Yunanistan’ın EGE’DEKİ MAKSİMALİST YAKLAŞIMININ BİR ANALİZİ

May 16, 2023 - 00:26
 0  160
Yunanistan’ın EGE’DEKİ MAKSİMALİST YAKLAŞIMININ BİR ANALİZİ

24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ve 10 Şubat 1947 Paris Antlaşması ile neticelenen toprak bölüşümü sürecinde Ege Denizi’nde mukim neredeyse bütün adalar Yunanistan’a verilmiştir. Türkiye topraklarına çok yakın mesafede bulunan Yunan adalarının var oluşu nedeniyle de, Türkiye’de bir kıyıdan başka bir kıyıya geçerken iki ülke arasında sorunlar baş göstermektedir. En önemli sorun, Yunanistan’ın adaları silahlandırmaya devam etmesidir.

Yunanistan, Ege ve Meriç'teki savunma yeteneklerini ve askeri varlığını güçlendirmek için İsrail yapımı Spike NLOS füzelerinden satın alacağını beyan etmiştir. Silah sisteminin ülkenin AH-64D saldırı helikopterlerine, dört Machitis sınıfı savaş gemisine ve Apache Delta helikopterlerine kurulacağı bildirilmektedir. Füzelerin satın alınması haberi, Fransa ile Rafale avcı uçakları ve Belharra fırkateyni satın almak için yeni bir anlaşmanın imzalanmasının ardından gelmiştir.

Bir diğer sorun, deniz sınırlarının belirlenmesi sürecidir. Mevcut durumda Türkiye ve Yunanistan karasularının Ege Denizi’ndeki genişliği 6 deniz milidir. Bununla birlikte, Ege Denizi örneğinde, sahillerin karşıt olduğu alanların yanı sıra sahillerin bitişik olduğu bölgelerde de karasuları çerçevesinde Türkiye ve Yunanistan arasında herhangi bir deniz sınırı mevcut değildir. Karasularının 12 deniz miline çıkarılması, Ege Denizi’ndeki çıkar dengelerini Türkiye’nin aleyhine orantısız bir şekilde değiştirecektir. Şu anda, sahip olduğu birçok ada sebebiyle, Yunanistan’ın karasuları Ege Denizi’nin %40’ını oluşturmaktadır. Karasularının 12 deniz miline çıkarılması durumunda bu oran %70’e yükselmektedir. Bu durumda açık deniz büyüklüğü %51’den %19’a düşerken, Türkiye’nin karasuları da Ege Denizi’nin %10’undan daha az kalmaktadır.

Uluslararası hukuk prensiplerini esas almayan, ABD ve AB’nin de tanımadığı Yunanistan’ın Sevilla haritası anakarayı değil adaları esas alarak düzenlenmiş olup, maksimalist deniz yetki alanı iddialarına dayalı bir harita olarak göz önüne çıkmaktadır.

 

Şekil 1. Sevilla Haritası

Fotoğraf: TRT World

 

