DÜNYA KAMUOYU ŞAŞKINLIK IÇERISINDE BATI YARIMKÜREDE OLUŞANLARA ANLAM VERMEYE ÇALIŞIRKEN ABD’NIN VEKIL GÜCÜ DE ORTA BÖLGEYI YENIDEN YAPILANDIRMA ILE MEŞGUL. ARZI MEVUD DIYE BIR KAVRAM YOK, BU HAYALI BIR DÜŞÜNCE DENILSE BILE İSRAIL BAYRAĞINDA YER ALAN IKI MAVIYI SIMGELEYEN FIRAT VE NIL NEHRINE ULAŞMAK IÇIN ÇABALARINI ARTAN BIR ŞEKILDE SÜRDÜRMEYE DEVAM ETMEKTE.
Dünya Kamuoyu; Gazze, Ukrayna, Venezüella, Kolombiya, Küba ve Grönland ile meşgul iken İsrail Somaliland’ı tanıdığını açıklayarak dikkatleri bölgeye çekmeyi başarmıştır. İsrail’in bu tanımayı ABD olmaksızın tek başına yapması elbette mümkün değildir. Tanıma sonrası Trump’ın sorulan soruya verdiği cevabı duysa timsah bile gözyaşı akıtmaktan utanırdı belki de…
Dünya kamuoyu şaşkınlık içerisinde Batı Yarımkürede olan bitenlere anlam vermeye çalışırken ABD’nin vekil gücü de orta bölgeyi yeniden yapılandırma ile meşgul. Arzı Mevud diye bir kavram yok, bu hayali bir düşünce denilse bile İsrail bayrağında yer alan iki maviyi simgeleyen Fırat ve Nil nehrine ulaşmak için çabalarını artan bir şekilde sürdürmeye devam etmekte.
Bir ara yakın işbirliğine girmiş olduğu Çin’den, Hristiyan Siyonistlerin ABD yönetimi üzerinde baskıları ile garantiledikleri kesintisiz destek karşılığı geri adım atan İsrail, bu destek ile bugün çevresini istediği gibi şekillendirmeye başlamış ve büyük ölçüde de tamamlamış görünmektedir.
Tek başına elde edemeyeceği sonuçları ABD desteği ile elde etmeye başlayan ve başarma noktasına gelen İsrail’i durduracak gücün kalmaması ABD ve İsrail’in önünü açmaktadır. Gramsci’nin dediği gibi şimdi canavarlar zamanı… Günümüzün canavarları ABD ve İsrail ikilisi. Ağızlarından alev saçarak önlerine çıkanları yok etmeye veya etkisiz hale getirmeye devam ediyorlar. Bu canavarları durduracak bir gücün olmaması ve ağızlarından çıkan alevin daha da güçlenmesine yol açmaktadır. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşların hiçbir anlamı kalmadı. ABD her geçen gün bu tür kuruluşlardan çekiliyor. Çekilmediklerinde ise daha önce yapılmış anlaşmalara onayları yok. Canavarları durduracak bir gücü istemiyorlar ve çiğneyerek geçmeye çalışıyorlar.
Bu duruma yol açan en büyük iki etken çok kutupluluk kavramının içeriğinin doldurulamaması ve yeni paylaşım yaklaşımıdır. Rusya’nın yakın çevre doktrini ile SSCB dönemindeki ideolojik eksenli politikasından vazgeçmesi, Çin’in süreci ekonomik ağırlıklı olarak götürmeye ve güç geliştirme çabasını mak üzere yöneltmesi adeta ABD’yi harekete geçmeye teşvik etmiştir. Sözde çok anlamlı olan “Çok Kutupluluk” kavramının içeriğinin BIRCS ve Şangay İşbirliği Teşkilatı gibi yapılarla doldurulmaya çalışılması umut vaat etse bile henüz sonuç üretememiştir. Tek etkisinin ticarette artan yerel para biriminin kullanılması olduğu söylenebilir. Ancak, uluslararası politika, ticarette ve dolar karşısında etkisi henüz istenilen mesafenin çok uzağındadır.
