ABD-İsrail ittifakı ve çöken güvenlik anlayışı: Türkiye’nin inşa edebileceği yeni güvenlik mimarisi

ABD-İsrail ittifakı ve çöken güvenlik anlayışı: Türkiye’nin inşa edebileceği yeni güvenlik mimarisi

Soğuk Savaş sonrası dönemde Sovyet Rusya’sının dağılması ile ABD tek başına bir güç haline gelmiş ve uluslararası sistem tek kutuplu bir güvenlik yapısına evrilmiştir. Böylece güvenlik mimarisi Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde şekillenmiştir. Ancak bu yapı, özellikle Orta Doğu bağlamında kalıcı bir istikrar üretmekte yetersiz kalmış; aksine bölgesel çatışmaların sürekliliğini besleyen bir zeminin oluşmasına neden olmuştur (Ikenberry, 2001; Davutoğlu, 2001).

Son dönemde İsrail’in İran’a yönelik saldırgan politikaları ve bu politikalara ABD’nin verdiği açık destek, mevcut güvenlik düzeninin sarsıldığı ve meşru anlamını yitirdiği anlamına gelmektedir. Çünkü ABD’nin bölge ülkelerine verdiği güvenlik garantisi İran’ın bölge ülkelerine saldırıları ile çökmüştür. Bu durum, klasik güvenlik anlayışının ötesinde, bölgesel aktörlerin merkezde olduğu yeni bir güvenlik mimarisine duyulan ihtiyacı ortaya koymaktadır (Aksan, 2026).

Bu çalışmanın temel iddiası; Orta Doğu’da çöken güvenlik düzeninin yerine, Türkiye merkezli, çok taraflı ve bölgesel sahiplenmeye dayalı yeni bir güvenlik mimarisinin inşa edilmesinin hem mümkün hem de gerekli olduğudur.

1. Güvenlik Mimarisi ve Teorik Yaklaşımlar

Güvenlik mimarisi, yalnızca askeri ittifaklardan ibaret olmayıp; diplomatik ilişkiler, ekonomik bağımlılıklar ve uluslararası normatif düzenlemelerin tamamını kapsayan çok boyutlu bir yapıyı ifade etmektedir (Buzan, 1991). Gerçekçi bir yaklaşıma göre ortaya çıkan Realist güvenlik anlayışına göre; devletler, anarşinin ve terörizmin hâkim olduğu uluslararası sistemde hayatta kalmak için askeri, siyasi ve ekonomik güçlerini sürekli artırmaya çalışmaktadırlar (Mearsheimer, 2001). Bu kapsamda ABD-İsrail özellikle Orta Doğu İslam coğrafyasında güç kullanımı üzerinden bölgesel hakimiyetlerini sağlamaya çalışmaktadırlar. Liberal Perspektif yaklaşımında uluslararası devletler ve kurumlar ortaya koydukları işbirliği mekanizmaları ile çatışma ortamlarını azaltmaya gayret etmektedirler (Keohane & Nye, 1977). Ancak Orta Doğu’da bu tür ilişkilerin kurulamaması ve zayıf kalması, güvenlik boşluğunu derinleştirmiştir. Uluslararası İlişkiler literatüründe Barry Buzan’ın geliştirdiği Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi, güvenliğin coğrafi olarak iç içe geçmiş devletler arasında şekillendiğini ortaya koymaktadır (Buzan & Wæver, 2003). Orta Doğu’da dış müdahalelerin sürekliliği güvenlik anlayışını olumsuz yönde etkileyerek bu teoriyi doğrulamaktadır. Tüm bunların ötesinde Türk akademik literatüründe Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” yaklaşımı, Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi mirası üzerinden bölgesel düzen kurucu rolüne dikkat çekmekte ve öne çıkarmaktadır (Davutoğlu, 2001).