Yunanistan’da, Ege Denizi’ni adeta bir Yunan denizi olarak lanse etmeye çalışan milliyetçi çevreler Türkiye’yi saldırganlıkla ve provokatif davranmakla itham etmekten vazgeçmemektedirler. Oysa uluslararası antlaşmalar uyarınca silahsızlandırılması gereken adalara silah gönderen, gemiler göndererek tatbikatlar yapan, tacizde bulunan, diyaloga ve müzakerelere daha kapalı olan taraf Yunanistan’dır.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, geçtiğimiz yıl Uluslararası Üniversiteler Konseyi ve Akdeniz Üniversitesi tarafından Atatürk Konferans Salonu'nda düzenlenen Doğu Akdeniz Çalıştayı’nda: "Türkiye'nin çağrılarına rağmen tek taraflı çalışmalar devam ediyor. 2011'de önce KKTC ile anlaşma imzaladık, sonra kendi faaliyetlerimizi devam ettirdik. KKTC'nin bize ruhsat verdiği alanlarda ve yine 2018'de kendi gemilerimizle beraber sondaj çalışmalarına başlayınca kıyamet koptu. Şöyle bir hava estirdiler, 'Türkiye bir gün gemilerini getirdi, sorun başladı'. Oysa öyle değil. Bu sorunun sebebi ne? Yunanistan'ın maksimalist yaklaşımları. Yunanistan hemen burnumuzun dibinde Kaş'ın karşısında Meis Adası'na 2 kilometre uzaklıkta 10 kilometrekarelik bir adacıkta 40 bin kilometrekarelik kıta sahanlığı istiyor. Bu hangi uluslararası hukukta var? Bunu Yunanlılara söylediğimizde, 'Bir yerden başlayalım da sonra orta noktada anlaşırız.' diyor. Öyle maksimalist yaklaşımla adım attıktan sonra nerede buluşacaksınız? Cumhurbaşkanımızın dediği gibi Antalya Körfezi'ne Türkiye'yi hapsetmeye çalışan haritalar ve çalışmaların faydası olmadığını görmek lazım. Bu süreçte yine de tüm kendi hakkımızı KKTC'nin haklarını bir taraftan korurken, güçlüyken bile biraz önce bahsettiğim tüm sorunlarda da aynı şeyi söyleyebiliriz. Kıbrıs'ta da Azerbaycan meselesinde de diğer konularda yine Libya'da dengeleri değiştirmemize rağmen diyoruz ki gelin bu işi beraber çözelim. Bir zenginlik varsa paylaşalım. Sorunları diplomasiyle siyasi yöntemlerle çözelim." diye konuşmuştu.

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı ise, resmi internet sitesinde Türkiye’yle ilgili bir bölüme sahiptir. Bu bölümde Yunanistan, kısaca 1970'lerin başında Türkiye’nin Yunanistan üzerinde egemenlik iddiasında bulunma ve iddia etme konusunda sistematik bir politika başlattığını, Türkiye'nin Yunanistan'a yönelik bu politikasının amacının Lozan Barış Antlaşması'nın merkez ekseni ile uluslararası antlaşmalarda öngörülen bölgesel statükonun ve ayrıca deniz ve hava sahasındaki uluslararası hukuktan kaynaklanan hukuki statünün değiştirilmesi olduğunu, Türkiye'nin Yunanistan'a karşı bu politikasının Kıbrıs'ın “işgali” ile aynı zamana denk geldiğini, o zamandan beri Türkiye’nin iki ülkeyi silahlı çatışmanın eşiğine getiren, giderek artan ihtilaflar ve iddialardan oluşan bir tuval örmeye başladığını, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin temel ilkelerine (savaş tehdidi, silahlı savaş uçakları ile dahi olsa ve hatta yukarıdan gerçekleştirilen şiddetli ulusal hava sahası ihlalleri) aykırı yöntem ve uygulamalarla ihtilafları pratikte teşvik ettiğini, halbuki Yunanistan’ın uluslararası hukuk uyarınca anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi ilkesine sıkı sıkıya bağlı olduğunu, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'ni (UNCLOS 1982) onayladığını, 2015 yılında yaptığı bir açıklamada, 298. madde uyarınca deniz bölgelerinin sınırlandırılmasını Sözleşme Mahkemesi'nin yargı yetkisi dışında bıraktığını, Yunanistan’ın kıta sahanlığının sınırlandırılması sorununu uluslararası hukuk ve özellikle deniz hukuku kurallarına uygun olarak çözmeye çalıştığını, Türkiye'nin AB'ye katılımının temel koşulunun “iyi komşuluk” ilkesine saygı da dahil olmak üzere katılım kriterlerinin zamanında yerine getirilmesi olduğunu, Türkiye’nin katılım sürecinin bir parçası olarak azınlık haklarına ve din özgürlüğüne saygı konusundaki uluslararası ve Avrupa yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini, Yunanistan’ın Türkiye'nin Rum azınlığın uluslararası kabul görmüş haklarına ve Ekümenik Patrikhane'nin din özgürlüğüne saygı duymasına özel önem verdiğini, Türkiye'nin İstanbul ve Gökçeada’daki Rum azınlık ve Ekümenik Patrikhane ile ilgili olarak doğru yönde attığı bazı adımlara rağmen Ankara’nın uluslararası hukuka dayanmayan köhne bir mütekabiliyet mantığının tuzağına düşmeye devam ettiğini, Türkiye’nin vatandaşlarının insan haklarına ve din özgürlüğüne saygı konusundaki yükümlülüklerini Trakya'daki Müslüman azınlığa bağladığını, Yunanistan’ın Trakya'da yaşayan Müslümanların isteklerini dinlediğini ve her alanda ihtiyaçlarına en iyi şekilde cevap verebilmek için tutarlı bir politika uyguladığını, Yunanistan-Türkiye ilişkilerinin normalleşmesi ve iyileştirilmesinin ikili ilişkiler kadar Güneydoğu Avrupa ve Doğu Akdeniz'in istikrarı için de önemli bir faktör olduğunu, Yunanistan’ın her şeyden önce Avrupa entegrasyon sürecinin bir ayağı olan iyi komşuluk ilkesine saygı duymaya büyük önem verdiğini ve bunu pekiştirmek için her türlü çabayı sarf ettiğini, Yunanistan-Türkiye ilişkisini çatışmacı durumdan işbirliğine dönüştürmek için Yunanistan'ın Türkiye'ye dostluk eli uzattığını ve Türkiye'yi Yunanistan-Türkiye ilişkilerinin tam olarak normalleşmesi için komşularına yakışır bir uzlaşma ve yapıcılık ruhu içinde işbirliğine davet ettiğini bildirmektedir.

