AKDENİZ’İN AMİRAL GEMİSİ KIBRIS VE MAVİ İNCİ’DE ENERJİ

AKDENİZ’İN AMİRAL GEMİSİ KIBRIS VE MAVİ İNCİ’DE ENERJİ

RUMLARIN, KIBRIS TÜRKLERINE UYGULADIĞI BASKI VE ZULÜM; İNGILTERE, TÜRKIYE VE YUNANISTAN’IN 1955’DE ILK DEFA MASAYA OTURMASINA SEBEP OLDU; FAKAT HERHANGI BIR ANLAŞMA SAĞLANAMADI. ARDINDAN 11 ŞUBAT 1959’DA ZÜRIH ANTLAŞMASI VE 19 ŞUBAT 1959’DA LONDRA ANTLAŞMASI IMZALANMIŞTIR. BU IKI ANTLAŞMA ILE ADA’DA IKI TOPLUMLU (TÜRK VE RUM) TEK BIR DEVLET KURULMUŞTUR. TÜRKIYE, İNGILTERE VE YUNANISTAN ISE “GARANTÖR” ÜLKELER OLMUŞTUR. AĞUSTOS 1960’TA KIBRIS ANAYASASI’NIN YÜRÜRLÜĞE GIRMESIYLE DE KIBRIS CUMHURIYETI RESMEN KURULMUŞTUR

Bu Makale; çok genç yaşta kaybettiğimiz, Kıbrıs Amerikan Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Akademisyen, Kadim Dostum Güney Ferhat Batı’ya İthaf Edilmiştir.

Akdeniz’in Amiral Gemisi Kıbrıs Adası, sahip olduğu jeostratejik konumu nedeniyle daima hakimiyet mücadelesine sahne olmuştur. Kıbrıs’ın önemi, Akdeniz üzerindeki ticaret yollarının denetimini sağlama ve Doğu-Batı arasında yapılan deniz ticaretinin yedi ana durağı olması nedeniyle, Kıbrıs Adası önemini asırlarca korumuştur. Nitekim Akdeniz’e hakim olmak isteyen gücün, mutlak suretle Kıbrıs’ı himayesinde bulundurması gerekliliği tarih boyunca devletler nezdinde hayati önem arz eden bir konu olmuştur. Bunun yanı sıra tarihin belirli dönemlerinde devletler tarafından daimi bir ileri lojistik ve askeri üs olarak kullanılan Ada, bu niteliği sayesinde “yüzen uçak gemisi” olarak anılmıştır.1

Kıbrıs Adası’nın önemi Osmanlı İmparatorluğu döneminde de belirgindir. Yavuz Sultan Selim, Suriye-Filistin ve Mısır’ı aldıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu Doğu Akdeniz’e egemen olmuştur. Bundan dolayı Kıbrıs’ın alınması askerî ve siyasî yönden zorunlu hâle gelmiştir. Zira Doğu Akdeniz’de her bakımdan önemli bir ada olan Kıbrıs’ın Venediklilerin elinde bulunması, Osmanlılar için bir tehdit unsuru olarak görülmektedir.2

KIBRIS’IN KISA TARIHI ILE DÜNÜ VE BUGÜNÜ

1571’de Venediklilerden fethedilen Kıbrıs, 1571, 1878 yılına kadar Osmanlı hakimiyetinde olmuş, daha sonra hükümranlık hakkı Osmanlı İmparatorluğunda kalmak kaydıyla, İngiltere'ye devredilmiştir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Osmanlı İmparatorluğu Almanya ile savaşa girmiş ve İngiltere bunun sonucu olarak, 1914'te tek taraflı bir kararla Kıbrıs’ı ilhak etmiştir. Türkiye Ada üzerindeki İngiliz egemenliğini Lozan Antlaşması’yla 1923'te tanımıştır.