Rusya, SSCB sonrası müttefik bulmakta zorlanmaktadır. Belarus zorunlu bir müttefik, Çin ise Çin istediği sürece devam edecek ortaklık olarak görülmelidir. Kuzey Kore ve İran ile ilişikleri karşılıklı işbirliği ötesine geçebilir mi zaman gösterecektir. Kuzey Kore, askerlerini Ukrayna cephesine göndererek bu işbirliğini müttefikliğe çevirmiş görünmektedir. SSCB sonrası kurduğu Bağımsız Devletler Topluluğu, Kolektif Güvenlik Anlaşması gibi örgütler işlevsiz şekilde varlıklarını sürdürmektedir. Rusya’nın Suriye ve Venezuella’daki çaresizliği sosyalizmin son izlerinin de yok olmasına yol açabilecektir. Çin ise Çin Usulü Sosyalizm adı altında gelecek vaat eden bir ideoloji benimsemiş gibi görünse de Tek Yol Tek Kuşağın batıya uzanışında her istikamette duvarlarla karşılaşmakta ve kiraladığı limanları geri bırakmak zorunda kalmaktadır. İran için yapılan, Hamas, Hizbullah, Suriye, Husiler ile ilişkilerinde metafor olarak kullanılan ahtapot’un kollarının kesilmesi benzetmesi Çin içinde geçerli olmaktadır. Çin de zaten varlığını adeta iki bölgeye yoğunlaştırmış durumdadır: Tayvan ve Güney Çin Denizi. Bu iki bölge dışındaki olumsuz gelişmeleri kınayarak geçiştirmektedir.
Diğer taraftan Çin ve Rusya’nın son gelişmeler karşısında içerikleri dolu olsa da cılız sesle yapılan kınamalar dışında adeta kuzuların sessizliğini oynamaları düşündürücüdür. Bu sessizlik bundan sonra çok kutupluluktan yana olanlarda derin bir endişeye yol açmış görünmektedir. Gelişmeler ekonomik ve bölgesel birlikteliklerin küresel oyuncu olmak için yeterli olamayacağını göstermektedir. Rusya ve Çin henüz güç anlamında da hinterlandları dışına çıkamamaktadırlar. Rusya’nın 1, Çin’in ise bilinen 2 uçak gemisi bulunmaktadır. Çin’in tek üs bölgesi Cibuti’dedir. Burada da ABD ile komşudur. Rusya ise Ukrayna Savaşı ile savaş öncesi var olan üs bölgelerinde adeta sadece bayrak göstermektedir. Varlığı, var ile yok arasındadır.
ABD, Rusya ve Çin’in güç durumlarını çok iyi analiz etmektedir. 800 civarı üs bölgesi ile İsrail gibi vekil gücü ve istediği zaman kurduğu veya lağvettiği terör örgütleri, sahte bayrak ve istihbarat operasyonları, gümrük verileri, yaptırımlar, Irak, Venezuela ve Ukrayna’da ülkelerin yeraltı zenginliklerine el koyma örneklerinde olduğu gibi ekonomik anlamda gerileyen hegemonik gücüne adeta ölümsüzlük iksiri vererek ayağa kaldırmaya çalışmaktadır.
ABD için müttefiklik kavramı fazla bir anlam taşımamaktadır. Son ulusal güvenlik stratejisinde de bu tür bir kavram açık olarak yer almamaktadır ve önceki belgelere göre müttefiklik ruhuna gönderme yok gibidir. Avrupa ülkeleri ile ilgili olarak söyledikleri bu kavramın anlamsızlığını gösterir niteliktedir. Üstelik bu belgede Çin ve Rusya’dan yumuşak ifadelerle söz edilmiş olması akla yeni paylaşım var mı sorusunu getirmektedir? Sanki Avrupa Rusya’ya, Tayvan ve Güney Çin Denizi Çin’e teslim edilmiş gibidir. Hindistan farkına varmış ve ABD’nin bütün yanına çekme girişimlerine rağmen Rusya ve hatta Çin ile ilişkilerini geliştirmeye devam etmektedir. Japonya ve Avustralya çaresizlik içindedir.
ÖZELLIKLE GRÖNLAND KONUSUNDA ABD’NIN ATACAĞI ADIMLAR NATO’NUN GELECEĞINI DE BELIRLEYECEKTIR. GIDEREK YIPRANAN NATO ARTIK SÜRDÜREBILIR OLMAYABILIR. EN ÇOK SEVINENIN RUSYA OLACAĞI KUŞKUSUZDUR. UKRAYNA-RUSYA SAVAŞI’NDA BARIŞIN SAĞLANMASI HALINDE ABD ELINI AVRUPADAN ÇEKECEK GIBI GÖRÜNMEKTEDIR. BU ISE AB’NIN ASKERILEŞME ÇABALARINI BIR BÜTÜN OLMAKTAN ÇIKARABILECEK VE ALMANYA ÖRNEĞINDE OLDUĞI GIBI ÜLKELER KENDI SAVUNMALARINA AĞIRLIK VERMEYE BAŞLAYABILECEKLERDIR. ARTACAK SAVUNMA HARCAMALARI AB’YI EKONOMIK AÇILARDAN ZORLAMAYA BAŞLAYABILECEK VE YENI BREXIT’LERIN SORGULANMASINA YOL AÇABILECEKTIR.
