1. Huntington’un Medeniyetler Çatışması Tezi
Soğuk Savaş döneminde, ABD ve SSCB direkt savaşa girmemişler ve sıcak çatışmadan uzak durmuşlardır. Ancak, yerel çatışmalar, bölgesel savaşlar, iç karışıklıklar, rejim ihracı ve propaganda faaliyetleri ile denge ve korku siyaseti gütmüşler, bu yöntemlerle birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışmışlardır (Kantarcı, 2012:3).
Berlin Duvarı’nın 9 Kasım 1989’da yıkılması ile birlikte, liberalizm komünizme karşı galibiyetini ilan etmiştir. Böylece ulus devletlerin küreselleşmenin etkisine girdiği başka bir dönem başlamıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile Avrupa’da sınırlar artık ekonomik faaliyetler ve ticaret için engelleyici değildi. ABD ve Avrupa ülkeleri ticaret ve ekonomik faaliyetler üzerinde etkilerini kaybetme durumu ile bir anda yüz yüze kalmışlardır. Bunun önlenmesi için Sovyet tehdidinin ve komünizmin yerine bir düşman bulunmasına ihtiyaç vardı. Soğuk Savaş sonrasında, Avrupa’da yeni kimlik tanımlanması, müşterek idealler oluşturmak için belirli odaklar, politik kurumlar ve devletler bazında yeni bir tehdit unsuru, yeni bir öteki arama faaliyeti başlatılmıştır.
Samuel P. Huntington ilk olarak 1993 yılında yayımladığı, sonradan kitap olarak çıkacak olan “Medeniyetler Çatışması mı?” başlıklı makalesinde kısaca; Soğuk Savaş sonrasında dünya için en büyük tehlikenin İslam olduğunu ima ederek, “Medeniyetlerin çatışması dünya barışı için en büyük tehlikedir ve medeniyetlere bağlı uluslararası düzen bir dünya savaşına karşı en büyük güvencedir.” şeklinde ifade etmiştir (Huntington, 2005:10).
Avrupa’da İslamofobi faaliyetleri esasen 80’li yıllardan itibaren artmaya başlamıştır. Huntington, Soğuk Savaş sonrasında Balkanlardaki kamplaşmaları şöyle açıklar: “…Balkanlarda istikrar yerini, İslam ve Ortodokslukta kök salan medeniyet temelli kamplaşmalara bırakmaktadır. Biri Doğu Ortodoksluğu kisvesine bürünmüş, diğeri İslami esvaplarla örtünmüş olan iki eksen ortaya çıkmaktadır” (Huntington, 2005:176).
Soğuk Savaş sonrası meydana gelen gelişmelerin ve gelişmelerin niteliklerinin kendi görüşlerini teyit ettiğini vurgulayan bir yargı ile Huntington şu şekilde açıklamaktadır: “Soğuk Savaşın bitiminden sonraki önemli gelişmelerin çoğu medeniyet paradigması ile uyumlu olup bu paradigma tarafından tahmin edilebilir gelişmeler olmuştur. Bunlar şunlardır: Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılması bu ülkelerin eski topraklarında savaşların sürüyor olması bütün dünyada köktendinciliğin yükselmesi, Rusya, Türkiye ve Meksika’da kimlik konusunda mücadelelerin olması Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya arasında ticari çatışmanın yoğunlaşması İslam devletlerinin Batının Irak üzerindeki baskılarına direnmeleri, İslami devletlerin nükleer silah temin etme ve bunları kullanma gayretleri…” (Huntington, 2005:33).
Huntington tezinde, İslam medeniyetinin köklerini, bilim ve gelişmelere katkılarını hiçbir şekilde dikkate almadan medeniyet kavramını ayrımcılık ve Hristiyanlık (Ortodoksluk hariç) temelinde açıklamaktadır. Ona göre, Doğu-Batı ikilemi Batı’nın ortaya koyduğu mitlerdir. Dünya, Soğuk Savaş yıllarında büyük ölçüde ideolojik temelde kutuplaşmıştı ve tek bir kültürel yelpaze yoktu. Doğu-Batı kutuplaşmasında, Batı’nın Avrupa medeniyeti şeklinde anlaşıldığı, bunun yanlış olduğu, Doğu-Batı tabirinin ise aslında “Batı ve diğerleri” şeklinde revize edilmesinin uygunluğunu ifade etmektedir (Huntington, 2005:35).
