uzun mücadeleler sonunda Venedik’ten alınarak Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına alınan Kıbrıs, 1878 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında, Osmanlı Devleti’ne verdiği destek karşılığında geçici olarak İngiltere’ye verilmiştir (Erdemir, 2001: 1-3). Birinci Dünya savaşı ile birlikte bu durum fiili olarak Ada’nın kaybedilmesi ile farklı bir statüye dönüşürken, Lozan Antlaşması ile fiili durum hukuki netlik kazanmıştır. Türkiye, Ada üzerinde hiçbir beklentisi olmamasına rağmen Atatürk’e atfedilen ve 1930’larda bir Antalya gezisinde yapılan tespit adeta bir vasiyet gibidir. ‘‘Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece ikmal yollarımız tıkanır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir...’’

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında 12 Ada’nın Yunanistan’a verilmesi sürecinde, savaşın tarafı olmamasının da etkisiyle bu sürece dahil olmamıştır. Yunanistan savaş öncesinde Türkiye ile iyi ilişkileri olmasına ve savaşta büyük yıkıma uğraması sürecinde yine Türkiye’nin dostane yaklaşımına ve uygulamalarına rağmen savaştan sonra Kıbrıs’ı ENOSİS hayali ile ilhak etmek istemiştir. Bu politika ile Türkiye’yi denizden çevirmeyi bir siyaset olarak benimsemiş bulunuyordu.

Türkiye, savaş sonrası dönemde Sovyet tehdidi sebebiyle, ordusunu terhis edemiyor ve başta ekonomi olmak üzere ağır şartlarda bulunuyordu. Bu şartlarda yeni bir sorun istemediği gibi Yunanistan ile sürdürülen iyi komşuluk ilişkilerini sürdürmek istiyordu. 1950 yılı başlarında Türk basınında Ada’ya dair bir tespit yer alır, “Kıbrıs komünistleri Ada’da ihtilâle hazırlanıyor.” başlıklı birinci sayfa haberinde “Kudretli bir komünist azınlığı, İngiltere’nin Akdeniz’de mühim ehemmiyeti olan bu stratejik adasını bir Yunan halk hükümeti haline getirmeye çalışmaktadır.” haberiyle Türk kamuoyunu bilgilendirmişti (Milliyet, 05.05.1950:1). Türk hükümetleri 1947’den 1955’e kadar Kıbrıs konusuna yukarıda bahsedilen gerekçeler nedeniyle, sorunun parçası olmaktan özenle kaçınır gibi bir görünüm içinde olmuştur.

Yunanistan 1954’te Birleşmiş Milletlere başvurarak Ada’da self-determinasyon hakkı talep etmişti. İngiltere, körü körüne statükoyu savunan bir Türkiye yerine Yunan talepleriyle çatışacak düzeyde Ada üzerinde talepleri olan bir Türkiye yaklaşımı beklemiştir. Zira Rumlar, Ada’dan İngilizlerin de çekilerek burada tek karar verici olarak kendilerinin olmasını istiyordu. Bu nedenle İngiltere; dengenin ve en doğru tercihin iki tarafın talepleri karşısında Ada’da İngiliz varlığını hakem rolünde olacak şekilde devam ettirme ağırlık kazanmıştır. İki taraf arasındaki gerginlik tehdidin İngilizlerden Türklere yönlenmesine neden olacaktır. Nitekim yaşanan gelişmeler de bu şekilde cereyan etmiş ve Ada’da İngiliz varlığı iki üs ile halen devam etmektedir.

Başbakan Adnan Menderes, TBMM’de büyük tartışmaların yaşandığı 28.12.1956 tarihli oturumunda; “Şimdi muhterem arkadaşlar, adanın üzerinde Türkiye’nin ve Türk milletinin gayrikabili reddi inkâr hakları vardır. …Kıbrıs Yunanistan’a 600 mil, Türk sahillerine ise 45 mil mesafede bulunmaktadır. Bizim en mühim limanlarımız, Akdeniz limanlarımız olduğuna göre kontrol ellerinde bulunur. Yani sahillerimizin kontrolünü yabancı ellere ve emniyetini başkalarına bırakmış oluruz. …Biz Ada’nın taksimine taraftarız. Taksime yalnız taraftar değiliz. Bundan daha aleyhimize bir solüsyon kabili tatbik değildir. Kimse, adayı taksim etmekten başka bir solüsyona Türkiye’yi icbar etmeyi aklından bile geçirmez. …Adanın taksimi meselesinde 120 bin nüfusumuzu yâd ellere tevdi edemeyiz. Ve orada 25 milyonun emniyetine nigehbân olan bir kara parçasında mutlaka karakolumuzun, ileri karakolumuzun mevcut bulunmasını zaruri görmekteyiz” demek suretiyle, Türk hükümetinin Kıbrıs politikasını açıklamıştır. Gerçekten de taksim tezine alıştırılan Türk kamuoyunda 1958 yılına girildiğinde tek bir talep işitilir olmuştu: “Ya taksim ya ölüm!”