Yukarıdaki iddialar, her ne kadar iyi komşuluk ve barışı (“irini”) öne çıkarsa da, Yunan adalarının silahlandırılmasını, Türk gemilerinin taciz edilmesini, Kıbrıs Türkleri ile Türkiye’nin dışlandığı enerji anlaşmalarını açıklayamamaktadır. Nitekim Türk Hariciyesi, 19 Ekim tarihli bir açıklamasında şunları beyan etmiştir: “Yunanistan, Mısır ve GKRY liderlerinin katılımıyla 19 Ekim 2021’de yapılan üçlü zirvenin ardından yayınlanan bildiri, Yunan/Rum ikilisinin Türkiye’ye ve KKTC’ye yönelik hasmane politikalarının yeni bir tezahürüdür. Bu bildiriye Mısır’ın da dahil olması ise, Mısır yönetiminin Doğu Akdeniz’de işbirliği yapabileceği gerçek adresi halen kavrayamamış olduğunun göstergesidir. Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin dahil olmadığı hiç bir girişimin başarıya ulaşamayacağını dosta da düşmana da gösterdik. Türkiye, bölge ülkeleri arasında işbirliğini artıracak enerji projelerini desteklemektedir. Ancak, bu projelerin Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin hak ve çıkarlarını gözardı etmemesi ve kapsayıcı olması lazımdır. Bildirideki ifadelerin aksine, bölgedeki gerginliğin esas kaynağı Yunan/Rum ikilisinin maksimalist ve gayri hukuki deniz sınırı iddiaları ve Kıbrıs Türklerini yok saymalarıdır. Bu ikilinin Doğu Akdeniz’de gerginlik çıkarmak için kıta sahanlığımızı ihlal teşebbüslerine geçtiğimiz günlerde gerekli cevap verilmiştir. Hem kendi haklarımızı, hem de Kıbrıs Türklerinin haklarını kararlılıkla korumaya devam edeceğiz.

Öte yandan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından sözkonusu ortak bildiriye ilişkin yapılan açıklamayı destekliyoruz. Ada’daki gerçekleri reddeden bir anlayışın Kıbrıs meselesinin çözümüne katkı sağlaması mümkün değildir. Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü tescil edilmeden yeni bir müzakere sürecinin başlamasının sözkonusu olmayacağını bir kez daha hatırlatırız.”