“Batı ve diğerleri” şeklinde yapılan tanımlama tahrik edici ve toplumları provoke edicidir. Mamafih, Orta Çağ’da Haçlı Seferlerinin sebeplerini incelediğimizde Huntington’un bu tanımlamasını belki biraz daha net anlayabiliriz. Haçlı Seferlerinin dini nedenlerini sıralarsak, Hristiyanlık, Yahudilik ve Müslümanlıktır. Hristiyanlık Haçlı Seferlerinin sebeplerinden biridir. Bunun açıklaması şöyledir: Batı için en önemli birleştirici unsur “Hristiyanlık” olmuştur. Bu bağlamda, Haçlı Seferlerinin önemli gerekçelerinden birisi; Hristiyan Âlemi’nin kendi içinde yaşamış olduğu mezhepsel ayrılıklar ve ağırlığı oluşturan Katolik anlayışın “Heretik” kabul ettiği diğer yaklaşımları ortadan kaldırma ve yok etme isteğidir. Yani, Katoliklik dışındaki Hristiyanlık mezhepleri de Haçlıların hedefi olmuştur (Demirkent, 1994:65).
Diğer hedefler ise Yahudiler ve Müslümanlardır. Haçlı Seferleri boyunca Katolikler dışındaki birçok Hristiyan mezhep mensupları ile birlikte Müslüman ve Yahudiler ciddi bir katliama maruz kalmışlardır. Bu konuda kaynaklarda oldukça çarpıcı örnekler yer almaktadır. Örneğin; I. Haçlı Seferinde Kudüs’ün Haçlılarca ele geçirilmesi sırasında Yahudiler toplu katliamlara maruz kalmışlardır. IV. Haçlı Seferlerinde de Ortodoks Hristiyanlarla birlikte katledilen Yahudilerle ilgili oldukça kayıt ve kaynak mevcuttur. Haçlılar, Yahudileri öldürenlerin sevap kazana caklarını iddia ederek, onları toplu katliamlara maruz bırakmışlardır. Hatta bazı Yahudiler bu katliamlardaki dehşet sebebiyle önce ailelerini, sonra da kendilerini öldürme yöntemini tercih etmişlerdir (Kaleli, 2013:21-35).
Haçlı Seferlerinde yaşananlar ortada iken, Huntington’a göre; Batı medeniyeti oldukça başarılı, diğer kültürler ve medeniyetler başarısızdır. Tez’e göre Batı Hristiyan (Katolik) mirasına sahip ülkeler her açıdan gelişmekte, demokratik siyasette başarılı sınavlar vermekte ve ekonomik gelişmelerini hızlıca tamamlamaktadırlar. Ortodoks ülkeler politik ve ekonomik açıdan sürekli bir belirsizliğe düşmüşlerdir. İslam ülkeleri ve cumhuriyetleri için gelecek ise oldukça karanlıktır (Huntington, 2005:35).
Batıya karşı İslam ve Konfüçyüsçülüğün ittifak edeceği iddiası da tezde yer almaktadır. Günümüzden bakıldığında bu görüşler, sadece iddia ve tez olarak kalmıştır. Huntington bu varsayımını Graham Fuller’e dayandırmaktadır. Fuller ise bu savını şöyle açıklar:
“Konfüçyüsçü İslami ittifakı Hazreti Muhammed ve Konfüçyüs Batı karşıtı olduğu için değil ama bu kültürler Batının kısmen suçlandığı şikayetleri dile getirme aracı sundukları için gerçekleşebilir. Suçlanan bu Batı; politik askeri ekonomik ve kültürel hakimiyeti devletlerin ‘artık daha fazla kabul etmek zorunda hissetmedikleri’ bir dünyada giderek öfkeyle anılmaya başlayan bir Batıdır” (Fuller, 1994:95).
