SURIYE’DEKI DEĞIŞEN SIYASI DINAMIKLER HEM ÜLKENIN HEM DE ORTA DOĞU’NUN JEOPOLITIK YAPISININ YENIDEN ŞEKILLENMESINE YOL AÇMAKTADIR. ÜLKEDE FARKLI GRUPLARIN VARLIĞI VE ÇIKAR ÇATIŞMALARI GÖZ ÖNÜNE ALINDIĞINDA, SURIYE’NIN KISA VADEDE ISTIKRARA KAVUŞMASI PEK OLASI GÖRÜNMEMEKTEDIR. İSTIKRARSIZLIK SÜRECININ DEVAM ETME OLASILIĞI ISE OLDUKÇA YÜKSEKTIR. BU DURUM, ÖNCELIKLE SURIYE’DE MUHALEFETIN IKTIDARI PAYLAŞMA KAPASITESINE, DIĞER GRUPLARI YÖNETIME DAHIL ETME YETENEĞINE VE EN AZINDAN RAKIPLERIYLE ÇATIŞMALARI YÖNETME BAŞARISINA BAĞLIDIR.
2011 yılında Arap Baharı (veya Arap Kışı), Orta Doğu’da birçok ülkeyi etkileyen toplumsal hareketlerin başlangıcı olmuş ve Suriye’yi derin bir iç savaşın içine sürüklemiştir. Bu süreç, yalnızca bölgesel güçlerin değil küresel aktörlerin de müdahil olduğu bir çıkar çatışması alanı yaratmıştır. 2023’te Hamas’ın İsrail’e sürpriz saldırısıyla başlayan gelişmeler, bölgede yeni bir istikrarsızlık dalgasını tetiklemiştir. İsrail’in sert karşılıkları, Hizbullah’ın çatışmalara katılması ve Suriye’deki yönetim değişikliği gibi olaylar, Orta Doğu’nun yeniden şekillenmesine dair soruları gündeme taşımıştır. Bu gelişmeler, bölgede yeni güç dengelerinin oluşumu ve muhtemel çatışma senaryolarının tartışılmasını kaçınılmaz hale getirmiştir.
11 Eylül 2001’den sonra ABD, terörizmle mücadele adı altında Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme politikaları izlemiştir. İsrail ile Hizbullah arasında yapılan ateşkesin ardından, 2011 yılında Arap Baharının etkisiyle Suriye’de başlayan çatışmalar, 2020’deki geçici ateşkesle durulmuş gibi görünse de kısa sürede yeniden alevlenmiştir. Heyeti Tahrir eş Şam (HTŞ) öncülüğündeki cihatçı grupların saldırıları, bölgede gerilimi artıran başlıca unsurlar arasında yer almıştır. Bu çatışmaların yeniden alevlenmesinde, Hizbullah’ın Lübnan’a, Rusya’nın ise Ukrayna’ya odaklanması ve Suriye ordusunun zayıflığından faydalanılması gibi dinamiklerin etkili olduğu görülmektedir.
Suriye’deki gelişmeler doğrultusunda geleceği tahmin etmek oldukça zor Suriye’deki değişen siyasi dinamikler hem ülkenin hem de Orta Doğu’nun jeopolitik yapısının yeniden şekillenmesine yol açmaktadır. Ülkede farklı grupların varlığı ve çıkar çatışmaları göz önüne alındığında, Suriye’nin kısa vadede istikrara kavuşması pek olası görünmemektedir. İstikrarsızlık sürecinin devam etme olasılığı ise oldukça yüksektir. Bu durum, öncelikle Suriye’de muhalefetin iktidarı paylaşma kapasitesine, diğer grupları yönetime dahil etme yeteneğine ve en azından rakipleriyle çatışmaları yönetme başarısına bağlıdır.
Bir diğer önemli etken, Suriye’deki büyük ve bölgesel güçlerin, rakip gruplar arasında uzlaşmayı teşvik etme konusundaki istek ve kabiliyetleridir. Kısa vadede, Suriye’de faaliyet gösteren gruplar çatışmayı İsrail’e yönlendirmekle ilgilenmiyor gibi görünmektedir; odak noktaları daha çok kendi egemenliklerini kurma çabalarına yoğunlaşmıştır. Bu nedenle, şu an için doğrudan bir hükümet aktörüyle çatışmayı göze almaları düşük bir ihtimaldir. Ayrıca, İsrail’in Golan Tepeleri’nin ötesinde daha fazla alanı kontrol altına alma girişimleri, Suriye’nin milliyetçi kesimlerinde ciddi bir memnuniyetsizlik yaratabilir. Bu durum, uzun vadede yeni çatışmalara zemin hazırlayabilir.