2 Ekim tarihli açıklamada ise şunlar kaydedilmiştir: “Bilindiği üzere Doğu Akdeniz’de geçtiğimiz yıllarda yaşanan gerginliklerin nedeni Yunanistan ve GKRY’nin maksimalist deniz yetki alanı iddiaları ve ülkemiz ile KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve çıkarlarını yok sayan tek yanlı eylemleridir. Sayın Cumhurbaşkanımız geçtiğimiz yıl AB’ye Doğu Akdeniz’de kapsamlı bir konferans toplanmasını teklif etmiş, Ada’nın ortak sahibi olan KKTC de hidrokarbon kaynakları konusunda Kıbrıs Rum tarafına 13 Temmuz 2019 tarihinde ayrıntılı bir öneri yapmıştır. Tüm bu öneriler masada iken Yunanistan ve GKRY’nin son aylarda Doğu Akdeniz’de gerginliği arttırarak tek yanlı ve tahrikkar faaliyetlerde bulunmaya teşebbüs ettiği görülmektedir. Nitekim Yunanistan’ın son dönemde kıta sahanlığımızı ihlal girişimlerine ilaveten, GKRY de Malta bayraklı, İtalyan sahipli bir gemiyle 3 Ekim tarihinden itibaren KKTC’nin haklarını ve ülkemizin kıta sahanlığını ihlal edecek şekilde bir araştırma yapacağını duyurmuştur. GKRY Kasım ayında da Ada’nın güneyinde yeni bir sondaja başlayacağını duyurmaktadır. Tüm bu tek yanlı eylemler Doğu Akdeniz’de gerginliği arttıracak, barış ve istikrarı tehdit edecektir.”

Peki bu güç savaşının sonucunda ne olacaktır? Arnold Wolfers’a göre güç, bir milletin başkalarının hareketlerini kontrol edebilme yeteneğini ölçmektedir. Güvenlik ise objektif bir bağlamda kazanılmış değerlere yönelik tehditlerin yokluğunu; sübjektif bir bağlamda bu değerlerin saldırıya uğrayacağına yönelik korkunun yokluğunu ölçmektedir. Dolayısıyla çok sayıda tehditle boğuşan güçlü bir devlet kendisini güvende hissetmeyebilirken, az sayıda tehdide maruz kalan zayıf bir devlet kendisini güvende hissedebilir. Tehdit algısı ile güvenlik arasında bir korelasyon olduğunu söyleyebiliriz.

Güvenlikleştirme tam da bu korelasyonu esas almaktadır. Bir nesnenin bir aktör tarafından varoluşsal tehdit olarak algılanması, güvenlikleştirici aktörün belirli bir durumla başa çıkabilmek için standart siyasi prosedürleri terk edip olağanüstü tedbirlere başvurma ihtiyacı duymasına ve kamuoyunu bu tedbirlerin meşru olduğuna dair ikna etmek istemesine neden olur. Otoriter devletlerde iktidarlar çeşitli hileli taktiklere hunharca başvursa da demokratik devletlerde kamuoyunun ikna edilmesi için bu tedbirlerin zaruri olduğuna dair algı yaratılması gereklidir. Bu evrelerden sonra gerek ampirik gerekse psikolojik açıdan güvenlikleştirme süreci inşa edilmiş olur. Bunun zıttı olan güvenliksizleştirme ise, önceden tehdit olarak algılanan nesnenin artık normal siyasi alana geri döndürülmesi anlamına gelmektedir.