Bu gelişmeler karşısında İsrail ve arkasındaki ABD son derece rahatlamış görünmektedir. Daha önce yer yer gizli olan hedeflerini artık saklamaya gerek dahi görmemektedirler. Uluslararası İlişkilerdeki bütün teoriler ve yaklaşımlar yavaş yavaş tarihten bir esinti görünümüne kavuşacak gibidir. Tek gerçek Realizmdir. Makyavelli’yi haklı çıkarak gelişmeler yaşanmaktadır. SIPRI (Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü) verilerine göre 2024 yılında dünya genelinde silah ve askeri hizmet satışları % 5,9 artarak 679 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. 2025 yılında yaşananları dikkate aldığımızda, henüz açıklanmayan 2025 yılı verilerinin tarihin en yüksek verileri olabileceğini bize göstermektedir.
Küresel ölçekte bu gelişmeler yaşanırken İsrail, Somaliland’ı neden tanıdı? Birden mi aklına geldi tanıdı? Türkiye’ye bir tepki mi? Yoksa Çin’in Afrika’ya girişini engellemek mi? Kızıldeniz girişini tutarak Dünya ticaretinde tek söz sahibi olması için ABD’nin önünü açmak mı? Bu yolla, gemi trafiğini istediği gibi yönlendirerek Mısır’ı Gazze konusunda özellikle Sina Yarımadasını Filistinlilerin yeni yerleşim alanı olarak belirlenmesi konusunda dize getirmek mi? Bu soruların hepsine evet demek mümkündür.
Öncelikle uluslararası konjonktürün yukarıda belirtilen nedenlerle İsrail’in tanıma kararına uygun olduğunu söylemek uygun olacaktır. İsrail’in savaşlar sonrası kontrol ettiği ilk bölgeler arasında yer alan Golan Tepeleri, Şeria Nehri ve Sina Yarımadası ülkenin güvenliği ve ülke topraklarının derinliğinin olmaması nedeni ile kısmen de olsa uzaktan savunulabilmesi için kırmızı çizgileridir. Ve İsrail bu bölgeleri, asla asıl sahiplerine devretmeyecektir. Buna paralel olarak Revizyonist Siyonizm’in kurucusu Jabotinsky’nin 1923 yılında yazdığı bir makaleye dayanan Demir Duvarlar Doktrini veya prensibi bulunmaktadır. Bu doktrin veya prensip, Filistinli Arapların hiçbir şekilde gönüllü olarak Yahudi devletinin kurulmasını kabul etmeyeceği, bununla ilgili herhangi bir anlaşmaya varmayacağı, bu nedenle Yahudi kolonizasyonunun yerli nüfusu görmezden gelerek yaşamına devam etmesi ya da devlet oluşumundan vazgeçmesi gerektiği, devam etmesi isteniyorsa da bağımsız bir gücün koruması altında, Arapların aşamayacağı demir bir duvarın arkasında ancak ilerleyebileceği ve gelişebileceği, Arapların İsrail ile anlaşmalarının ancak askeri caydırıcılık inşa edildikten sonra ve buna dayanılarak Yahudilerin güçlü bir pozisyona ulaşmaları ile mümkün olabileceğini öngörmekteydi. Ancak Jabotinsky’nin öngörüsü gerçekleşmemiştir.
SOMALİLAND’IN TANINMASINI HEM PERİFERİ DOKTRİNİNİN TAMAMLAYICISI HEM DE 1944 YILINDAN KALAN BİR HEDEF OLARAK GÖREBİLİRİZ. ABD’DEKİ SİYONİZM YAPILANMASI, AVRUPA YAHUDİLERİNİN HARRAR (HARAR) BÖLGESİNE YERLEŞTİRİLMESİNİ TEMİNEN ETİYOPYA HÜKÜMETİNE 26 OCAK 1944’TA RESMEN BAŞVURUDA BULUNMUŞ, ANCAK BU TALEP KABUL GÖRMEMİŞTİR. AMAÇ, ETİYOPYA’NIN HARAR BÖLGESİNİ İNGİLİZ SOMALİLAND’ININ BİR KISMIYLA BİRLEŞTİRMEK VE ORADA AVRUPA YAHUDİLERİ İÇİN BİR DEVLET KURMAKTIR. SOMALİLAND ADI BÖLGEYİ İŞGAL EDEN İNGİLİZLER TARAFINDAN 1884 YILINDA VERİLMİŞTİR.