Gazze’de yaşanan yıkım, Hizbullah’ın zayıflaması ve Beşar Esad rejiminin olası çöküşü, İsrail’in bölgedeki konumunu güçlendiren gelişmeler arasında yer almaktadır. Bu durum, İsrail’e bölgedeki hareket alanını genişletme ve daha özgür bir strateji izleme fırsatı vermektedir. Suriye’nin mevcut siyasi ve toplumsal koşulları göz önüne alındığında, güçlü bir ulusal hareketin iktidarda olmadığı bir ortamda İsrail’in bu avantajı kullanması şaşırtıcı değildir.
Son olarak, Suriye’ye komşu ülkeler, özellikle İsrail ve Türkiye, bölgedeki dinamikleri şekillendirmede önemli rol oynamaktadır. Ayrıca, büyük güçlerin, özellikle ABD’nin, Suriye’deki varlığı ve bu konuda alacağı kararlar, ülkenin gelecekteki istikrarı açısından kritik bir etkiye sahip olacaktır.
TAHRAN YÖNETIMI, SON 15 YILDA IRAK’TA BAŞLAYIP ARAP BAHARI’YLA VEKÂLET SAVAŞLARINA DÖNÜŞEN MÜCADELEDE AKTIF BIR ROL ÜSTLENMIŞTIR. BU SÜREÇTE ŞIILIK, İRAN’IN STRATEJIK ÇIKARLARINI KORUMAK VE NÜFUZUNU ARTIRMAK IÇIN TEMEL BIR ARAÇ OLMUŞTUR. İRAN AÇISINDAN SURIYE, STRATEJIK KONUMU VE BÖLGEDEKI ITTIFAKLARI NEDENIYLE VAZGEÇILMEZ BIR MÜTTEFIKTIR. İRAN VE SURIYE ARASINDAKI YAKIN ILIŞKILER, ORTA DOĞU’NUN GÜÇ DENGESININ BIR TARAFINI OLUŞTURMUŞ, BU IŞ BIRLIĞI TARIHI, IDEOLOJIK VE STRATEJIK TEMELLERE DAYANDIRILMIŞTIR.
Table of contents [Show]
İRAN’IN VIETNAM’I
2011’deki Arap Baharı’nın ardından Suriye’de yaşananlar yalnızca bir iç savaş değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel güçlerin çıkar çatışmalarını yansıtan bir mücadele alanı olmuştur. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD, terörizmle mücadele adı altında Orta Doğu’ya yeniden şekil verme girişiminde bulunmuş ve bu süreçte İran ve Suriye’yi “şer ekseni” içinde tanımlamıştır. Arap Baharı ve Suriye krizi, sadece ABD’nin değil, küresel aktörlerin ve İran’ın da politika değişikliğine gitmesine neden olmuştur.
Tahran yönetimi, son 15 yılda Irak’ta başlayıp Arap Baharı’yla vekâlet savaşlarına dönüşen mücadelede aktif bir rol üstlenmiştir. Bu süreçte Şiilik, İran’ın stratejik çıkarlarını korumak ve nüfuzunu artırmak için temel bir araç olmuştur. İran açısından Suriye, stratejik konumu ve bölgedeki ittifakları nedeniyle vazgeçilmez bir müttefiktir. İran ve Suriye arasındaki yakın ilişkiler, Orta Doğu’nun güç dengesinin bir tarafını oluşturmuş, bu iş birliği tarihi, ideolojik ve stratejik temellere dayandırılmıştır.
1979 İran İslam Devrimi’nden sonra İran’ın dış politikasında mezhep faktörü belirginleşmiş, rejim kendini tüm Müslüman halkların savunucusu olarak tanımlamıştır. Suriye ile İran arasındaki yakınlaşma, Hafız Esad’ın 1970’te iktidara gelmesi ve Şah rejimine karşı olanları desteklemesiyle başlamıştır. Suriye, 1980-1988 İran-Irak Savaşı’nda İran’ın yanında yer almış, İran ise 1982 Hama Katliamı’nda dolaylı olarak Suriye rejimini desteklemiştir. İran, Suriye’deki kutsal Şii mekanların bakım ve restorasyonunu finanse etmiş ve her yıl binlerce İranlı hacı ağırlanmıştır. Ayrıca, Suriyeli gençlerin İran’da eğitilmesi yoluyla Şiilik yayma politikası izlenmiştir.
Arap Baharından sonra İran ve Suriye ilişkilerinde mezhep unsuru öne çıkmış olsa da bu iki ülkenin çıkarlarına hizmet eden bir araç olarak kullanılmıştır. İran, Şii Hilali’ni (Irak, Lübnan, Suriye ve Körfez Şiilerini kapsayan etki alanı) korumak ve “direniş hattı” söylemiyle ABD ve İsrail’e karşı nüfuzunu artırmak için Suriye’yi kritik bir bölge olarak görmüştür. Suriye üzerinden Hizbullah ile bağlantısını sürdürmüş ve Filistin’de Hamas’a destek sağlamıştır.
