BİR ORTA DOĞU NATO’SU MÜMKÜN MÜ?

May 15, 2023 - 23:11
 0  35
BİR ORTA DOĞU NATO’SU MÜMKÜN MÜ?

Geçtiğimiz ay, CNBC’den Hadley Gamble’a konuşan Ürdün Kralı İkinci Abdullah, “Bir Orta Doğu NATO’su kurulması fikrini destekliyorum. Bu konuyu ilk gündeme getirenlerden biri zaten benim. Kendimizi Kuzey Atlantik İttifakı’nın doğal bir parçası olarak görüyoruz. Orta Doğu’da da böyle bir çatı ittifak kurulabilir, hatta kurulmalıdır. Ama misyonu, vizyonu, çerçevesi ve kapsamı net biçimde belirlenmelidir. Böyle yapılmazsa, bölgenin karmaşasını daha da artırır. Güvenlik ve askerî işbirliği dışında, Ukrayna’da yaşanan savaş sebebiyle Orta Doğu ülkeleri kendi aralarında yardımlaşmaya ve birlikte çalışmaya çoktan başladılar bile. Bir araya geliyoruz ve birbirimize nasıl yardım edebileceğimiz hususunda kafa yoruyoruz. Yardımlaşma, içinde bulunduğumuz bölge için oldukça sıra dışı bir manzara. Geldiğimiz noktada, petrolü olup da buğdayı olmayan ülkeler de yardıma ihtiyaç duyuyor. Hiç kimse savaş ve çatışma istemiyor.” ifadelerini kullandı.

    Aslına bakılırsa bir ‘Orta Doğu NATO’su’ oluşturma fikri ilk olarak önceki dönem ABD Başkanı olan, Donald Trump döneminde MESA (Orta Doğu Stratejik İttifakı) adı altında gündeme getirilmişti. Trump, 2017’de ABD başkanı seçilince yaptığı ilk diplomatik icraatı,  nükleer faaliyetlerinin denetlenmesi karşılığında İran’a yönelik ambargonun kaldırılması konusunda BM Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesi ve Almanya’nın katılımıyla (P5+1) imzalanan anlaşmadan çıkmak olmuştu. Ayrıca ilk yurt dışı ziyaretini S. Arabistan’a yapıp,  350 milyar dolarlık silah-askeri iş birliği anlaşması imzalayan Donald Trump sayesinde Pentagon yönetimi, İran’ı kuşatmak amacıyla Arap ülkeleri içerisinde bir stratejik ittifak kurmayı ve Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki iş birliğini geliştirmeye çok yaklaşmış oluyordu.

     Bu tür politik kurgu ya da planların, perde arkasında daima sosyolojik bir mutfak ve bir şef bulunmaktadır. Dolayısıyla, bugün NATO’yu ve NATO’nun muhtemel alternatiflerini tartışırken de NATO’yu yaratan tarihsel sürecin dinamiklerine göz atmamız gerekiyor. Zira dünya üzerindeki jeopolitik kurgular, savunmacı bir konseptte gelişebileceği gibi saldırgan veya yayılmacı da olabilir. Bu bağlamda Orta Doğu coğrafyasını ele alırsak; Orta Doğu coğrafya olarak, en uzlaşmaz sandığımız grupları bir araya getirebilen, en uzlaşmacı sandığımız çevreleri de birbirine hasım edebilecek bir karaktere sahiptir.

      2. Dünya Savaşı sonrasında birçok ülkede halk demokrasileri oluşturuldu ve sosyalist hareketler birçok ülkede yayılmaya başladı. Bu yeni konsept ABD tarafından tehdit olarak değerlendirildi. Akabinde ABD ve İngiltere, Sovyetler Birliği(SSCB)’ne karşı bir soğuk harp ilan ederek, Avrupa genelinde tüm demokratik ülkeleri, SSCB'ye karşı ittifaka davet etti. Bu davetin bir yansıması olarak uluslararası kamuoyunda Batı Bloku için bir eylem planı oluşturuldu. Batı Bloku NATO üyesi ve üyesi olmayan diğer ABD ile müttefik olan kapitalist ve antikomünist ülkelerden, Doğu Bloku ise Varşova Paktı’na (Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve Sovyetler Birliği) üye olan komünist ve bu pakta üye olmayan diğer komünist ülkelerden oluşuyordu.

      Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg tarafından 17 Mart 1948’de imzalanan ve Soğuk Savaş’ın başındaki Sovyet tehdidine karşı ortak bir savunma antlaşması olan Brüksel Antlaşması, NATO’nun kuruluşunun öncüsü olmuştur. Sovyetler Birliği’nin gerçekleştirdiği Berlin Ablukası, Eylül 1948’de Batı Avrupa Birliğinin Savunma Organizasyonunun kurulmasına neden olmuştu. Ancak taraf devletler, Sovyetler Birliği’nin askerî gücü karşısında zayıf konumdaydı. Ayrıca komünistlerce gerçekleştirilen 1948 Çekoslovakya askerî darbesi ile ülkedeki demokratik hükûmetin devrilmesinin ardından Birleşik Krallık Dış işleri Bakanı Ernest Bevin, benzer bir durumu önlemek için en iyi yolun Batılı ülkeler arasında ortak bir askerî strateji geliştirmek olduğunu öne sürdü. Sonrasında 1948’de Avrupalı liderler, ABD Dış işleri Bakanı George C. Marshall’ın talimatıyla Pentagon’da Amerikalı askerî ve diplomatik yetkililerle görüştü. Yeni bir askerî ittifak için yapılan bu görüşmeler, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 4 Nisan 1949’da Washington, DC’de imzalanmasıyla sonuçlandı. İmzalayanlar arasında Brüksel Antlaşması’na taraf olan beş devlet ile ABD, Danimarka, İtalya, İzlanda, Kanada, Norveç ve Portekiz bulunmaktaydı. NATO’nun kurucu Genel Sekreteri Lord Ismay, 1949’da yaptığı bir açıklamada NATO'nun amacının “Sovyetler’i dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda tutmak” olduğunu ifade etti.

      Yeni dünya düzeninde muhtelif savaş çeşitleri bulunmaktadır. Mesela; konvansiyonel, nizami, gayri nizami, psikolojik, ekonomik, siber ve hibrit vb. Savaşlara ara verildiği zamanlarda, devletleri yöneten karar mercilerinin temel vazifesi; gerçekleşmesi muhtemel savaşlara karşı hem psikolojik açıdan hem de fizibilite kapasitesi açısından hazır olmaktır. Dolayısıyla yakın gelecekteki savaşların nasıl gerçekleşeceğinin öngörüsü bir açık istihbarat analiz sürecinin konusudur. Zira içinde bulunduğumuz yüzyılda, kapsama alanında hangi operasyonel güçlerin yer aldığı ve hangi teknoloji ile sürdürüldüğünün tam olarak bilinmediği çatışmalar, ‘yeni savaş ve istihbarat dallarının’ kavramlarını oluşturmaktadır. Unutmadan ekleyeyim; meşhur Prusyalı General Carl Von Clausewitz’in ‘Her çağ kendi savaşını yaratır.’ tespiti günümüz küresel jeopolitiğinde dahi güncelliğini koruyan köklü bir tespittir. Ülkemizin NATO ile olan ilişkileri de bu bağlamda yeniden değerlendirilmeli ve güncellenmelidir. Şu hususu iyi anlamamız lazım; Türkiye olarak bundan tam NATO’ya mecbur kaldığımız güvenlik konseptinin bir gereği olarak başvurmuş ve girmiştik. O dönem şiddetli biçimde artan Sovyet tehdidi bunu zorunlu ve mantıklı kılmıştı. Bugün ise yeni jeostratejik dengeler ve yeni güvenlik paradigmaları doğrultusunda yeni bir güç konfigürasyonu oluşturmak durumundayız. Dolayısıyla, Orta Doğu coğrafyasına yöneldiğimiz yeni süreçte, yeni ittifaklar, uzlaşmalar ve konsorsiyumlar gündeme gelecektir. Muhtemeldir ki, Türkiye’nin Orta Doğu stratejisinin güncellenmesi ve Doğu Akdeniz'de oluşacak yeni güç konfigürasyonu açısından, yeni stratejik ortaklar ile kuracağı yeni enerji koridorları ve politik mutabakatlar, ülkemizin önümüzdeki yüzyıldaki milli güvenlik siyasetinin teorik ve pratik olarak şekillenmesinde belirleyici etkenler olacaktır. Kuşkusuz, Orta Doğu'da kurduğu yeni dengelerden alacağı güçle, NATO masasında oturan bir Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptırım gücü her zamankinden daha fazla olacaktır.