2. ABD-İsrail Ekseni: Güvenlik mi, İstikrarsızlık mı?

ABD’nin Orta Doğu politikası uzun yıllardır İsrail’in güvenliğini merkeze alan bir strateji üzerine kuruludur (Mearsheimer & Walt, 2007). Ancak bugün geldiğimiz noktada bu yaklaşımın gerçekte bölgesel güvenlik algısını bozarak yeni güvenlik tehditlerini ortaya çıkardığı görülmektedir. Ancak Walt’ın 1987 yılında ortaya koyduğu ve günümüzde hala Batılı birçok ülkenin benimsediği anlayışa göre ABD’nin İsrail’e verdiği destek, bölgedeki “demokratik müttefiklerin korunması” açısından zorunluluk olarak görülmektedir (Walt, 1987). Ancak özellikle son ABD-İsrail ve İran savaşı sonrası ortaya çıkan fiili durum aksi eleştirel görüşün daha gerçekçi olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü oluşan fiili durum güvenliğin tesisi yerine gerçekte uluslararası hukukun zayıfladığını, bölgesel güç dengesinin bozulduğunu ve çatışmaların kronikleştiğini ortaya koymaktadır (Falk, 2018). Türkiye bu anlamda Falk’ın görüşünü benimsemekte ve Türk dış politikasında “güvenlik üretmek yerine güvenlik tükettiği” anlayışına dikkat çekmektedir. Boynukaraya göre bölgede istikrarın sağlanması ancak bölge ülkelerinin kendi çıkarları doğrultusunda geliştireceği, kurumsallaşmış güvenlik ortaklığının kurulması ile mümkün olacaktır (Boynukara, 2025).

3. İran ve Körfez Ülkeleri: Çatışma ve Bağımlılık Arasında Bir Yaklaşım

İran, 1979 Devrimi sonrasında yaşanan rejim değişikliği ve özellikle İran-Irak Savaşı sonrası ülkenin edindiği güvenlik kaygısı sonrasında bölgesel güvenlik stratejisini asimetrik güç unsurları, vekâlet savaşları ve caydırıcılık temelli savunma anlayışı üzerine inşa etmiştir. İran, bölgesel anlamda rakip ülkelerle doğrudan konvansiyonel bir savaşa girmektense bölgedeki müttefik unsurlar, milis yapılar ve siyasi etki ağları üzerinden nüfuz alanı oluşturmayı tercih etmiştir. Bu strateji, İran’ın doğrudan savaş riskini azaltırken öte yandan bölgesel etkisini genişletmesine imkân sağlamaktadır (Konukçu, 2018).

Buna karşılık İsrail başta olmak üzere Körfez ülkeleri, güvenliklerini büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri korumasına ve stratejik güvenlik şemsiyesine dayandırmaktadır. Özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Katar gibi ülkeler, savunma politikalarını büyük ölçüde ABD merkezli ittifak sistemine göre şekillendirmiştir. Bu durum kısa vadede rejim güvenliği ve askeri koruma sağlasa da uzun vadede bölgesel güvenlik kapasitesinin bağımsız biçimde gelişmesini engelleyen yapısal bir bağımlılık üretmiştir. Konukçu’ya (2018) göre bu bağımlılık, Körfez ülkelerinin kendi güvenlik mimarilerini kurmalarını zorlaştırmakta ve bölgesel krizlerde dış aktörlerin belirleyiciliğini artırmaktadır.

Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın’a (2017) göre; Orta Doğu ve özellikle körfez güvenlik sistemi uzun yıllar boyunca “ithal güvenlik” anlayışı üzerine kurgulanmıştır. Dolayısı ile bu durum bölgesel istikrarı kalıcı hale getirmek yerine kırılgan bir yapıya dönüştürmektedir. Bölgede dış güçlere dayalı güvenlik politikaları, bölge devletlerini kısa vadeli koruma altına alsa da uzun vadede ortak savunma refleksi ve stratejik güven kültürünün gelişmesini engellemektedir.