Zürich’deki Tük-Yunan mutabakatı 19 Şubat 1959’da İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın, ayrıca Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarının temsilcilerinin imzasıyla Londra Antlaşması olarak tescillenmiştir. Türk ve Yunan tarafları Zürich’de 5-11 Şubat 1959 tarihinde bir araya gelmiş ve Başbakan düzeyinde müzakereler sonucunda bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmasına karar verilmiştir. Türkiye, 1955 yılına kadar Lozan’dan kalma statükonun devamından başka hiçbir beklentisi olmayan bir devletken, şimdi Kıbrıs’a uluslararası hukuki bağlarla bağlanmış oluyordu. Buna göre, bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’yle, İngiltere ve Yunanistan’la birlikte Türkiye de organik bir bağ kuruyordu. Ada’da, Zürich ve Londra Antlaşmalarıyla ortaya çıkan anayasal düzenin üç garantöründen biri statüsünü kazanıyordu. Türkiye gerek Ada’da yaşayan Türklerin hakları gerekse Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının ve güvenliğinin korunması için sabit uçak gemisi olarak da görülen Kıbrıs’ın oldubittiye getirilmesine müsaade etmeyeceğini göstermiş bulunuyordu.

Dış yardımlarla ordunun modernize edilmesi ve 1964 Haziran ayına ait Johnson mektubunda, Kıbrıs’a olası bir Türk müdahalesi konusunda SSCB’nin Türkiye aleyhine girişeceği olası bir harekâtta, Türkiye’nin, dostlarına kendisini korumak için düşünme fırsatı vermediğini belirtmiştir. Mektubunun devamında, bu sebeple Türkiye’ye NATO tarafından savunulma garantisi verilemeyeceğini ayrıca Amerikan silahlarının bu harekâtta kullanılmasını kabul etmeyeceği belirtmiştir. Johnson mektubunda 1947 yılına ait anlaşmayı hatırlatmakta ve bunun Türkiye tarafından da bilindiğini belirtmektedir (Yalçın, Türk-Amerikan 2013b: 103-105). Ne var ki konunun ifade tarzı ve Türkiye’nin hassas olduğu bir zamanda gündeme gelmesi, NATO’nun ortaklık kavramı ile uygun olmamıştır.

İKINCI DÜNYA SAVAŞI BU TARIHE KADAR YAŞANAN EN BÜYÜK SAVAŞ OLMASI YANINDA HAREKÂT ALANI KAVRAMINI DA BÜYÜK ÖLÇÜDE DEĞIŞTIRMIŞTIR. ÜLKELERIN, YALNIZ SINIRLARI DEĞIL HEMEN BÜTÜN TOPRAKLARI SAVAŞIN BIR PARÇASI HALINE GELMIŞ OLDUĞUNDAN BUNDAN EN ÇOK SIVILLER ZARAR GÖRMÜŞTÜR. DÖNEMIN ŞARTLARINA BAKILDIĞINDA BIR TEHDIT DURUMUNDA ÜLKELERIN TEK BAŞLARINA TEHDIDI DURDURMALARI VE VARLIKLARINI EMNIYET IÇINDE SÜRDÜRMELERI SORUNLUYDU.