       NATO’nun kuruluşundan sonra da dünya genelinde bir barış ve istikrar süreci asla tatbik edilemedi. Zaten NATO’nun kuruluşundan çok kısa süre sonra Kore Savaşı’nın gerçekleşmesi zaten belli başına bir handikap olmuştu. Sonrasında Vietnam Savaşı, Orta Doğu’da ciddi gerilim ve çatışmalar yaşanması, Afganistan Savaşı vb. süreçlerde NATO’nun mutlak ve nihai sonuçlar alamaması nedeniyle, esasen dünya kamuoyu daima bir 3. Dünya Savaşı ihtimaliyle tedirgin ve teyakkuzda davranmak zorunda kaldı. Dolayısıyla “NATO’ya bağlı olarak bir Orta doğu alt Nato’su” kurulması fikrinin Orta Doğu kamuoyunda güçlü bir karşılık bulma ihtimali biraz zayıf görünmektedir.

      Günümüzde NATO’ya karşı kontr hamleleri ya da Orta Doğu’da bölgesel bir NATO kurulmasını veya NATO’nun muhtemel alternatiflerini tartışırken, Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemini hatırlamakta fayda vardır. Zira, Atatürk’ün mimarı olduğu Balkan ve Sadabad Paktları ile hem Balkanlar hem Orta Doğu hem de Asya açısından bir stratejik denge kurulmuştu. Esasen bu denge, Avrasya coğrafyasında muazzam bir güç konfigürasyonu kurma amacıyla sağlanmıştı. Türkiye demek istiyordu ki; “Ben bu coğrafyada önemli bir gücüm ve çatışma istemiyorum.” İşte, 1930’lu yıllardaki bu yaklaşım, o devirde Türkiye’nin gerçek anlamda bir bölgesel güç olduğunun da bir kanıtıdır.

      Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluşu itibariyle güvenliği merkeze alan bir devlet olarak var olagelmiştir. Devletimizin resmi politikalarının temel dinamiklerinin belirlenmesi ve netleşmesinde güvenlik unsuru, devletin geleceği ve vizyonu için daima en üst sırada yer alan bir konu olmuştur. Türkiye’nin, sürekli olarak bir güvenlik sarmalında içten ve dışarıdan geldiği iddia edilen tehditlerle karşı karşıya kaldığı söylenegelmiştir. Diğer bir ifadeyle ne Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve güvenliğini tehdit eden dış düşmanları ne de bunların içerdeki uzantıları azalmıştır. Buna karşın, ülkemizin askeri gücünün temel alındığı ve teknolojik olanaklara dayalı olarak sahip olduğu dışa karşı savunma yeteneği, jeopolitik konumu, uluslararası alandaki itibarı ve güvenirliği, ekonomik alandaki gücü, dışa karşı güvenliğini artıran faktörlerdir.  Ayrıca dışa yönelik olarak devletin uluslararası sistemle uyumlu olması, uluslararası egemen iradeyle, egemen iradenin belirlediği planın kuralları çerçevesinde oynama yeteneğini göstermesi, dış politikada önüne çıkan fırsatları oyun kuralları içerisinde kazanca çevirebilme yeteneğinde olması, içe yönelik olarak da devlet ile toplum arasında ortak bir çıkar birliği ve gelecek tasavvurunun olması, toplumsal ve ekonomik istikrar, güvenlik politikası ile ilgili tehdit algılamasını kolaylaştıracak unsurlardır. Nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Balkan ve Sadabad Paktı bakiyesi mevcut ülkelerle NATO muadili bir güvenlik örgütü veya konferansı oluşturabilir. Kanaatimizce bugün asıl tartışılması gereken gündem maddesi de budur.

What's Your Reaction?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Umut Berhan ŞEN SASAM Uzmanı / Ulusal Güvenlik Analisti- Yazar