İran’ın Suriye politikasının temeli, Esad rejimini desteklemekten ziyade, Suriye’deki etkisini sürdürmektir. Suriye ise Sünni çoğunluğa karşı iktidarını koruyabilmek için İran’ın desteğine ihtiyaç duymuştur. İran, Suriye’yi, güvenliği açısından bir kalkan olarak görmüş ve rejimin düşmesinin kendi güvenliğini tehlikeye atacağını değerlendirmiştir. Tahran yönetimi, Suriye’yi “35. eyalet” olarak nitelendirmiş ve Suriye’nin kaybedilmesinin İran’ın güvenliğini tehlikeye sokacağını vurgulamıştır.
İran, Suriye krizinin başlangıcından itibaren Esad rejimine destek vermek amacıyla sahada aktif rol almış, Hizbullah ve Devrim Muhafızları aracılığıyla çatışmalara doğrudan katılmıştır. Bu sürece milyarlarca dolarlık harcama yaptığı ifade edilmektedir. Ancak bu maliyetler, bazı uzmanlar tarafından Suriye’yi “İran’ın Vietnam’ı” olarak tanımlamalarına neden olmuştur.
İRAN’IN STRATEJISI
Esad rejiminin çöküşü, İran’ın bölgesel stratejisinde önemli bir darbe oluşturmuştur. Bu dönemde, İsmail Haniye ve Hasan Nasrallah gibi liderlerin suikasta uğraması ve Esad’ın zayıflaması, İran’ın Orta Doğu’daki nüfuzunu sürdürmesini zorlaştırmıştır. Ancak İran, Suriye’den vazgeçmeyi düşünmemiştir. İranlı komutanlar, Esad rejiminin istikrarını değerlendirmek ve desteklemek amacıyla Suriye’ye birçok ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu ziyaretler, rejimin isyancı baskılara karşı direnme kapasitesi konusundaki endişeleri artırmıştır. Ardından, Esad’ın savunmasını güçlendirmek amacıyla Hizbullah liderleriyle bir dizi görüşme yapılmıştır.
İran, Suriye’ye askeri müdahale kararı alırken ciddi tereddütler yaşamıştır. Özellikle geniş çaplı bir kara harekâtının mali ve operasyon yükü konusunda kaygılar bulunmaktaydı. Ancak, Hizbullah’ın geleceğini ve İran’ın bölgesel nüfuzunu koruma gerekliliği bu müdahaleyi kaçınılmaz hale getirmişti. Tartışmalar, Esad’ın devrilmesinin İran’ın stratejik çıkarlarına ve “direniş eksenine” oluşturacağı varoluşsal tehdit üzerine yoğunlaşmıştır. Esad’ın devrilmesi, İran’ın Hizbullah ve diğer gruplara lojistik ve askeri destek sağlama yeteneğini ciddi şekilde tehlikeye atmıştır. Bu durum, İran’ın bölgedeki stratejik etkinliğine doğrudan bir tehdit oluşturmuştur.
Son yıllarda, İran’ın Suriye’deki kontrol ve komuta yapısının zayıfladığı gözlemlenmiştir. Bunun yanı sıra, Hizbullah’ın Lübnan’daki liderliğinin zayıflaması da İran’ın bölgedeki etkisini olumsuz yönde etkilemiştir. 2024 yılı başlarında, İran ve Rusya Esad rejimine yönelik tutumlarını yeniden değerlendirmiştir. Esad rejiminin son bir yılda İsrail ile olan çatışmalarında direniş eksenine yeterince destek vermemesi ve İsrail’in İran’ın Suriye’deki güçlerine düzenlediği saldırılara karşı yeterli tepki göstermemesi, İran’ın Esad’a olan güvenini ciddi şekilde sarsmıştır. Ayrıca, Şam yönetimi tarafından Golan Tepeleri’nin İsrail’e karşı bir cephe olarak kullanılmasının reddedilmesi ve ülkedeki Şii dini faaliyetlerin sınırlanması, İran açısından ideolojik ve kültürel nüfuzuna yönelik bir meydan okuma olarak değerlendirilmiştir.
İran ve Rusya, isyancı saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde, Esad hükümetini desteklemenin stratejik bir kazançtan çok bir yük haline geldiğine karar vermiştir. İran, Esad’ın Deyrizor’un kontrolünü Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) devretme kararını, Suriye’deki durumu askeri operasyonlarla yönetemeyeceğini anladığının bir işareti olarak görmüştür. Deyrizor, Akdeniz’e erişim sağlayan ve Hizbullah’a malzeme aktarımı için kritik bir geçiş noktasıydı.