Huntington, nihai olarak söylemlerinde medeniyet çatışmasının kaçınılmaz olduğunu ifade etmektedir. Ona göre bu çatışma gelecekte dünya barışı ve insanlık için en büyük tehdittir. Bu bağlamda uluslararası düzen ve bu düzeni sağlayan kurum ve kuruluşlar Batı dünyası için en büyük güvencedir. Şu satırları oldukça provokatiftir:
“Ancak uzun vadede Muhammed kazanmaktadır Hristiyanlık din değiştirme yoluyla yayılırken İslamiyet hem din değiştirme hem de nüfusun çoğalmasıyla artmaktadır. Dünyadaki Hristiyanların oranı 1980’lerde en yüksek düzeye %30’a gelmiş ve bir süre değişmemiştir ve şu anda azalmaktadır. Tahminen 2025 yılında Dünya nüfusunun ancak %25’i Hristiyan olarak kalacaktır. Yüksek nüfus artışı nedeniyle dünyadaki Müslümanların oranı dramatik bir biçimde artmaya devam edecektir. Bu yüzyılın sonunda dünya nüfusunun %20’si Müslümanlardan oluşacak daha sonra sayıca Hristiyanları geçecekler ve büyük olasılıkla 2025 yılında Dünya nüfusunun yüzde otuzunu oluşturacaklardır” (Huntington, 2005:85).

2. NATO’nun Soğuk Savaş Sonrası Tehdit Algısı ve İslam
Sovyetler Birliği’nin Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov, 19 Mart 1945’te “yeni şartlara uyum sağlaması ve iyileştirmeler yapılması” gerekçesiyle Kasım 1945’te süresi dolacak olan 1925 Sovyetler Birliği-Türkiye Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın yenilenmeyeceğini ilan etti. Böylece Türkiye ciddi seviyede Sovyet tehdidine maruz kalması neticesinde 1952 yılında Anti-Sovyet bir askeri örgütlenme olan NATO’ya katıldı (Bilgin, Türkman, 2023:288).
NATO’ya kabul edilmesini kolaylaştırıcı diğer bir sebep, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyinin (BMGK), 27 Haziran 1950 tarihli kararı neticesinde, Kuzey Kore işgalini sonlandırmak için Kore Yarımadası’na asker göndermeye onay vermesi üzerine Türkiye’de BM tarafında savaşa katılma kararı aldı. Amerikan birliklerinden sonra Kore Savaşı’nda en fazla kayıp veren ülke Türkiye oldu. Bu savaşta 706 askerimiz şehit olmuş, 2.111 kişi de yaralanmıştır. Türkiye’nin Kore Savaşı’nda oynadığı çok önemli rol genel olarak Batı dünyasında, özellikle Amerikan kamuoyunda Türkiye’ye karşı sempatiyi arttırdı. Netice olarak; 18 Şubat 1952’de Türkiye NATO’ya girmiştir (Bilgin, Türkman, 2023:288).
Türkiye, Soğuk Savaş yıllarında özellikle 1945 yılında Sovyet tehdidinin yüksek seviyeye ulaşması ile birlikte Batı savunmasının bir unsuru haline gelmiştir. Özellikle 1952 yılına gelindiğinde Türkiye, artık Batı güvenlik sisteminin bir parçası haline dönüşmüş ve ABD tarafından “Avrupa’nın Parçası” olarak yeni bir sınıflandırmaya tabi tutulmuştur.
Türkiye NATO’ya girmesiyle almış olduğu Batı kaynaklı ekonomik ve askeri yardımlar ile Doğu Akdeniz'de Sovyetlerin politik gücünü dengeleme görevini yerine getirmiştir. Analist Dietrich Jung ve Wolfango Piccoli’nin ifadesiyle bu vazife “Osmanlıdan tevarüs” etmiştir. Bu süreçte Türkiye neredeyse Arap ve İslam ülkeleriyle ilişki geliştirmemiştir (Fuller, 2017:82).