K A PA K

4. Türkiye’nin Yükselen Rolü: Dengeleyici Güç mü, Kurucu Aktör mü?

Türkiye, jeopolitik konumu, askeri kapasitesi ve barışa dayalı diplomatik adımları sayesinde bölgesel güvenlik mimarisinde kritik bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin bölgesel ve küresel siyasetteki rolü; yalnızca klasik bir dış politika aktörü olmanın ötesinde, çevresindeki kriz alanlarını etkileyebilen, yön verebilen ve gerektiğinde yeni diplomatik zeminler oluşturabilen bir “merkez ülke” anlayışı çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin tarihsel mirası, jeopolitik konumu ve çok yönlü diplomatik girişimleri ile denge unsuru olurken düzen kurucu bir aktör olarak öne çıkmasına da katkı sağlamaktadır. Türkiye; Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Afrika gibi farklı jeopolitik bölgelerde tarihsel ilişkileri sonucu etkili olmakta ve güvenlikten enerji politikalarına kadar geniş bir alanda çok yönlü bir dış politika yürütebilmektedir. Bu nedenle Türkiye yeni bölgesel güvenlik mimarisi inşasında aktif rol alan stratejik bir merkez olma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir (Davutoğlu, 2001). Bu durumu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, «Teşkilat Akademisi Liderlik Okulu»nun açılış konuşmasında yaptığı konuşmada; “Coğrafyamızda Türkiye’nin merkezinde yer aldığı yepyeni bir denklem kurulmaktadır” şeklinde ifade ederek teyit etmiştir (Miş, 2025).

Yasin Aktay’a göre Türkiye, yeni küresel düzen içerisinde bölgesel bir aktör olmakla beraber bölgesinde artan çok yönlü güvenlik krizleri içerisinde yıldızı parlayan stratejik bir güç olarak öne çıkmaktadır. Aktay, ABD-Çin rekabetinin sertleştiği, Avrupa güvenlik mimarisinin sarsıldığı, Orta Doğu’da çatışmaların derinleştiği ve Afrika’da nüfuz mücadelelerinin arttığı yeni dönemde, güç dengelerinin yeniden kurulduğunu belirtmektedir. Bu süreçte Türkiye; Gazze meselesinden Suriye’ye, enerji koridorlarından diplomatik arabuluculuğa kadar birçok alanda etkisini hissettiren, küresel ölçekte neredeyse her kriz dosyasında varlığı aranan bir ülke konumuna gelmiştir. Özellikle Filistin meselesinde ortaya koyduğu insani ve siyasi duruş sayesinde Türkiye’nin yalnızca askeri veya diplomatik alanda değil, aynı zamanda ahlaki ve normatif bir güç olarak da yükseldiğini ifade etmektedir. Aktay’a göre, Türkiye’nin olmadığı bölgesel bir denklem kurmak neredeyse mümkün değildir. Bu nedenle Türkiye, yeni küresel güvenlik mimarisinin şekillenmesinde merkez ülkelerden biri haline gelmiştir.

TÜRKIYE, JEOPOLITIK KONUMU, ASKERI KAPASITESI VE BARIŞA DAYALI DIPLOMATIK ADIMLARI SAYESINDE BÖLGESEL GÜVENLIK MIMARISINDE KRITIK BIR AKTÖR OLARAK ÖNE ÇIKMAKTADIR. TÜRKIYE’NIN BÖLGESEL VE KÜRESEL SIYASETTEKI ROLÜ; YALNIZCA KLASIK BIR DIŞ POLITIKA AKTÖRÜ OLMANIN ÖTESINDE, ÇEVRESINDEKI KRIZ ALANLARINI ETKILEYEBILEN, YÖN VEREBILEN VE GEREKTIĞINDE YENI DIPLOMATIK ZEMINLER OLUŞTURABILEN BIR “MERKEZ ÜLKE” ANLAYIŞI ÇERÇEVESINDE DEĞERLENDIRILMEKTEDIR. BU YAKLAŞIM, TÜRKIYE’NIN TARIHSEL MIRASI, JEOPOLITIK KONUMU VE ÇOK YÖNLÜ DIPLOMATIK GIRIŞIMLERI ILE DENGE UNSURU OLURKEN DÜZEN KURUCU BIR AKTÖR OLARAK ÖNE ÇIKMASINA DA KATKI SAĞLAMAKTADIR.