Güvenlikleştirme için belirgin bir örnek, GKRY ve Yunanistan’ın siyasi elitlerinin KKTC ve Türkiye’nin söylem ve eylemlerini kendilerine karşı varoluşsal tehditler olarak algılamaları ve kendi kamuoylarını da bu tehditlerin gerçek olduğu yönünde ikna etmiş olmaları neticesinde meseleyi normal sürecin dışına çıkarmış olmalarıdır. KKTC ve Türkiye’ye karşı ne yazık ki bitmek tükenmek bilmeyen intikamcı hislerle hareket eden GKRY ve Yunanistan, normalde diplomatik araçlarla ya da standart siyasi prosedürlerle çözülebilecek olan Kıbrıs’taki anlaşmazlığı çözümsüz bırakmak istemektedir. Çünkü mevcut durum KKTC ve Türkiye aleyhine, kendileri lehine bir durumdur.

Şekil 2’de görüldüğü gibi bölgesel analiz seviyesinde askeri, siyasi ve toplumsal sektörlerdeki güvenlikleştirmeler daha baskındır.

 

Şekil 2. Farklı Analiz Seviyelerinde Güvenlikleştirme

****baskın güvenlikleştirme

*** alt baskın güvenlikleştirme

**   minör güvenlikleştirme

*     güvenlikleştirme mevcut değil

 

Bu veriden yola çıkarak Doğu Akdeniz’de özellikle askeri, siyasi ve toplumsal sektörlerde -farklı yoğunluklarda da olsa- hissedilen güvenlikleştirmeler yüzünden barış ve entegrasyonun kesintiye uğradığı yorumunu yapabiliriz.

Yunanistan, Osmanlı Devleti’ne karşı Aya Lavra Manastırı’nda bağımsızlık savaşı başlattığı 25 Mart 1821 tarihini bir milat olarak kabul etmektedir. 25 Mart’ı Bağımsızlık Günü ilan eden ve her yıl kutlayan Yunanistan’ın gözünde Türkiye Cumhuriyeti -her ne kadar o da Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığı ilan ederek kurulmuşsa da- Osmanlı mirasını devralmıştır, dolayısıyla bir nevi ezeli düşmandır. İki devletin halkları arasında çok yakın kültürel bağlar kurulmuş olsa da (Atina’daki Büyükadalılar örneği) Eleftherios Venizelos ve Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra gelen siyasi elitler aynı samimiyeti yakalayamamışlardır. Venizelos, 1934’te yazdığı bir mektupla Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday olarak bile göstermiştir. Ancak sonraki dönemlerde Batı Trakya’daki Türk azınlığa yapılan haksızlıklar, Kıbrıs Barış Harekâtı’na katılan generallere suikastler düzenleyen Dev-Sol örgütünün (şimdiki DHKP-C) Yunan istihbaratınca desteklenmiş olması, 17 Kasım  terör örgütünün Yunanistan’da Türk diplomatları öldürmesi, 15 Temmuz 2016 darbe kalkışması sonrasında Yunanistan’a kaçan ve Türkiye’nin iadesini istediği FETÖ/PDY mensubu darbeci askerlerin bazılarına Yunanistan’ın sığınma hakkı vermesi, Ege Denizi’ndeki sorunlar geçmişten bugüne Türk-Yunan ilişkilerini zehirleyen unsurlardan bazılarıdır.

Ege’de güvenliği sağlamanın yolu, bölgedeki tüm aktörler arasında karşılıklı güven duygusunun inşa edilmesinden geçmektedir. Birbirlerine güvenmeyen aktörler meseleleri güvenlikleştirecekler, güvenlik ikilemi içerisine girip, birbirlerine karşı ittifaklar kuracaklar, daha da silahlanacaklardır. Bu ise, ortak bir güvenlik topluluğu inşa etme ihtimalini yok edecektir. Nasıl ki iki dünya savaşında birbirleriyle savaşmış olan Fransa ve Almanya eski hasım yeni müttefik olabildiyse, aynısını Türkiye ve Yunanistan da başarabilir, ortak irade ve iyi niyet beyanı olması kaydıyla. Kalıcı ve sürdürülebilir bir barış için, Türklerle Yunanlılar arasında psikolojik olarak inşa edilmiş bariyerin kaldırılması elzemdir. Ege’deki barış girişimlerinin başarıya kavuşabilmesi için Ege ülkelerinin siyasi elitlerinin birbirlerini ulusal güvenlik tehdidi olarak algılamaktan vazgeçmeleri ve bu yönde somut adımlar atmaları kaçını