Türkiye’nin Kıbrıs ile ilgisi, 1 Nisan 1955’de, EOKA (Ethniki Organosis Kibriyon Agoniston)’nın terör eylemleri gerçekleştirmesiyle başladı. Bu süreçte İngiltere, sorunu uluslararasına taşıdı ve Türkiye’yi de Kıbrıs’ın tarafı olmaya zorladı. Zaten Yunanistan 1949’da Birleşmiş Milletler’e başvurarak, self-determinasyon hakkı isteyerek, tüm Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını talep etmiştir. Bu gerçekleşmeyince de Kıbrıs’ta EOKA eliyle terörü tırmandırmıştır. 4

Rum tezinin “Enosis”, Türk tezinin “Taksim” olduğu böyle bir ortamda İngiltere; 1955’de I. ve II. Harding Planlarını, 1956’da Radcliff Planını, 1958’de II. Mac Millan Planını ve 1958’de Spaak (NATO Genel Sekreteri olan) Planı hazırlamıştır. İngiltere’nin temel amacı ise bu planlarla, Kıbrıs’taki İngiliz egemenliğinin devamını sağlamaktı. Ancak Rumlar, bu planların hepsini redd etti. Çünkü Rumlara göre bu planlar, Enosis idealine uymuyordu.5 Rumların, Kıbrıs Türklerine uyguladığı baskı ve zulüm; İngiltere, Türkiye ve Yun anistan’ın 1955’de ilk defa masaya oturmasına sebep old u; fakat herhangi bir anlaşma sağlanamadı. Ardından 11 Şubat 1959’da Zürih Antlaşması ve 19 Şubat 1959’da Londra Antlaşması imzalanmıştır. Bu iki antlaşma ile Ada’da iki toplumlu (Türk ve Rum) tek bir devlet kurulmuştur. Türkiye, İngiltere ve Yunanistan ise “Garantör” ülkeler olmuştur. Ağustos 1960’ta Kıbrıs Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle de Kıbrıs Cumhuriyeti resmen kurulmuştur.6

 

 

Garantörlüğün amacı, Ada’daki Türk ve Rum tarafının, Kıbrıs Cumhuriyeti şemsiyesinde, 1960 Anayasası’nın ruhuna uygun birlikte yaşanabilmesini sağlamaktır. Aksi durumda, Garantör ülkenin koruma müdahalesi kaçınılmazdır. Ayrıca Kıbrıs Cumhuriyeti, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın üçlü onayı olmadan, hiçbir uluslararası kuruluşa üye olamayacaktır. Ancak bu madde; Kıbrıs Rum tarafının, Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında Avrupa Birliği’ne tam üye alınmasıyla, ihlal edilmiştir. AB bu haliyle, açıkça uluslararası hukuku katletmiştir.7

1960-1974 dönemi Kıbrıs Türkleri için en zor yıllar olmuştur. Zira Yunanlılar 1964’ten itibaren Ada’ya gizlice asker yığmaya başlamışlar ve Kıbrıs Rumları da Türk köylerine sürekli saldırılar düzenlemişlerdir. Üstelik 1960 Anayası’na rağmen, Rumlar, Türkleri Temsilciler Meclisi başta olmak üzere, Kıbrıs Cumhuriyeti kurumlarından izole etmeye çalışmışlardır. Bu duruma bir de Yunanistan’daki Albaylar Cuntası’nın Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak üzere, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’a darbe yapması ve ardından 15 Temmuz 1974’te Nikos Sampson iktidara gelmesi eklenmiştir. Kıbrıs Türklerinin bu sonuçlar karşısında, soykırıma uğrayacağı gerçeğini gören Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran anlaşmalara dayanarak ve garantörlük hakkının bir gereği olarak, 20 Temmuz 1974’te Ada’ya müdahale etmiştir.8

Türkiye’nin 1974 Barış Harekatı sonrasında, Ada ikiye bölünmüştür. Türk tarafı, önce 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD)’ni ilan etmiş, ardında da 15 Kasım 1983’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) resmen ilan edilmiştir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ise, Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında, Kıbrıs Adası’nın tek temsilcisi gibi davranmaktadır.9

Bugün iki toplumlu ve iki devletli bir yapı oluşmuştur. Türkiye olarak tanımadığımız GKRY, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kullanarak, Ada’nın tek devleti kimliğine bürünmeye çalışmış, başta Avrupa Birliği olmak üzere, uluslararası toplum tarafından kabul görmüştür. KKTC ise yok sayılmış ve Türkiye dışında tanıyan ülke olmamıştır.

KIBRIS MÜZAKERELERI

Diplomasi tarihinin ve diplomatik yorgunluğun yaşandığı en uzun müzakere süreci “Kıbrıs Müzakereleri”dir. Zira 3 Haziran 1968’de başlayan ilk toplumlararası görüşmelerin ardından, günümüze kadar süren 52 yılda, dünya adeta iki çağ atladı: Sanayi çağı ve teknoloji çağı. Şimdilerde ise yapay zekalar çağına doğru evriliyor.