Demir Duvarlar doktrini veya prensibinin İsrail’in ABD destekli askeri güç kapasitesi ve nükleer gücüne rağmen gerçekleşmemesi İsrail’in ilk başbakanı Ben Gurion tarafından “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı üzerine inşa edilen ve 1950’li yıllarda ortaya atılan Periferi Doktrinine yöneltmiştir. Bu doktrine göre, çevresi düşman Arap ülkeler tarafından çevrilmiş olan İsrail, bu kuşatmayı hafifletmek adına bir taraftan Arap dünyasının çevresinde bulunan ve Arap olmayan İran, Türkiye ve Etiyopya gibi ülkelerle ilişkilerini geliştirirken, diğer yandan da Arap dünyasının içinde bulunan Kürtler gibi etnik ve Maruniler gibi dini azınlıkları desteklemelidir. Böylece İsrail, kendisini kuşatmış olan Arap devletlerini, Arap olmayan devletlerle kurduğu ittifaklarla dengelemek ve Arap ülkelerinin içindeki etnik ve dini azınlıkları destekleyerek bu ülkeleri istikrarsızlaştı rmayı hedeflemektedir.
Bu doktrinin, İsrail’in yakın çevresi ile ilgili uygulamaları daha görülmektedir. Ancak, Somaliland’ın tanınması bu doktrinin farklı bi r bölgesine dikkatlerin yönelmesini sağlamıştır. İsrail’den son derece uzak, binlerce kilometre uzak Uganda. Doktrine göre İsrail’in Mısır’la ilgili güvenliği Uganda’dan başlamaktadır. Neden Uganda’dan başlar? Çünkü Mısır ülkesinin can damarı Nil Nehri’dir, Nil Nehri’nin kaynağı da Victoria gölüdür ve Nil Nehri, Beyaz Nil adı ile Uganda’dan başlamaktadır. Gölün bir kısmı Kenya ile de bütünleşiktir. Bu nedenle İsrail bu nehrin geçtiği her ülkede faaliyetlerini yürütmektedir. Sudan’ın ikiye bölünmesinde de çok ciddi bir İsrail etkisi bulunmaktadır. Yine Libya’da, Berberiler ve bölgedeki yerel halklarla ilişkisini güçlü tutmaya çalışmaktadır. İsrail’in Periferi Doktrini şu anda Belucistan’a kadar uzanmış durumdadır. Belucistan’da olan özgürlük hareketleri bu gelişmelerden bağımsız düşünülmemelidir.
Somaliland’ın tanınmasını hem Periferi Doktrininin tamamlayıcısı hem de 1944 yılından kalan bir hedef olarak görebiliriz. ABD’deki Siyonizm yapılanması, Avrupa Yahudilerinin Harrar (Harar) bölgesine yerleştirilmesini teminen Etiyopya Hükümetine 26 Ocak 1944’ta resmen başvuruda bulunmuş, ancak bu talep kabul görmemiştir. Amaç, Etiyopya’nın Harar bölgesini İngiliz Somaliland’ının bir kısmıyla birleştirmek ve orada Avrupa Yahudileri için bir devlet kurmaktır. Somaliland adı bölgeyi işgal eden İngilizler tarafından 1884 yılında verilmiştir. https://gazeteoksijen.com/dunya/israil-basini-yazdi-tel-avivin-somaliland-hamlesinde-basrol-mossadin-260891
Günümüzde Somaliland’a dahil olan Harare, 100’e yakın camisi ve çevresindeki 100’den fazla evliya türbesiyle “İslam’ın dördüncü kutsal şehri” ya da “evliyalar şehri” olarak anılmaktadır. 10. yüzyılın sonlarına doğru Yemen’in Aden kıyılarından gelen tüccar ve emirler sayesinde İslamiyet’le tanışan bölgede 13. yüzyılda kurulan ilk İslam devleti Evfat Emirliğidir. Evfat Emirliği’nin yıkılmasından sonra kurulan ve Adel Emirliği adıyla da anılan Zeyla Emirliği, Hristiyan Habeş melikleriyle yüzyıllar boyunca mücadele etmiştir. Zeyla Emirliği’nin başkentinin 1520’de Harar’a taşınması sonrasında Harar devleti adını almıştır. https://www.sde.org.tr/analiz/siyoniz-min-somali-ye-ilgisi-ve-harare-oz-erk-yahudi-devleti-ni-kurma-girisi-mi-haberi-62311
İsrail’in Solamiland’a ilgisini öncelikle Periferi Doktrini ile açıklamak mümkündür. Bununla birlikte Afrika ve Hint Alt Kıtasına etkide bulunma yeteneği de kazanmış, ABD’nin zayıf olan Afrika’daki varlığını güçlendirme yolunda da önemli adım atmış olabilecektir. Türkiye-Somali ilişiklerinin durumunu dikkate aldığımızda, İsrail’in bu girişimin altında Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY ile yaptığı işbirliğinin içeriği farklı da olsa benzerini bu bölgede yaparak Türkiye’yi sadece ana karasında değil, stratejik işbirlikleri yaptığı bölgelerde çevrelemek olduğu söylenebilir. Azerbaycan ile İsrail işbirliğini de bu kapsamda düşünmek gerekir.