5. Türkiye Merkezli Yeni Güvenlik Mimarisi: Bir Model Önerisi

Orta Doğu’da mevcut güvenlik mimarisinin dış müdahalelere bağımlı, kırılgan ve sürdürülemez hale gelmesi, bölge ülkelerinin bölge dışı aktörlere bağımlı olmayan bir güvenlik anlayışını kurmasını zorunlu hale getirmiştir. Ancak bölge ülkelerinin gerek savunma sanayi ve gerekse askeri yapılanma anlamında yeterli olmamaları Türkiye merkezli güvenlik mimarisini öne çıkarmaktadır. Güvenliğin dış aktörlerden arındırılarak bölge ülkelerinin sahiplenmesiyle yeniden teşkil edilebilmesi özellikle Türkiye, İran ve Körfez ülkelerini içerisine alan çoklu katılımlı bir güvenlik platformunun oluşturulmasıyla mümkün olabilecektir. Özellikle enerji koridorları ve transit hatlar üzerinden kurulacak karşılıklı bağımlılık ilişkisi, bu mimarinin ekonomik temelini güçlendirecektir. İpek’e (2025) göre Türkiye’nin enerji güvenliği yalnızca arz çeşitliliğiyle değil, Orta Koridor ve Irak Kalkınma Yolu gibi projeler üzerinden bölgesel iş birliği ve diplomatik etki kapasitesiyle birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle enerji jeopolitiği, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda yeni güvenlik mimarisinin kurucu unsurlarından biri olacaktır.

Bu modelin güvenlik ayağında ise Türkiye’nin gelişen savunma sanayi kapasitesi ve askeri caydırıcılığı önemli bir rol üstlenmektedir. Yerli savunma sistemleri, hava savunma kapasitesi ve bölgesel krizlere müdahale kabiliyeti, Türkiye’yi yalnızca dengeleyici değil aynı zamanda düzen kurucu bir aktör haline getirdiğini yukarıda izah etmiştik. Ancak bu yapının sürdürülebilir olabilmesi için uluslararası hukuka dayalı normatif bir zeminin oluşturulması şarttır. Meşruiyet üretmeyen güvenlik modelleri kısa vadeli sonuçlar doğursa da uzun vadede yeni krizlerin kaynağı haline gelebilecektir. İfade etmeye çalıştığımız bu modelin uygulanmasının önündeki en kritik engel bölge ülkeleri arasındaki güven eksikliğidir. İran-Suudi Arabistan rekabeti, ABD’nin bölgedeki varlığını sürdürme isteği ve İsrail’in mevcut statükoyu koruma çabası gibi hususlarda ciddi engellerden biridir. Tüm bu zorluklara karşın mevcut durumun sürekli çatışma üreten yapısı dikkate alındığında, alternatif ve bölgesel sahiplenmeye dayalı yeni bir güvenlik mimarisi arayışı artık bir tercih değil stratejik bir zorunluluk haline geldiği gerçeğini göz ardı etmemek gerekmektedir (Davutoğlu, 2001).

Boynukalın bu konuda net bir model ortaya koymaktadır; Orta Doğu’da kalıcı istikrarın sağlanabilmesi dış güçlerin güvenlik dayatmalarıyla değil, bölge ülkelerinin kendi çıkarları ve ortak iradeleri doğrultusunda oluşturacakları kurumsallaşmış bir güvenlik iş birliğiyle mümkün olacağına vurgu yapmaktadır. Bölgenin askeri rekabeti derinleştiren dış müdahaleler yerine, kolektif güvenlik anlayışını benimseyen, devlet yapısını güçlendiren ve ekonomik işbirliğini önceleyen bölgesel bir güvenlik mimarisine ihtiyacı olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Özellikle Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bölgesel aktörlerin öncülüğünde kurulacak çok merkezli bir güvenlik ve iş birliği platformu, hem kriz yönetimini kolaylaştıracak hem de dış güçlerin bölgesel karar alma süreçlerindeki belirleyiciliğini azaltacaktır. İran’ın bu süreçte çatışmayı körükleyen nüfuz politikalarından uzaklaşması halinde bu yapının önemli bir parçası olması mümkün olacaktır. Bu nedenle yeni bölgesel güvenlik mimarisi artık bir tercih değil, Orta Doğu’nun barışı ve istikrarı için stratejik bir zorunluluktur.

YERLI SAVUNMA SISTEMLERI, HAVA SAVUNMA KAPASITESI VE BÖLGESEL KRIZLERE MÜDAHALE KABILIYETI, TÜRKIYE’YI YALNIZCA DENGELEYICI DEĞIL AYNI ZAMANDA DÜZEN KURUCU BIR AKTÖR HALINE GETIRDIĞINI YUKARIDA IZAH ETMIŞTIK. ANCAK BU YAPININ SÜRDÜRÜLEBILIR OLABILMESI IÇIN ULUSLARARASI HUKUKA DAYALI NORMATIF BIR ZEMININ OLUŞTURULMASI ŞARTTIR. MEŞRUIYET ÜRETMEYEN GÜVENLIK MODELLERI KISA VADELI SONUÇLAR DOĞURSA DA UZUN VADEDE YENI KRIZLERIN KAYNAĞI HALINE GELEBILECEKTIR. İFADE ETMEYE ÇALIŞTIĞIMIZ BU MODELIN UYGULANMASININ ÖNÜNDEKI EN KRITIK ENGEL BÖLGE ÜLKELERI ARASINDAKI GÜVEN EKSIKLIĞIDIR.