Bu süreçte pek çok görüşme, fikir, öneri, planlar ve modeller ortaya atıldı. Bütün amaç, iki toplumlu, tek federal devlet çatısında, Türklerle, Rumları bir devlet altında yaşatmaktı. Konuşulmadık konu, müzakere edilmedik teknik düzenleme kalmadı. Fakat tarafların beklentileri, düşünceleri farklıydı ve çözümsüzlük, çözümün kendisi haline dönüştü. Masada en son heyecan uyandıran Annan Planı oldu.10

1968-1971 arasında yürütülen ilk görüşmelerde, Türk tarafı yerel özerklik (local autonomy) tezini savunmaktaydı. 1972-1974 sürecinde ise teknik düzeyde görüşmeler devam etti. Ancak 15 Temmuz 1974’de Ada’da yapılan Rum/Yunan Darbesi ve hemen sonrasında, haklılıkla yapılan Türk Barış Harekatı, müzakereleri sonlandırdı.

BITMEK BILMEYEN MÜZAKERE SENFONISININ SONUNCUSU, KKTC CUMHURBAŞKANI MUSTAFA AKINCI ILE GKRY LIDERI NIKOS ANASTASIADIS ARASINDA YAPILDI. BIR YILI AŞAN GÖRÜŞMELERIN ARDINDAN, GARANTÖR ÜLKELER (TÜRKIYEİNGILTERE-YUNANISTAN) VE GÖZLEMCI ÜLKE AB’NIN KATILDIĞI, 5’LI KIBRIS KONFERANSI YAPILDI. OCAK VE HAZIRAN 2017’DE IKI KEZ GERÇEKLEŞEN KONFERANS SONUÇSUZ KALDI. AKINCI VE ANASTASIADIS ILERLEYEN ZAMANLARDA BIRKAÇ KEZ BIR ARAYA GELSE DE DOĞU AKDENIZ’DEKI ENERJI KAYNAKLI GELIŞMELER, KIBRIS’I MÜZAKERE EDILEMEYECEK NOKTAYA GETIRMIŞTIR.

Barış Harekatı sonrasında, 1977-1979 arasında adı altında görüşmeler sürdürüldü ve “Doruk Anlaşmaları” adı verilen bu müzakerelerden bir sonuç alınamadı. Kesilen görüşmeler, Ağustos 1980’de tekrar başladı. 1983’e kadar görüşmeler devam etse de federal devletin yetkileri, yerleşme, mülk edinme ve serbest dolaşım konularında da uzlaşma sağlanamadı ve taraflar masadan tekrar kalktı. KKTC’nin 15 Kasım 1983’de ilanı sonrasında ise 10 Eylül 1984’te Newyork’ta dolaylı görüşmeler yeniden başladı. 3 tur süren görüşmeler, yine sonuçsuz kaldı.11

Aralık 1999’da yeni Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan’ın çağrısıyla, New York’ta başlayan dolaylı görüşmeler, Cenevre’de devam etti. Bu arada Rumların AB’ye tam üyelik başvurusu ile süreç başka bir boyuta taşındı. Ocak-Kasım 2000 arasında, Cenevre’de 5 tur görüşme yapıldı. Böylece yaklaşık 1 yıl süren dolaylı görüşmede taraflar bir kez daha uzlaşamadı.

Aralık 2001’de KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, bir çağrı yaparak, müzakereleri yeniden başlattı. Çağrıya olumlu yanıt veren GKRY Cumhurbaşkanı Glafkos Klerides, ilk defa sınırı geçerek, KKTC’ye gitti. Aynı şekilde Denktaş da Rum tarafına geçti. Uluslararası toplum, bu görüşmelerden çözüm beklemekteydi. AB’ye hukuksuz bir şekilde aday olan ve Türkiye’nin onaylamadığı tam üyelik süreci öncesi amaç, çözüme ulaşmaktı. Ocak-Eylül 2002 arasında, 58 kez bir araya gelen iki lider, herhangi bir ilerleme kaydedemeden masadan ayrıldı.12

11 Kasım 2002’de BM Genel Sekreteri Koffi Annan’ın sunduğu plan (Annan Planı), AB tam üyeliği sürecindeki Kıbrıs Adası’nda epey heyecan yaratmıştı. Planın ana yapısı, iki devletten meydana gelen, ortak bir federal devleti öngörmekteydi. Bu devlet AB üyesi olacaktı ve iki ayrı bölgesi bulunacaktı.