Esad sonrası dönemde, İran’ın Suriye politikasının belirsizliği sürmektedir. Tahran, Esad dönemindeki nüfuzunu yeniden kazanmayı beklememekle birlikte, mevcut krizden doğabilecek yeni fırsatları değerlendirmeye çalışmaktadır. Ancak direniş ekseninin ve İran’ın Doğu Akdeniz’e uzanan coğrafi bağlantısının zayıflaması, İran’ın bölgedeki etkinliğini ciddi şekilde sarsmıştır. Bu durum, İran’ı daha bağımsız bir caydırıcı güç olarak nükleer programını hızlandırmaya itebilir. Esad rejiminin çöküşü, yalnızca İran’ın Orta Doğu’daki etkisinin azalmasına değil aynı zamanda Hizbullah’ın zayıflamasına da yol açmıştır. Bu gelişmeler, İsrail’in bölgedeki stratejik konumunu güçlendirmiştir.
İRAN IÇIN ÖNCELIKLI HEDEF ESAD REJIMININ DEVAMI DEĞIL, SURIYE’DEKI STRATEJIK VARLIĞINI VE BÖLGESEL GÜCÜNÜ KORUMAKTIR. BU BAĞLAMDA, İRAN’IN SURIYE’DEKI ASKERI VARLIĞINI GÜÇLENDIRME ÇABALARI, BU HEDEFIN BIR YANSIMASIDIR. İRAN’IN BÖLGESEL STRATEJISINDEKI DEĞIŞIMLER, SURIYE MESELESI, ABD BAŞKANI DONALD TRUMP’IN IKINCI KEZ YÖNETIME GELMESI VE İRAN’IN NÜKLEER PROGRAMINA ILIŞKIN TARTIŞMALAR ÇERÇEVESINDE ŞEKILLENECEKTIR.
YAKIN GELECEK ÖNGÖRÜSÜ
2011 yılında başlayan Arap Baharı’ndan bu yana bölgede yaşanan gelişmeler, Suriye üzerindeki etkileriyle yalnızca ülke içindeki güç dengelerini değil, bölgenin genel jeopolitik yapısını da değiştirmiştir. Suriye’deki istikrarsızlık ortamının sürmesi, bölgesel güçlerin stratejilerini yeniden değerlendirmelerine yol açmaktadır. Bu süreçte, İran’ın Suriye’deki etkinliği zayıflarken, İsrail’in stratejik hareket alanı genişlemiştir. Türkiye ve İsrail gibi komşu ülkelerin dinamikleri ile ABD’nin bölgedeki rolü de Suriye’nin geleceğini belirleyen önemli unsurlar arasında yer almaktadır.
İran için öncelikli hedef Esad rejiminin devamı değil, Suriye’deki stratejik varlığını ve bölgesel gücünü korumaktır. Bu bağlamda, İran’ın Suriye’deki askeri varlığını güçlendirme çabaları, bu hedefin bir yansımasıdır. İran’ın bölgesel stratejisindeki değişimler, Suriye meselesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci kez yönetime gelmesi ve İran’ın nükleer programına ilişkin tartışmalar çerçevesinde şekillenecektir.
İran, Suriye’de yeniden etkin olabilmek için bazı etnik ve dini grupları stratejik bir araç olarak kullanmayı hedefleyebilir. İran’a yakınlığıyla bilinen Kürtler, Aleviler ve Filistin ile Lübnan’daki bazı grupların bu stratejide yer alması olasıdır. Ancak, bu çabaların ne ölçüde başarıya ulaşacağı bölgedeki diğer aktörlerin tutumuna bağlıdır. Ayrıca, bu grupların bölgedeki diğer güçlerden tamamen bağımsız hareket etmesi oldukça zordur. İran için asıl önemli olan, Suriye’deki siyasi ve askeri güçler arasındaki bölünmenin yanı sıra bölgesel aktörlerin anlaşmazlığa düşerek birbirlerine karşı cephe almasıdır.
İran’ın kendi içinde yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntılar, uzun vadede Suriye’deki belirsizliği fırsata çevirip kendi etkisini yeniden tesis etmede daha pragmatik bir strateji benimsemeye zorlayabilir. Bununla birlikte, İran’ın Suriye üzerindeki kontrolün zayıflaması İran’ın bölgesel etkisini sınırlandırırken, bölgede bir rekabet ortamı yaratmıştır. Bu gelişmeler, Orta Doğu’da daha geniş çaplı çatışmaların ve güç mücadelelerinin zeminini hazırlamaktadır.
KAYNAKÇA:
- Haid Haid, “Umayyad Mosque directive al Assad Sending Arab States Signal”, https://en.majalla.com/node/316896/opinion/umayyad-mosque-directive-al-assad-sending-arab-states-signal
- Aymenn Javad Al-Tamimi, “Opportunistic Criticism of Assad The Case of The Golan Front”, https://www.meforum.org/mef-online/opportunistic-criticism-of-assad-the-case-of-the-golan-front