26 Aralık 1991 tarihinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasıyla Soğuk Savaş sonlanmıştır. Komünizm tehdidinin kalkması ile birlikte, Avrupa’nın tehdit algısında, Medeniyetler Çatışması tezi bağlamında görüşler ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın bu kimlik bunalımı yıllarında İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, 1990 yılında İskoçya’da yapılan NATO (North Atlantic Treaty Organization-Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) toplantısında “yeşil düşman” tanımlaması ile imaen yeni düşmanı İslam olarak açıklamıştır. Thatcher, NATO’nun “kızıl düşman”ı olan komünizmin yerini artık yeni düşman olarak İslam’ın alması gerektiğini ifade etmiştir (Yeniçeri, 2011:1).
Bu dönemde başka ilginç görüşler de ortaya çıkmıştır. İngiliz The Economist dergisi, 26 Aralık 1992 ile 8 Ocak 1993 tarihli sayılarında gelecek yüzyıl için yaptığı siyasi tahminlerde bazı ilginç senaryolar ortaya atmıştır. İslamcıların Balkanları işgal ederek, Çin ile birlikte eskiden SSCB’nin etkisinde olan alanı ele geçirecek önemli bir blok oluşturacağını ileri sürüyordu. Benzer şekilde 9 Eylül 1993 tarihinde, International Herald Tribune dergisinde “1930’lu yıllardaki nazizm ile faşizm tehdidine ve 1950’li yıllardaki komünistlerinkine benziyor” yorumu ile İslam’ı geçmişteki komünizm ve nazizm tehdidi ile bir sayıyordu.
Bir diğer örnek, Alman haftalık dergisi Die Zeit 2 Nisan 1993’te NATO güçlerinin Komutanı General Galvin görevinden ayrılmadan önce yaptığı açıklamadan yaptığı alıntıdır. Dergi şöyle yazmaktadır:
“Soğuk Savaşı kazandık. Yaklaşık 70 yıllık bu sapmalardan sonra, İslam ile aramızda 1300 yılı aşan eski çatışma durumuna geri döndük”
Saydığımız örneklerden anlaşılacağı üzere Batı ve NATO Soğuk Savaş sonrasında düşman algısında bocalamalar yaşamıştır. İslam’ı tehdit olarak gösterme çabaları sistematik olarak ortaya çıkmıştır. Bunda Huntington gibi entelektüellerin yazdığı tezlerin büyük payı olduğu görülmektedir.

3. İslam Batı İçin Tehdit midir?
Türk-İslam Medeniyeti geçmişte çok büyük aydınlanma dönemleri yaşamıştır. İslam sonrası Doğu’da ortaya çıkan aydınlanma süreci Avrupa’ya ilham olmuştur. Değişik bir deyimle, Avrupa günümüzdeki seviyesini Doğu’ya veya Orta Asya’da ortaya çıkan bilim ve aydınlanma seviyesine borçludur. On ikinci asır gibi geç bir dönemde dahi Avrupa, entelektüel seviye ve sofistike yerleşim yerleri açısından Orta Asya’da bir dönem ortaya çıkan İslam medeniyeti ile boy ölçüşecek seviyede değildi. Peki sonradan ne olmuştur da bu ivme 1300’lerde tersine dönmüştür. Buna verilecek en isabetli cevap, çevresel faktörler, Moğol istilası ve iç kavgalardır (Starr, 2024: 658).
İslam barış dinidir. “İslam” kelimesinin anlamlarından biri “barış” veya “barış ortamına girmek” şeklinde kaynaklarda yer almaktadır.