Annan Planı, eş zamanlı olarak, 24 Nisan 2004’de Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin referandumlarına sunuldu. Rumlar % 75,83’le “hayır”, Türkler % 64,90 ile “evet” dedi. Rumların uzlaşmaz, şımarık tutumları, bir kez daha çözümsüzlüğü getirdi. GKRY’nin Nisan 2003’de “AB Katılım Antlaşması’nı imzalanması, zaten Ada’da çözümün istenmediğinin açık göstergesiydi.13

Öyle ki referandum sürecinde, Kıbrıs Türk tarafının “evet” demesi için vaatte bulunan AB, Rumların hayır demesine karşılık, Türk tarafına verdiği sözlerin hiç birini tutmadı. Londra ve Zürih Anlaşmalarına aykırı şekilde AB, hem hukuk katli işledi hem de Rumları mükafatlandırdı.

Annan Planı fiyaskosu sonrasında, uzun süre ara verilen görüşmelere, 7-8 Temmuz 2006’da tekrar başlandı. Başarısızlık yine kaderdi. Bu kez Nisan 2008’de Lokmacı Kapısı’nın açılmasıyla, GKRY lideri Dimitris Hristofyas ile Mehmet Ali Talat; “iki kesimli, iki toplumlu, BM Güvenlik Konseyi kararlarında tanımlandığı şekliyle, siyasi eşitlik temelinde bir federasyon kurulacağını” duyurdu. Bu ortaklığın tek uluslararası kimliğe sahip bir Federal Hükümetin yanı sıra eşit statüye sahip bir Kıbrıs Türk Kurucu Devleti ile bir Kıbrıs Rum Kurucu Devleti’nin olacağı hususunda da mutabık kalındığı” açıkladı.

Yeni müzakereler, 3 Eylül 2008 tarihinde, BM Genel Sekreteri’nin Özel Danışmanı Alexander Downer’ın katılımıyla başladı. Üç ana başlık için toplam 30 ortak metin hazırlandı. Mülkiyet, Toprak ile Güvenlik ve Garantiler konularında mutabakat olmayınca ,14 diplomasi mezarlığına bir görüşme daha gömüldü.

KKTC’de yapılan seçimlerle Cumhurbaşkanı olan Derviş Eroğlu, 23 Nisan 2010’da müzakerelere yeniden başlama istediğini belirtti. İlerleme kaydedilmesi ise zaman aldı. GKRY’de yapılan seçimler beklemeye neden oldu ve ancak, 11 Şubat 2014’te iki lider (Derviş Eroğlu ve Nikos Anastasiadis) bir Mutabakat Metni’nde uzlaşabildi. Lakin görüşmeler, Rum tarafının doğal kaynak bulmak üzere, sondaj denemesine başlayacağını duyurmasıyla ve aynı hakkı Türk tarafı da kullanacağını bildirince, müzakere masası bir kez daha boş kaldı.

Bitmek bilmeyen müzakere senfonisinin sonuncusu, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile GKRY lideri Nikos Anastasiadis arasında yapıldı. Bir yılı aşan görüşmelerin ardından, garantör ülkeler (Türkiye-İngiltere-Yunanistan) ve gözlemci ülke AB’nin katıldığı, 5’li Kıbrıs Konferansı yapıldı. Ocak ve Haziran 2017’de iki kez gerçekleşen konferans sonuçsuz kaldı.15 Akıncı ve Anastasiadis ilerleyen zamanlarda birkaç kez bir araya gelse de Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklı gelişmeler, Kıbrıs’ı müzakere edilemeyecek noktaya getirmiştir.

ENERJI KAYNAKLARININ ÇIKARILMASI, YUNANISTAN-TÜRKIYEKIBRIS ADASI BAĞLAMINDA SIYASI SORUNLARIN VARLIĞI, EGE VE AKDENIZ’DE “BIR ŞEY YAPILAMAZ” DÜŞÜNCESINI KALICI KILMIŞTI. AYNI ŞEKILDE KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ DE BUNA ZEMIN HAZIRLAYAN UNSURLARDANDI. ANCAK, TÜRKIYE ILE İSRAIL ILIŞKILERININ MAVI MARMARA OLAYI ILE KOPMASI SONRASINDA İSRAIL, GÜNEY KIBRIS RUM YÖNETIMI (GKRY) ILE ENERJI ANLAŞMALARI YAPARAK, DOĞU AKDENIZ’DE PETROL VE DOĞAL GAZ ARAMALARI BAŞLATTI.