Sonuç

Orta Doğu’da dış müdahalelere dayalı ve bölge halklarının beklentilerini göz ardı eden güvenlik anlayışı sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail ekseninde şekillenen güvenlik politikaları, barış ve istikrar üretmek yerine çatışmaları derinleştirmiş, devletler

K A PA K

arasındaki güvensizliği artırmış ve uluslararası hukukun meşruiyetini yok saymıştır. İsrail terör devleti, on yıllardır Orta Doğu güvenlik anlayışını uluslararası hukuku hiçe sayan saldırgan politikalar üzerinden şekillendirmeye çalışmaktadır. Özellikle Gazze’de yürüttüğü yıkıcı saldırılar, İran’a yönelik doğrudan askeri hamleleri ve yalnızca İran ile sınırlı kalmayıp Lübnan, Suriye ve Yemen üzerinde sürdürdüğü müdahaleci ve istikrarsızlaştırıcı politikalar, bölgede kalıcı güvenliğin bu anlayışla tesis edilemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur. İsrail terör devletinin Filistin işgalinde dini referanslar ve tarihsel yayılmacı hedefler üzerinden sürdürdüğü siyaset, artık yalnızca Filistin meselesi olmaktan çıkmış; başta Körfez ülkeleri ve Türkiye olmak üzere tüm bölge için doğrudan stratejik bir tehdit haline gelmiştir.

Bu tablo yalnızca askeri değil aynı zamanda medeniyet ve kimlik eksenli bir çatışmayı da ortaya koymaktadır. Ursula von der Leyen’in Türkiye karşıtı açıklamaları ve Batılı ülkelerin yalnızca jeopolitik ya da ekonomik çıkarlarla değil aynı zamanda İslam dünyasına karşı tarihsel ve zihinsel bir güvenlik anlayışı ile yaklaştığını göstermektedir. Bu nedenle bölge ülkelerinin karşı karşıya kaldığı güvenlik meselesi yalnızca bir sınır güvenliğinden ibaret değil, aynı zamanda medeniyet coğrafyasının geleceğini koruma meselesi olarak karşımızda durmaktadır.

Türkiye ise tarihsel bağları, jeopolitik konumu, gelişen savunma sanayisi ve çok yönlü diplomatik anlayışı ile bu yeni düzenin inşasında en güçlü adaylardan biri olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin Orta Doğu politikası askeri caydırıcılıktan öte; adalet, istikrar, bölgesel sahiplenme ve ortak refah anlayışına dayanmaktadır. Gazze meselesinden Suriye krizine, enerji koridorlarından diplomatik arabuluculuğa kadar birçok alanda izlediği politikalar, Türkiye’yi yalnızca dengeleyici değil aynı zamanda düzen kurucu bir aktör haline getirmiştir. Bölgesel güvenliğin dış aktörlerin himayesiyle değil, bölge ülkelerinin ortak iradesiyle sağlanabileceği gerçeği artık daha açık görülmektedir. Bu nedenle Türkiye ve bölge ülkeleri, medeniyet coğrafyamızda bir ve beraber hareket ederek ekonomik iş birlikleri, enerji koridorları ve savunma sanayi ortaklıkları üzerinden güçlü bir bölgesel güvenlik ittifakını hayata geçirmek zorundadır. Türkiye merkezli, çok taraflı, hukuki meşruiyeti esas alan ve ortak savunma işbirliğini güçlendiren yeni bir güvenlik mimarisi yalnızca bir alternatif değil, Orta Doğu’nun geleceği için stratejik bir zorunluluktur. Bu artık bir temenni değil, doğrudan varoluşsal bir gereklilik haline gelmiştir. Kalıcı barış ancak dış müdahalelerle değil, ortak akıl, ortak güç ve ortak medeniyet bilinciyle mümkün olacaktır.

KAYNAKÇA