İslam medeniyeti, İslam dininin tebliğinden itibaren zalimliklere karşı ittifak yapmak ve birlikte yaşama kültürüne sahiptir. Örneğin; Medine Sözleşmesi (622-624) buna güzel bir kanıttır. Sözleşme on bir maddeden oluşmaktadır. Müslümanların kötülüklere ve zulme karşı Medine’de bulunan diğer din mensuplarıyla ittifak ve sözleşme yapması konumuz açısından oldukça çarpıcıdır. Ortak düşmana karşı müşterek hareket edilmesi bağlamında on bir maddeden altı ve yedinci maddeler şu şekildedir:
“6. Yahudiler din hürriyetine sahip olacaklardır. Yahudiler kendi dinlerinde, Müslümanlar da kendi dinlerinde olacaklardır. Bize tabi olan Yahudiler de hiçbir zulme uğramaksızın ve aleyhlerinde bir ittifak olmaksızın yardım göreceklerdir. Herhangi bir harp çıkarsa, taraflar birbirine yardım edeceklerdir. Yahudiler, müminlerin yanında savaşa devam ettikleri müddetçe, savaş masraflarına katılacaklardır.
İki taraf da müşrikleri himaye etmeyecektir. Ne Kureyşliler, ne de onlara yardım edenler, hiçbir surette himaye olunmayacaktır”
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türklerin, diğer dinlerle müttefikliği ve teması ile ilgili misaller bulunmaktadır. Zulme maruz kalan İsveçliler ve Polonyalılar Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Türk-İslam Medeniyetinde zulme uğranılması durumunda kişinin dini aidiyetinin bir önemi yoktur. O savunulması gereken birisidir.
Örneğin; İsveç Kralı XII. Karl (Demirbaş Şarl), 1709 yılında Rus Çarı I. Petro’ya karşı kaybettiği Poltava Muharebesi’nin ardından ağır yaralı olarak Osmanlı’ya sığındı. Başlangıçta 8 günlük bir konaklama planlayan kral, Osmanlı’yı Rusya’ya karşı savaşa kışkırtma siyaseti ve borçları nedeniyle Bender’de 5 yıl 3 ay misafir edildi.
Diğer örnek; Polonyalılarla ilgilidir. 1830 Polonya Ayaklanması’ndan sonra Rusya’dan kaçan Polonyalı göçmenler Osmanlı Devleti’ne sığındı. Prens Czartoryski’nin temsilcisi Michał Czajkowski (daha sonra Müslüman olup Mehmet Sadık Paşa adını aldı) ve Lazarist rahipler tarafından satın alınan ormanlık arazide günümüzde Polonezköy olarak anılan yerleşim yerini kurmuşlardır.
Görüldüğü üzere Türk-İslam Medeniyetinde dini ayrımcılık yoktur; haksızlığa ve zulme uğrayan vardır. Kur'an-ı Kerim’de bir ayetin anlaşılması bu manada çok önemlidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır”
4. Sonuç
İslam barış dinidir. Hiçbir makul ve medeni sistem için tehdit değildir. İslami radikalizm tabir edilen hareketler Batı istihbarat örgütlerinin eseridir. Batı ile Türkler veya Müslümanlar arasında Orta Çağdan itibaren yaşanan çatışma ve savaş ortamı Batı’nın zihnine bir tehdit olarak kazınmıştır. Bu tehdit algısı Soğuk Savaş’ın başladığı 1945’ten bittiği 1991’e kadar bir mola vermiştir. Ancak, sonrasında Sovyet tehdidinin sonlanması ile NATO çevrelerince yapılan birçok analizde yeni düşman üstü kapalı ve açık şekilde “İslam” olarak belirtilmiştir. Yani Batı’nın geçmiş paranoyası yeniden tebarüz etmiş gözükmektedir.
Günümüzde insanlığı tehdit eden tehlikelerle mücadele için çatışma yerine kültürler arasında işbirliğinin ön yargılardan uzak şekilde artırılması gerekmektedir. Alman siyaset bilimci Harold Müller’in Kültürlerin Uzlaşması tezinin ikamesi NATO’nun geleceği için oldukça önemli gözükmektedir. Diğer yandan, günümüzde NATO’nun tüm insanlığı tehdit eden küresel çapta terörizm, uyuşturucu kaçakçılığı, düzensiz göç, enerji güvenliği, başarısız yönetimler, dini ve etnik radikalizm ve İslamofobik faaliyetler konularında etkili bir işbirliği ve müştereklik zemini ve planı olmadığı görülmektedir.