AKDENIZ’IN MAVI İNCISI KIBRIS’TA ENERJI KAYNAKLARI

Fosil yakıt olarak tanımlanan doğal gaz ve petrol kaynaklarının Doğu Akdeniz’de varlığının ortaya çıkması ile beraber, hem Doğu Akdeniz hem de Kıbrıs Adası son derece stratejik bir önem ve değer kazandı. Kıbrıs açıklarında 2000’li yıllarda varlığından söz edilmeye başlanan enerji kaynakları, bütün Akdeniz boyunca uzanan enerjinin bütününün bir parçası olarak görülmektedir.16

Enerji kaynaklarının çıkarılması, Yunanistan-Türkiye-Kıbrıs Adası bağlamında siyasi sorunların varlığı, Ege ve Akdeniz’de “bir şey yapılamaz” düşüncesini kalıcı kılmıştı. Aynı şekilde Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü de buna zemin hazırlayan unsurlardandı. Ancak, Türkiye ile İsrail ilişkilerinin Mavi Marmara olayı ile kopması sonrasında İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile enerji anlaşmaları yaparak, Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz aramaları başlattı.

Bu konuyu ilk gündeme getiren GKRY olmuştur. 2003’te Mısır ile münhasır ekonomik bölge anlaşması imzalayan GKRY, 2004’te Birleşmiş Milletlere başvurarak, “münhasır ekonomik bölge” ilanında bulunmuştur. Ancak asıl sorun, 2010’da GKRY ile İsrail arasında bir anlaşma imzalanması ile yaşanmaya başlamıştır. İsrail’in bu çabası, bir yandan Akdeniz üzerinden Türkiye’yi sıkıştırma enerji konusunda göbeğinden bağlı olan Avrupa Birliği’ni bu bağdan kurtarmaktı. Akdeniz enerji kaynağı bir AB için can simidiydi.

Rusya ile ABD/AB arasındaki bilek güreşi, dikkatleri Doğu Akdeniz’e ve dolayısıyla da Kıbrıs’a odaklandırdı. Ancak bölge, Türkiye/KKTC ve Yunanistan/GKRY bağlamında karmaşık denklemler bütünüdür. Doğu Akdeniz’in uluslararası enerji sektörünün bir parçası olacak olması ve jeopolitiğinin artması, münhasır hakların paylaşımında ciddi diplomatik çaba gerektirecektir. Zira Ada’nın bütününde çözülmesi gereken ana konu şüphesiz, iki toplumlu ayrı iki devletin varlığının tüm taraflarca (Türkiye-KKTC, Yunanistan ve GKRY) nasıl çözüleceğidir.

Rum Yönetimi, Ada’nın tek temsilcisi olduğunu ve münhasır haklarını kullandığını savunurken, arkasına da AB’yi almış durumdadır. Oysa Londra ve Zürih Anlaşmaları ve KKTC’nin varlığını inkar etmek veya yok saymak, saflık hatta diplomatik körlük demektir. Zaten Türkiye bunun böyle olmadığını açıkça göstermiştir.

Fransa’nın Türkiye’nin karşısında yer alan tutumu, Türkiye’yi Akdeniz’den uzaklaştırma çabası ve ABD’nin de oyuncu olarak, Akdeniz’e girmesi olayı çok başka ve diplomatik karışıklığa ve hatta kaosa sürüklemektedir. Türkiye-Libya Mutabakatı ile Fransa’nın Akdeniz enerji oyununa dahil olması, Almanya’nın arabuluculuk (diplomasi) girişimleri, ABD’nin GKRY’ne silah ambargosunu kaldırması derken, denklem adeta bir entropiye yol açmaktadır.

Doğu Akdeniz; (Levant Havzası) Türkiye, Mısır, İsrail, Filistin, Lübnan, Suriye, KKTC ve GKRY’nin ortak deniz alanlarını paylaştığı kıyı bölgesi olarak bilinir. Kıbrıs çevresinde fosil yakıt olarak bilinen petrol ve doğal gaz rezervlerinin ortaya çıkması bölgeyi en stratejik alan haline getirmiştir.