6. KOLEKTIF GÜVENLIĞIN YARA ALMASI VE TÜRK SAVUNMA SANAYIINE ETKILERI

İkinci Dünya Savaşı bu tarihe kadar yaşanan en büyük savaş olması yanında harekât alanı kavramını da büyük ölçüde değiştirmiştir. Ülkelerin, yalnız sınırları değil hemen bütün toprakları savaşın bir parçası haline gelmiş olduğundan bundan en çok siviller zarar görmüştür. Dönemin şartlarına bakıldığında bir tehdit durumunda ülkelerin tek başlarına tehdidi durdurmaları ve varlıklarını emniyet içinde sürdürmeleri sorunluydu. Ekonomik kalkınma için savunmada ayrı ayrı tedbir yerine ortak hareket etmek daha akılcı ve faydalı bir yaklaşım olarak kabul görmüştür. Ortak güvenliğin oluşması ise bir araya gelen ülkelerin; ortak güvenlik anlayışına sahip olmaları, askeri unsurların birbiri ile uzlaşabilmesi ve ortak bir lisanın oluşması, sistemdeki silahların bir bütünlük göstermesi, havacılığın gelişmesi ile ülke semalarının radarlar, uçaklar ve füze sistemleri ile örtülmesi, tehditlere karşı savunma sistemlerinin oluşturulması, mevcut durumun korunması için geleceğe yönelik modern silah ve teçhizatların üretiminin sağlanması gerekmekteydi.

Türkiye, NATO üyesi olduğu zaman askeri teçhizat olarak yetersizdi ve ordu envanterinde aynı amaca yönelik silahlardan oldukça fazla çeşit bulunuyordu. Bu durum ise silahların bakım, idamesi, mühimmat ve eğitim alanında çok fazla çeşitliliğe neden olurken her sistem için yeterli kaynak ayrılması ve işletilmesinin güçlükleri bulunuyordu. Mali yetersizlikler bu durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale sokmuştu. Nitekim orduda 114 çeşit top, 1898 yılına ait piyade silahı olan bir kara kuvvetleri, oldukça eski gemilerden oluşan bir deniz gücü ve demode olmuş onlarca çeşit uçakla mücehhez bir hava gücü bulunuyordu. Bu şartlar altında nüfusu yaklaşık 18.000.000 olan Türkiye’nin 1.700.000 civarında genç insanı, üretimin içinde yer alması gerekirken halen silah altında tutuluyordu.

Savunma Sanayii, savaşın sona ermesiyle büyük bir ihmale maruz kalmıştır. Şüphesiz burada bir suiistimal aramak yerine vizyon sorunundan bahsetmek daha doğrudur. Örneğin 8 Mart 1950 tarih ve 5591 sayılı özel bir kanunla, Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü olan kurumun adı Makine ve Kimya Endüstrisi olmuştur. Kurum bu kanunla Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) haline getirilmiştir. MSB’nin kurum içindeki siparişi 1960’lı yıllara kadar kademeli olarak düşmüş ve MKEK’in üretimi içindeki oranı %3’e kadar gerilemiştir. Bu olumsuz değişimin kısa süre sonra Türkiye’nin aleyhine bir durum olduğu görülmüştür. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi siyasi tercihleri, yatırım önceliklerini, müttefik ülkeler ile olan politikaları etkilemiş ve yeni bir dönem başlamıştır. Bu süreçte harp endüstrisinin kendini yenilemesi Makine Kimya Endüstrisi Kurumun örneğinde olduğu gibi alınan bazı tedbirlere rağmen olması gereken seviyeye gelememiştir.

Hv.Plt.Yb. Necati Artan’ın hatıratına göre dönemin Hv.K.K. Muhsin Batur’un bir zihinsel değişim olarak her hava şartında görev yapabilen F-102a uçaklarını envantere alması bu süreçte önemli bir teknik kabiliyet ve üstünlük sağlamıştır. Keza 1950’li yıllardan itibaren NATO envanterinde bulunan son gelişmiş uçak sistemlerinin hemen birkaç yıl içinde Türk Hava Kuvvetleri envanterine girmesi önemli bir kabiliyet ve hava gücü üstünlüğü sağlamış olup Kıbrıs Meselesi sürecinde önemli faydaları olmuştur. Nitekim Barış Harekâtı sonrasında uygulanan ambargodan da en çok hava teknolojileri ve lojistik sistemi zarar görmüştür.

Hibe olarak alınan silah sistemleri ilk yıllarda önemli bir ekonomik avantajın yanında teknolojik olarak güçlü sistemlerle orduyu da güçlü hale getirmekle birlikte envantere alınan sistemlerin yedek parçalarının bedeli mukabilinde temini, modernizasyonların yaptırılması, yeni gelişen silahların alınması savunma alanında büyük bir bütçe ayrılmasına neden olmuştur. Diğer taraftan 1950’lerin ortalarında ABD Savunma sektörü Türkiye açısından da en büyük kaynak haline gelmiştir. Aynısını içeride üretmenin imkânsız olduğundan hazır silah sistemleri ile ihtiyaçların karşılanması zarureti ortaya çıkmıştır. Bu süreçte milli imkân ve kabiliyetlerin eseri olan birçok kurum ve kuruluş ise kapanmış, devredilmiş ya da üretim gücünü kaybetmiştir.