Müslüman ülkelerden bir ara yakın işbirliği içinde olan Suudi Arabistan ile BAE’nin Yemen’de karşı karşıya gelmelerini de Somaliland’ın tanınma zamanlaması ile birlikte düşünmek uygun olabilecektir. BAE’nin bölgedeki hamlelerinde İsrail ile geliştirmekte olduğu işbirliği ve bölgedeki yatırımları sürece yönelik gelişmeleri daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Somaliland’ın bayrağında Kelime-i Tevhid bulunması nedeni ile Gazze’de soykırım yapan İsrail’e Müslüman ülkelerin yoğun tepki vermelerinin beklenebileceği öngörülebilir. Ancak, Gazze örneğinde olduğu gibi kınamanın ötesine geçemeyen Müslüman ülkelerin, bu konuda da yine aynı şekilde hareket edebileceklerini değerlendirebiliriz. İsrail bunun rahatlığı içinde hareket etmektedir. İsrail’in bu hamlesinin Trump’ın Gazze’de geçmeyi planladığı ikinci aşama öncesine denk getirilmiş olması son derece önemlidir. Bu planın hayata geçmesi ile başta Gazzeli Filistinliler olmak üzere Filistinlilerin Somaliland’a sürülebileceği nerede ise kesin gibidir. Bir zamanlar Yahudi Devleti için izin verilmeyen bu topraklara Filistinlileri yerleştirmesi İsrail’i rahatlatacak ve bütün gücünü kullanarak bölgesinde sınırlarını daha genişletme imkanı bulabilecektir. https://gazeteoksijen.com/dunya/israil-basini-yazdi-tel-avivin-somal-iland-hamlesinde-basrol-mossa-din-260891
Somaliland ile işbirliği aynı zamanda İran’ın tam kesilemeyen kolu olan Husilerle mücadelede de daha etkin rol oynayabilmesini sağlayabilecektir. Burada kuracağı üs ile deniz ticaretini engellemeye çalışan Somali ağırlıklı korsanlar ve Husiler gibi gruplarla etkin mücadele edeceğini göstererek, ticaret için deniz ulaşımını kullanan ülkelerinde emniyetli deniz ticaret için onaylarını alabilecektir.
İsrail’in bu hamlesinin Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki güvenlik dengelerine etkileri olacaktır. Girişim, Somaliland’ın tanınma sürecini tetikleyebilir. Daha önce Somali ile tarihsel toprak sorunları bulunan ve son krizde Türkiye’nin arabuluculuğunda çatışmanın eşiğinden dönen Somali-Etiyopya ilişkileri yeniden gerginleşebilir. Etiyopya’nın denize çıkma isteği ve İsrail ile ilişikleri, Etiyopya’nın daha önce yaptığı şekilde Somaliland’ı tanıması ile sonuçlanabilir ve bu durumda Somali-Etiyopya arasında çatışmaları tetikleyebilir.
KAYNAKÇA:
İlhan.S.(2026). Siyonizmin Somali’ye ilgisi ve Harare Özerk Yahudi Devleti’ni Kurma Girişimi, SD Analiz, https://www.sde.org.tr/analiz/siyoniz-min-somali-ye-ilgisi-ve-harare-oz-erk-yahudi-devleti-ni-kurma-girisi-mi-haberi-62311