NATO 3.0 ile ilgili metinler incelendiğinde, genellikle askeri işbirliği alanları (külfet paylaşımı, savunma sanayi üretim kapasitesi, çok alanlı güvenlik mimarisi, hibrit tehditler ve dayanıklılık, Doğu-Güney kanat dengesi, stratejik özerklik, teknolojik egemenlik, istihbarat paylaşımı ve diplomasi ve ittifak içi güven ve uyum) şeklinde sıralanmaktadır. Bu başlıkların pratikte ne tür faaliyetler içerdiği henüz müphem gözükmektedir. Diğer yandan, Türkiye’nin maruz kaldığı askeri tehditler dışındaki yakın tehditler belgelerde, genellikle; terörizmle mücadele, sınır ötesi harekâtlar, devlet dışı silahlı aktörler ve vekil unsurlarla mücadele, düzensiz göç, insansız sistem kullanımı, elektronik harp, siber tehditler ve dezenformasyon şeklinde tanımlanmıştır.
Görünen odur ki, NATO’ya üye ülkelerin tehdit algılamaları ve riskleri birbirinden çok farklıdır. Örneğin; Norveç’in veya Lüksemburg’un maruz kaldığı tehditlerle Türkiye’nin maruz kaldığı tehdit seviyesi ve konuları aynı değildir.
Sonuç olarak; Türkiye NATO’ya üye olduğu 1952’den günümüze bir ülke ile savaşa girmemiştir. Ancak, Türkiye, kırk yılın üzerinde PKK terörü ile mücadele etmiştir. Uzun yıllar boyunca ülkenin bölünmesine yönelik ciddi terör saldırılarına maruz kalmıştır. Müttefik ülkelerin ve kuruluşların bu süreçte umursamaz yaklaşımları bir anlamda terör tanımlarındaki farklılıktan ve ön yargılardan kaynaklanmaktadır. Çevresindeki ülkelerde ortaya çıkan istikrarsızlıklar Türkiye’ye göç, uyuşturucu kaçakçılığı ve organize suç olarak etki etmektedir. NATO elbette askeri bir güvenlik örgütüdür. Ancak küresel suç istatistiklerinde özellikle küresel uyuşturucu kaçakçılığında meydana gelen artışlar da askeri tehditler kadar üye ülkelerin bazılarını ve halklarını etkilemektedir. NATO’nun mevcut kapasitesinin bir bölümünü üyelerinin maruz kaldığı bölgesel ve özgün tehditlere desteğe ayırması, bu bağlamda organizasyonel olarak yapılabilecekler konusu tartışılmalıdır.
KAYNAKLAR
Bilgin, M.S., Türkman, S. (2023) 100. Yılında Türkiye Cumhuriyeti’nde Siyasi, Sosyal ve Ekonomik Hayat Cilt II.
Fuller, G.E. (1994) “The Appeal Of Iran,” National Interest 37 (Güz 1994).
Demirkent, I., (1994) “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Gelişimi”, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, İstanbul, 35, (1994): 65.
Huntington, S.P. (2005) Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Okuyan Yayınları, İstanbul.
Kaleli, E, (2013) “Haçlı Seferleri Zamanında Avrupa’da Antisemitizm”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, Yaz, XIII/I, (2013): 21-35.
Kantarcı, Ş. (2012) “Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Sistem: Yeni Sürecin Adı “Koalisyonlar Dönemi mi?”, MSÜ, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Yıl: 8 Sayı: 16
Starr, S.F. (2024) “Kayıp Aydınlanma”, Kronik Yayınları, İstanbul.
Yeniçeri, Ö. (2011). Obama, Haçlı Seferleri ve İslam. Amerika Araştırma Merkezi, 21.yy Türkiye Enstitüsü Yayınları.