SONUÇ

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, İnönü–Churchill görüşmesinde Churchill arasında bir konu geçmektedir. Churchill, verilmesi planlanan 70 uçağın Türkiye tarafından alınmadığını söylediğinde Cumhurbaşkanı İnönü’nü cevabında, bu uçakların demode uçaklar olduğunu söylemiştir. Türkiye, Sovyet tehdidi karşısında Batı ülkeleri ve ABD ile olan işbirliğini geliştirmiş ve NATO üyesi olmuştur. Bu dönemde Türk ordusu yeniden yapılandırılmış, modern sistemler ile müttefiklere uygun olarak standardize edilmiştir. Ne var ki bu dönemde yeni yeni kuruluş sürecini tamamlamaya başlayan harp sanayii durağan bir döneme girmiştir. Kıbrıs Meselesi, Türkiye’yi başta statükoyu koruma politikasına rağmen sorunun bir parçası haline getirirken ilk defa bu meseleyle NATO’da iki üye Yunanistan ve Türkiye karşı karşıya gelmiştir. Türkiye, milli menfaatleri için harekete geçtiğinde ise müttefiklerinin baskısına maruz kalmıştır.

Kıbrıs Sorunu ile birlikte yaşanan gelişmeler ve antlaşmaların bağlayıcılığı karşısında ihmale maruz kalan milli harp sanayiinin yeniden dikkate alınması ve yapılandırılması gerçeği ortaya çıkmıştır. Bu süreçte kurulan Kuvvet Vakıfları ve takiben TSKGV ile harp sanayii alanında önemli atılımlar gerçekleştirilmiştir. Yeni dönemin itici gücü olarak Hava Harp Sanayii alanında yapılan çalışmalar ve havacı komutanların gayretleri öne çıkmıştır. Nitekim 1970’li yıllarda milli uçak üretimi için yapılan çalışmalar sonucunda F-16’nın üretilmesi kararı 1980’li yılların başında kesinleşmiştir.

SAVUNMA SANAYII, SAVAŞIN SONA ERMESIYLE BÜYÜK BIR IHMALE MARUZ KALMIŞTIR. ŞÜPHESIZ BURADA BIR SUIISTIMAL ARAMAK YERINE VIZYON SORUNUNDAN BAHSETMEK DAHA DOĞRUDUR. ÖRNEĞIN 8 MART 1950 TARIH VE 5591 SAYILI ÖZEL BIR KANUNLA, ASKERȊ FABRIKALAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ OLAN KURUMUN ADI MAKINE VE KIMYA ENDÜSTRISI OLMUŞTUR. KURUM BU KANUNLA KAMU İKTISADI TEŞEKKÜLÜ (KİT) HALINE GETIRILMIŞTIR. MSB'NIN KURUM IÇINDEKI SIPARIŞI 1960'LI YILLARA KADAR KADEMELI OLARAK DÜŞMÜŞ VE MKEK'IN ÜRETIMI IÇINDEKI ORANI %3'E KADAR GERILEMIŞTIR. BU OLUMSUZ DEĞIŞIMIN KISA SÜRE SONRA TÜRKIYE'NIN ALEYHINE BIR DURUM OLDUĞU GÖRÜLMÜŞTÜR.

Dünyada havacılık teknolojisinin gelişmesi önemli çabaların ve büyük yatırımların sonunda gerçekleşmiştir. Şüphe yok ki bilimsel altyapılarının ve yetişmiş insan gücünü kullanmalarının önemli etkisi vardır. Diğer taraftan firmalara on milyonlarca dolar destekte bulunulması da havacılık sektöründe çalışan firmalara büyük bir katkı olmuştur. Harp endüstrisinin gelişmesinde birçok boyut vardır. Bunlardan bazıları; kültürel alışkanlıklar, milli özgüven, milli imkânların yeterliliği, uzun vadeli planlama yapma alışkanlıkları, AR-GE’ye olan inanç, yetişmiş insan gücünün değerinin takdiri, siyaset üstü tutulması gereken konularda mutabık kalınması gibi hususlardır. Bu bakımdan; bir defada mükemmeli yakalama arzusundan vazgeçilmesi, en iyiyi ararken iyiyi kaybetme riskinin değerlendirilmesi, yetki kullananlar bakımından; milli harp sanayinin siyaset ve tartışma dışında olduğunun bilmesi ve buna uyulması konusunda bir zihinsel olgunluğun olması gerekir, yapılan her girişim sonuçta sıfırlanması ve yeniden başlanması alışkanlığının sona ermesine Türk harp endüstrisinin de ihtiyacı vardır.