 

TC Dışişleri Bakanlığı, Başlıca Ege Denizi Sorunları, https://www.mfa.gov.tr/baslica-ege-denizi-sorunlari.tr.mfa

TRT Haber, Bakan Çavuşoğlu: Sorunun sebebi Yunanistan'ın maksimalist yaklaşımları, https://www.trthaber.com/haber/gundem/bakan-cavusoglu-sorunun-sebebi-yunanistanin-maksimalist-yaklasimlari-536706.html (Erişim Tarihi: 06.11.2021)

Arnold Wolfers, Discord and Collaboration: Essays on International Politics, John Hopkins University Press, 1962, s. 150

Güvenlikleştirme ve güvenliksizleştirme üzerine Bkz: Ole Wæver, Securitization and Desecuritization, On Security, (ed. Ronnie D. Lipschutz), Columbia University Press, 1995. ss. 46-86

Barry Buzan, Ole Wæver ve Jaap de Wilde, Security: A New Framework for Analysis, Lynne Rienner Publishers, 1998, s. 165

Bu adalılardan bir tanesinin hayatı çok dokunaklıdır. 1974 Kıbrıs olayları sonrasında yaşadığı baskılar nedeniyle 1975’te ailesiyle birlikte Büyükada’dan Atina’ya göç etmek zorunda kalan perdeci Dimitri Noti, İstanbul’daki hayatının ve dostlarının özlemine dayanamayıp 1982’de ölene dek adayı hayal etmiş, adada ölmeyi arzu etmiştir. Bundan on sene sonra, kızı İrini Noti babasının vasiyetini yerine getirip, kemiklerini Büyükada mezarlığına gömmüştür. Halihazırda Atina’da Türk-Rum dostluğu için mücadele veren Lysistrata ve 1995’te kurulmuş olan Büyükadalılar Derneği gibi sivil toplum örgütleri bulunmaktadır.

 Bkz: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, http://www.mfa.gov.tr/baslica-ege-denizi-sorunlari.tr.mfa

UNESCO: Kadınların ve erkeklerin zihinlerinde barışı inşa etmek, https://en.unesco.org/70years/building_peace

 Bu makalenin yazımında, Gökçe Hubar’ın “Türkiye-İsrail-Kktc-Gkry-Yunanistan İlişkileri

ve Akdeniz Güvenliği” başlıklı makalesinden de faydalanılmıştır. Akdeniz Jeopolitiği, ed. Hasret Çomak ve Burak Şakir Şeker, https://www.nobelyayin.com/kitap_15398.html

What's Your Reaction?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Gökçe HUBAR Gökçe Hubar, ilkokulu Yalova Atatürk İlköğretim Okulu, lise eğitimini Maltepe Kadir Has Anadolu Lisesi'nde tamamladı. İki sene Fransızca hazırlık dönemi akabinde Galatasaray Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi bölümünden mezun oldu. Lisansının üçüncü sınıfını Erasmus bursu ile Institut d'Etudes Politiques d'Aix-en-Provence, Siyaset Bilimi bölümünde okudu ve burada Çağdaş Rusya'nın Jeopolitiği, Latin Amerika ve Karayipler, Türkiye ve Orta Asya, Güneydoğu Asya Jeopolitiği, Laiklik ve İbadet Hakkı, Uluslararası Örgütler gibi dersler alarak, Certificat d'Etudes Politiques almaya hak kazandı. Panthéon-Sorbonne Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler ve Yurtdışı Faaliyetleri bölümünde yüksek lisans yaptı. Halen Milli Savunma Üniversitesi'nde doktora öğrencisidir. Çalışma alanları terörizm ve istihbarat çalışmaları, dış politika analizi ve jeopolitiktir.