SONUÇ VE DEĞERLENDIRME

Münhasır hakların korunması, uluslararası hukuk açısından rölatif bir kavram olmakla birlikte, deniz alanlarının, altı ve üstünün kullanımı konusu her ülke için ayrı bir değer taşımaktadır. Ancak Kıbrıs Adası gibi sorunlu bölgelerde, on yıllardır devam eden çözümsüzlüğün varlığı, Doğu Akdeniz’de yeni bilinmezleri gün ışığına çıkarmaktadır.

Doğu Akdeniz’deki yeni enerji havzalarının Kıbrıs-Türkiye-Yunanistan arasında oluşturduğu sorunların çözümüne acil ihtiyaç vardır. Özellikle “parsel” bazında paylaşımın yarattığı siyasi gerginlik, “askeri seçenekleri” de masada tutmaya neden olmaktadır. Hali hazırda Akdeniz, savaş gemilerinin cirit attığı, haklı ve haksızın birbirine karıştığı bir coğrafi deniz olarak görünmektedir. Türkiye ve KKTC’nin “Mavi Vatan Doktrini” hakların korunması bakımından olağanüstü önem arz etmektedir.

Kıbrıs’ta “Barış”ın inşası için yeni bir fırsat doğmuştur. Enerji alanında son dönemde yaşanmakta olan gelişmeler, hem Akdeniz hem de çevresel bölge dinamiklerini de önemli ölçüde etkileyecektir. TANAP, Bakü-Tiflis-Ceyhan, Musul-Kerkük benzeri boru hattı veya hatları Akdeniz’i enerji merkezi veya dağıtım kavşağı haline getirecektir.

Bu noktada çözüm olacak mı? Olmayacak mı? sorusunun cevabı önemlidir. Halen KKTC’nin de-facto durumu çözümde esas kriteri oluşturmalıdır. On yıllardır mazlum olan taraf KKTC’dir. Sorunu yok saymak ve kısmi çözümler üretmek veya Akdeniz’de savaş gemisi dolaştırmak, ne KKTC’ye ne de Akdeniz’e barış getirmez. Türkiye’nin izni olmadan Akdeniz enerji merkezi veya dağıtım kavşağı haline gelemez.

KAYNAKÇA

  1. Alasya, H.F, “Tarihte Kıbrıs”, Tarihte Kıbrıs, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Merkezi Yayını, Lefkoşa 1988.
  2. Batı, Güney Ferhat.“Büyük Ortadoğu Projesi, Arap Baharı ve Doğu Akdeniz: Çok Taraflılık, Libya ve Türkiye”, M5 Dergisi Haziran Sayı 347, 2020
  3. Birsel, H. & Duman, O.Ö., “Kıbrıs ve Doğu Akdeniz Enerji Sorunsalı”, Uluslararası Tarih Kongresi, Lefke Avrupa Üniversitesi, Nisan-2015, Lefke.
  4. Dinçer, M. “Kıbrıslı Rumlar ve Annan Planı”, Kıbrıs Sosyal Bilimler Üniversitesi Kıbrıs Araştırmaları ve İnceleme Dergisi, Aralık 2019.
  5. Doğan, N. “Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği Kararlarında Kıbrıs Sorunu”, Akdeniz Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, S. 4, Antalya-2002.
  6. İsmail, S. “150 Soruda Kıbrıs Sorunu”, İstanbul-1998.
  7. Karademir, M. “Kıbrıs Meselesi Bir Kez Daha Masada”, Ekovitrin Dergisi, Sayı 189.
  8. Karademir, M. “Kıbrıs Zirvesi”, Ekovitrin Dergisi, Sayı 203.
  9. Keser. U. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 25. Sayı, 2012.
  10. Oran, B. “Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar” 2001–2012, Cilt III, İstanbul: İletişim Yayınları.
  11. Özarslan, B.B., “Uluslararası Hukuk Açısından Kıbrıs Sorunu ve Avrupa Birliğinin Yaklaşımı”, İstanbul-2007.
  12. Çelik, H. “Kıbrıs’ta Enerji Politikaları ve İngiltere İlgisi”, Uluslararası Boyutlarıyla Kıbrıs Meselesi ve Geleceği Uluslararası Sempozyum Sunumu, KKTC, 2014.
  13. Vatansever, M. “Kıbrıs Sorununun Tarihsel Gelişimi”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Cilt: 12, Özel Sayı, 2010.