Milli teknolojinin gelişmesi barış şartlarında dikkat çekmese de kriz ve savaş şartlarında ülkenin olası bir harekata katılacağı durumlarda milli imkân ve kabiliyetlerin önemi öne çıkmaktadır. Türkiye, Kıbrıs Meselesinde milli kabiliyetlerin sürekli dünya ile muadil şekilde güçlü ve yeterli seviyede olması gerektiğini tecrübe etmiş ve 1960’ların sonlarından beri bu alanda önemli çalışmalar başlatılmış olup halen de aynı çabalar sürdürülmektedir.

KAYNAKLAR

Resmi Kaynaklar

  • Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı (BCA), Fon Kodu: 030.01,Yer Kodu: 13.73.7.

  • TBMM Zabıt Ceridesi, Devre: X, Cilt:15, İçtima: 3, İnikat: 22, Celse: 2, 28.12.1956.

  • HHA, Geçmişten Günümüze Hava Gücünün Kullanılması, Yayın Nu: 09/145, Harp Akademileri Basımevi.

  • Kaymaklı, H (2006), Havacılık Tarihinde Türkler-4, Hv.Bsm.ve Neş.Md.lüğü, 2006.

Telif Ve Tetkik Eserler

  • Armaoğlu F (2010), 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi. Alkım Yayınları, 17. Baskı.

  • Karpat, K (2013), Kısa Türkiye Tarihi 1800-2012. Timaş Yayınları,2. Baskı, İstanbul.

  • Taşan, Mustafa (1987), Savunma Sanayii ve Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu, MKEK Yay., Ankara.

  • Tokgöz, E (2001), Türkiye’nin İktisadi Gelişme Tarihi(1914–2001). İmaj Yayınevi.

  • Yalçın, O (2019), Türk Hava Harp Sanayii Tarihi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3.Baskı.

  • Yalçın O (2009), Hava Kuvvetleri Komutanlıkları Filo Tarihçeleri C-I-II-III-IV-V, Hv.Bsm. ve Neş.Md.lüğü, Ankara.

  • Yalçın O (2008), Osman Yalçın (Hv. İkm.Yzb.) ve Necati Artan (E.Hv.Plt.Yb.) Arasında Görüşme, Hv.K.K.lığı Tarihçe Ş.Md.lüğü, Ankara.

  • Zaif, O (2016), Hava Harp Tarihi, HHO Yayınları, 2. Baskı.

Süreli Yayınlar

  • Demir, S., Akgül, S., Demirtaş, S. &Çağlar, İ. (Yay.Krl.) (2012), Korede Türk Muharebeleri, Genelkurmay Basımevi.

  • Erdemir, H.(2001), The origin of The Cyprus Question:The British Policy on The Creation of Cyprus Republic, Journal of International Affairs December 2001- February 2002 / Vol. - VI Num.4,p.6.

  • Erdemir, H.(2007), Adnan Menderes’in Kıbrıs Üzerine Konuşmalarını Analizi, 6.Uluslararası Kıbrıs Araştırmaları Kongresi, 24-26 Ekim 2007,Doğu Akdeniz Üniversitesi Yayınları,2007,s.251-278.

  • Milliyet, 05.05.1950.

  • Yalçın, O (2013a), İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Sovyet Tehdidi Karşısında Kalan Türkiye’nin Batı İle İşbirliği Yapma Süreci, Turkish Studies Volume 8/5 Spring 2013.

  • Yalçın, O (2013b), İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Türk-Amerikan İlişkileri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, S.: 21.

  • Yalçın, O (2011), “İkinci Dünya Savaşında İsmet İnönü ve Churchill Arasında Yapılan Adana Görüşmesi”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S: 47, Bahar 2011, s. 701-731.

  • Yücel, M. & Yılmaz, E (1995), Kore Savaşı (1950-1953) Türkiye ve Dünya Açısından Genel Bir Değerlendirmesi, Askerȋ Tarih Bülteni.

İnternet Yayınları